[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
İstanbul, kış güneşini yudum yudum içerken, uzaklardan bir türkü doluyor kulaklarıma. Sanırsın, şuracıkta; belki de bir dağın ardında. Gülmekle ağlamak arası hallerdeyim; yerim yurdum yok. Yüreğin bedeni terk ettiği saatteyim. Dalıp gitmek belki en güzelidir bazen. Bakıp görememek; ne maviyi, ne yeşili, ne bahar kaçkını sarıları…

Çocukluğun neresine rast gelir bilmiyorum ama zamanın en hovarda harcandığı yıllardı. Öyle boldu ki; ne gün biterdi, ne ay… Hiç bitmeyecek sanırdık!.. Kâh bir ağaç tepesinde, kâh gelincik tarlalarında onunla mutluluk satın alırdık. Bu yüzden avare yazları severdik en çok. Köyde geçirilecek doyumsuz bir mevsim… Her birimiz başka şehirlerde özlemi yaşar, haşlanmış yumurta ve köfte kokan uzun yolculukların ardından bir araya gelir, ömür sandığında unutulmayacak anılar biriktirirdik.

Geceleri bir lüküs ışığı aydınlatırdı çay şekeri sohbetleri. Çardakta toplanırdı onca evin ahalisi. Dedem, ak sakalını sıvazlayarak anlatırken, sessizce bir köşede oturur, savaşı, kıtlık zamanlarını, çekilen sıkıntıları masal gibi dinlerdik. Gündelik yaşamdan, tarlalardan, öküzlerden bahsedilmeye başlanıp, yabancılaşınca sözcükler, tekrar kendi dünyamıza dalar, gülüşür dururduk. Televizyonsuz da yaşandığını işte o gecelerde anladık. Yorulmadan dinlenilen vakitlerde, Hollanda malı bir teypte, eski bir kasetten türküler çalınırdı. Karıştırmamamız, el sürmememiz sıkı sıkı tembihlenmişti. Çocuklukta yasak olmadığını, büyükler bilmez miydi?

Gün doğup da azığını alan, iş başı etti miydi; meydan bize kalırdı. Nurdan, en delişmenimizdi. “Haydi…” derdi. “Vakittir. Kimse yokken…” Yaşar, her zamanki uysal tavrıyla “Yapmayın kızlar, başımıza iş açılacak.” diye caydırmaya çalışırdı. Bizden topu topu bir iki yaş büyük olmasına karşın, ağırbaşlı, olgun bir çocuktu. Gözlerinde derin, durgun bir deniz taşırdı. Ağaçtan her düşmemde, elimden tutup kaldırır “Bak bir daha doruklara çıkarsan, teyzeme söylerim ha!” diye tehdit ederdi. Onun beni ele vermeyeceğini bildiğimden, hiç umursamaz. “Tamam abicim, söz bir daha çıkmam.” diye şirinlik yapardım. Huriye en küçüğümüzdü. Zavallıcık, doğuştan talihsizdi. Ne kabahat yapsak, döner dolaşır, kabak onun başına patlayıverirdi.

“Dur hele kaseti nasıl döndürüyormuş bir bakalım!” diyerek parmağını soktu Nurdan. Biz de orasını burasını kurcalamaya başladık. Yaşar, “Ellemeyin, şimdi bozacaksınız, yapmayın, etmeyin…” diye kendini paralıyordu. Ne olacaktı ki? “Niye bozulsun? Bir şey olmaz, meraklanma!” diyerek sakinleştiriyordum onu.

Düğmeleriyle oynuyor, kaseti koyup çıkarıyorduk. Türküler çalıyor, susuyor, sonra yeniden çalıyordu. “Aklıma bir oyun geldi.” dedim. Hepsi bir anda bana döndüler. Hemen gidip dayımın fötr şapkasını aldım. Köy yerinde tüyden bol ne var? “Yan tarafına kondurduk muydu şunu; al sana Alamanya’dan gelmiş Hasan Emmi.” Gülüştük. Bu tiplerden televizyonda çok görmüştük. “Bir şey unutmadık mı?..” dedim. Hemen teybi alıp omzuma yerleştirdim. Kahkahalar havada uçuşuyordu. Yaşar’ın yüzü yine asıktı. Ah, bu çocuk! Hep eksikliydi neşesi.

İşte yine o sevdiğim türkü çalıyordu. Bir yandan eşlik ediyor, bir yandan Hasan Emmi taklidine devam ediyordum. Saçlarımı burnumun altına kıstırarak yaptığım bıyıklarımı buruyor, “Hatçaaa, gız şu benim Alamanya’dan getürdüğüm gayfelerden ikram et müsafürlerümüze!” diye sesleniyordum.

Bir şey oldu sonra. Bir gürültü. Birden o beyaz duvarlar kararıp üzerime yıkıldı. Gülüşler olduğu yerde donup kalmıştı!.. Teyp yerdeydi ve türkü susmuştu. Uzunca bir süre hepimiz birbirimizin gözlerine değmeden ona baktık. “Belki bozulmamıştır ha!” dedi Nurdan, yerlere dağılmış parçaları toparlarken. Yasak meyveyi koparmış, üstelik üzerimizi de lekelemiştik. Bu işin içinden nasıl çıkacaktık. Gelen geçen paylayacaktı. Hele annem, demediğini bırakmazdı şimdi. Bir şey söylemese ne olurdu sanki? Gülüp geçse… Nasılsa bu ne ilk yaramazlıktı; ne de son olacaktı.

Gün akşama dönerken, herkes yerli yerine geliyordu. Hayvanların sesi uzaklardan duyulmaya başlamıştı. Bir ara hep birlikte dağa kaçmayı bile düşünmüştük aslında ama işin ucunda kurda kuşa yem olmak da vardı. Kızılca kıyamet vaktine az kalmıştı. Kapılar açılacak, cezamız kesilecekti. Kurtuluş yoktu.

Huriye ağlıyordu. Biz Nurdan’la bir köşeye sinmiş, kaderimize razı, bekliyorduk. Korku ve belirsizlikten kaskatı olmuştuk. Oysa neydi ki? Alt tarafı bir makine. Anılara acı katmaya değer miydi? Yaşar sakindi yine her zamanki gibi. Öne atılıp “Ben yaptım!” dedi. “Kızların suçu yok. Kurcalarken düşürdüm. Onlar gürültüyü duyup geldiler.” Gözlerindeki deniz dalga dalga, köpük köpük olmuştu. Bir kartal olup kanatlarının altına almıştı bizi. Onu hiç böyle görmemiştik. Hepimiz şaşkındık. Bir ölüm sessizliğinde sustuk. Türkülerle birlikte bizim de sesimiz kesildi.

Bazen dalıp gitmek, en güzelidir sahiden. Görememek; yeşili, maviyi ve bahar kaçkını sarıları… Şimdi onu, haşlanmış yumurta ve köfte kokmayan bir otobüsle yine o topraklara götürüyorlar. Sarı çiçeklere ve gelincik tarlalarına yakın bir yerlere yatıracaklar. En güzel anılarımızın orta yerine. Bu yaz yine buluşacaktık halbuki. Yine ağaçtan düşecektim ben. Ve yine tutup kaldıracaktı. “Koca kız oldun artık, çıkma o doruklara!” diyecekti gülümseyerek. Ama gözlerindeki deniz, erkenden dondu. Oysa anacığı ona bu ismi, uzun yaşasın diye vermemiş miydi?..

Teyzem, “Kuzular koyunların önünden gitmez a oğul” diye haykırırken, benim içime yine o türkü doluyor usul usul. “Ama senden ayrı gezen, yürek değil beden oldu. Beden oldu.”
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Haspanaaazzzz... Hele goş gızııımm! Bah ne diyecem sağa.

Söyle Nülgüzar aplam. Koşarak geldim valla. Zati bu Ceyar kılıklı Tuğkucan bütün sinirimi sündürdü. N'ooldu aplam ya. Ay rengin de bi tuhaf olmuş.

Hııı... Ah gızım, dün ağşamdan beri söyleyemedim, yüreeme oturdu. Hele bah, bu İncegül garısı var ya, bahhalınan gaçacahmış diyurlar.

Aaaa... vah vah vah! Sonunda iyice tozuttu hatun. Ayol o bakkal seksen yaşında be. Ne yapcekmiş ki onu. Marketteki kasiyer çocuk olsa neyse. Ay aplaaa, bi görcen ama, yavru bir içim su.

Ben bilmem, diyenlerin yalancısıyım. Geçen sabbahınan apartuman gapısında, hemi de güççük oğluna söylerken duymuşlar. Abboovvvv...

Yok artık! Oha diyorumm, çüşşş diyorumm, bu kadar da olmaz diyoruumm.

Vallaha guzuum, bu yavrıcak "anacıım" dimiş, "nireye gidiyon" dimişş...

Eeeee...

Bu hatın da "bahhala gidiyom yavrım" dimiş. Sonra oğlan "gelecen mi" deyin sormuş...

Eeeee...

"Yoh" demiş gavurun dölü. "Gelmeyecem, bahhalınan gaçacam" demiş. Hemi de "Murteza amıca, beni Havayilere götüreceh" diye de itiraf etmiş. Vışşş... Hemi amıca diyur, hemi adamla elin gavur memleketlerine gidiyur. Bir de bunu minicik bebeye söylüyur.

Ay hiç ar-namus kalmamış bundaaa... Valla şaşırmadım yaneee. Bu hatun zati ezelinden manyaan teki. Delidir, ne yapsa yeridir aplam. Sen üzülmeeaa. Ay kıyamaammm.

Uy, yavrıım, ben üzülmeyem de kimler üzülsün. Bu hatın şimdi alır başını Havayilere neyin giderse, bize gonuşacah mevzu mu galır, a benim alık gızım. Sen de azıcık gıt mısın ne? Huh, dıhandım... Vallaha dıhandım...

Ya bu Nülgüzar cadısıyla, Haspanaz kaşarından kurtulamayacak mıyım ben? Kız ben ikinizi de veririm bakkal Murteza'ya. İster Havayi, ister tavayi... gezer durursunuz, boş gezenin boş kalfaları sizi. Ulen sizin benden başka derdiniz yok mu be! Gidip işinizi gücünüzü yapsanıza. Hadi yallah! Bi daha buralarda görürsem, fena yapıcam, haberiniz olsun.

Çok kıymetli, biricik, dünya tatlısı okuyucum. Sizlerden uzak olduğum zamanlarda, ben de sizin beni özlediğiniz gibi özledim sizi. Bu bakkal mevzuuna takılmayın siz. Murteza amcamın, raftan alıp iki çikolata verecek hali kalmamış yazık. Bizim sıpanın işleri işte. Eee... Ne demiştim, "deli inekten akıllı buzağı olmaaaz."

Çok güzel bir yılbaşı akşamı geçirdim. Umarım siz de benim kadar eğlenmişsinizdir. Yeni yıl hepimiz için, eskisini aratmayacak güzellikte geçsin dilerim. Ve fekat, bizim işimizde, yeni yıla geçebilmek öyle kolay bir şey değildir azizim. Eski yılın artıklarını, pülünü pürsüğünü toparlamadan, ondan kalanları çöpe yollamadan, yenisine hoşgeldin diyemeyiz. O da biraz zaman, emek ve çalışma gerektirir. İşte ortadan kaybolma nedenim de budur.

He ne diyordum, yılbaşı akşamı; ah pek güzeldi, pek eğlendik. Lakin, bretim pitim benimle dans etmediği için bir ara kendisini mahkemeye vermeyi, adliye koridorlarında sürüm sürüm süründürmeyi, "ben ettim, sen etme gülüm, gel affet" diye ayaklarıma kapanmasını seyretmeyi düşündüm. Yaklaşık bir saatlik bir zaman diliminde, kendisine epeyce bir eziyet de ettim. Ama sonunda dayanamayıp cezasını hafifletmeye karar verdim. Ne de olsa, yavrularımın babası, evimin er kişisi değil mi?

Bizim bu cadı gelinin evinde kalmaya karar verdik o gece. Lakin ortada beş aile var, en az iki kişiden oluşan bu toplum birimine koy birer, ikişer de sıpa. Etti mi sana on beş kişi. Ev desen topu topu iki nohut, bir bakla. Ortaya bir şişme yatak geldi ki evlere şenlik. Şişiriyon şişiriyon, şişmiyor. Başında en az beş kişi. Saat sabahın bilmem kaçı. Herkesin gözünden uyku bal olmuş sızıyor. Neyse sonunda şişti, şişesice. Yattı benim ortanca kardeş, onun hatunu ve nazar boncuğum, bızdığım. Ben de onların bir derece üstündeyim. El, ayak rahat durmuyor ki. Bir ara, çıkarıverdim yatağın hava kapağını. Sabah uyandılar ki yatak inmeye başlamış. Tamam, kabul ediyorum, hoş değildi. Bana yapsalar, kafalarını kırardım.

Neyse işte, neşe içinde, hep beraber kahvaltılar edildi. Böylece yeni bir yıla, sevdiklerinle, seni sevenlerle bir arada olmanın mutluluğuyla girildi. Sonrası da eski yıldan farklı olmayan bir koşturmaca.

Sevgili Bendenizim, kuzum, bal peteğim, yine bir mimlemiş, pir mimlemiş. "Ben göremiyceeem"

Mesela, büyük camışımın "anneciim, lütfenn, bu gün maça gitmek istemiyorum, herhangi bir spor programı, yorumu da görmek istemiyorum, bitirmem gereken kalıın bir kitap var, ondan sonra bir yenisine başlıyciim" dediğini,

Küçük sıpamın, "ya annee, az öteye kayy, sıkıldım artık böyle şap şup öpüşüp koklaşmaktan, saçlarını ellemekten, tuvalet kapılarında bile senin çıkışını beklemekten, ay biraz mesafe koyalım aramıza, bu ilişki nereye gidiyooo" diye sitem ettiğini,

Ömrüm boyunca bir akşam, işten geldiğimde evin toplu, çöplerin atılmış olduğunu,

Haydi çocuklar, bakkala gidilecek dediğimde büyük camışımın, "annecim, ben gideyim" küçüğün "yok abicim, sana zahmet olmasın, ben giderim" dediğini

Asla, asla, asla göremeyeceğim. Ömrüm yetmez annem...

Unutturmayın da size bir ara, romantik komedili yeşil mercimek ve bulgur pilav tarifi vereyim.

Haydi öpüldünüz canlarım. İyi davranın kendinize.

Tekrar mutlu yıllar diliyorum.

Dip Not:Bir önceki yazıyı bilerek kaldırmadım. Tamamen sakar kişiliğimin bir yansıması olarak gelişti olaylar. Yedeği de yok. Yeniden yazmaya çalışıyorum. Bilgilerinize sunar, mutlu bir haftasonu dilerim.