[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ben seni bir deniz kıyısı sevdim
Kanamalı midye kesiğiydi gülüşün
Yaşamla kavgalı sevmeler sunuyordu döke saça
Ve kayaya sevdasını anlatırken dalgalar saçlarında
Yosunlar dolandı yarama
Yükseldikçe devrildi kumdan kalelerim
Gittikçe küçüldük ben ve yorgun ellerim
Öylesine bilmeden
Sana geldim

Ben seni bir martı türküsü sevdim
Sancılı kanat darbesiydi gülüşün
Bahar kokulu yağmurlar yağdırıyordu içimdeki sılaya
Ve uzaklar ağlarken deniz karası bakışlarında
Bir bebek eli sarıldı parmağıma
Tahribi yüksek fırtınaydı senden gidişlerim
Tutsaklığımda örselendi asi esişlerim
Her seferimde yeniden
Sana geldim

Ben seni bir ömür bitişi sevdim
Acılı ney sesiydi gülüşün
İsli nameler bırakıyordu yangın artığı duvarlarıma
Ve kör bir karanlığa bilenirken umutlar avuçlarında
Uğursuz kuşlar kondu dalıma
Uzun yol karamsarlığı taşıyordu dönüşlerim
Bir çift buz mavisinde söndü ateşlerim
Son defa ölmeden
Sana geldim
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

“Yaşayan Ölülerin Dirilişi” adlı kıytırık bir zombi filminin, tesadüfen, on dakikalık bölümünü seyretme gafletinde bulunduktan sonra, sahnelerin birinde siyah poşet gördüğü için iki yıl boyunca siyah poşet olan hiçbir odaya yalnız başına girememiş bir insan evladının, korku filmi seyretmeye karar vermesi neyin göstergesidir, sorarım size!..

Durun hele sayın okur, siz yorulmayın, ben söyleyeyim. Salaklığın daniskasıdır, zeka geriliğinin halk arasındaki adıdır, içsel şapşallığın dışavurumsal yansıldamasıdır, af buyurun b.ku kepçesiyle yemektir. Bu tespitleri yapmak kolay oldu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. İniniz efenim aşağıdaki paragraflara. İniniz, ininiz, lütfen çekinmeyiniz.

O gün de, yorucu bir haftanın ardından gelen her hafta sonu olduğu gibi güzel bir gündü. Güneş, bir önceki gün parlatılmış camlardan içeriye tatlı tatlı gülücükler atıyor, baharın gelişini muştuluyordu. Mutlu yuvamızda kuşlar gibi cıvıldaşılan bir Pazar sabahı daha böylece başlamış, sonrasında kahvaltı faslıyla devam etmiş, sevgi pötürcüğü şeklinde dolaşılıyordu. İncegül gişisi sofrayı toplamakla uğraşırken, onun çekirdek çerez ailesi çoktan birlikte yapacakları bir etkinlik arayışı içerisine girmişlerdi bile.

Heyhat, buna hiç gerek yoktu. Evde kaotik bir muamma, bir sosyal deha, bir ortam insanı yaşıyordu ve yoksa onlar bunun farkında değiller miydi? O halde fark etmelerini sağlamak gerekti. Bendeniz ellerimi belime koydum, en ürkek, en esrik, en örselenmiş tavrımı takındım ve erkeklerimin şaşkın bakışları altında, pırıl pırıl, el değmemiş, harika bir fikir bırakıverdim orta yere. “Korku filmi seyredek la, hadi la, n’olur la!”

Ailenin aklı en başında, en sportif, en yağuşuklu ve aynı zamanda en namkör evlat klasmanında birinciliği kimselere kaptırmayan büyük oğlusu kibar bir şekilde bu teklifi reddetti. “Hayır anne, aslaaaa. Seninle korku filmi seyredeceeme, gider ıhlamurlar altındayı seyrederim daha iyi. Ya anne zehir edecen yine bilmiyom mu ben?” dedi ve jet hızıyla üstünü giyip dışarıya çıkmak suretiyle firar etti. Küçük sıpa Ozi kişiliksizi ise, “Derslerim var benim. Üüfff, çok çalışmam lazım anne çoook.” diyerek kendini odasına kapattı.

Koltukta kuzu kuzu oturmuş gazetesini okumakta olan koca kişisine gözüm ilişti. O ise gözlerini bana değdirmek şöyle dursun, gazetelerle yek vücut olmuş, hatta her hangi bir toprak parçası bulsa kafasını gömecek kıvamda saklanmaya çalışıyordu. Oysa o bilmiyor muydu ki; kafama koymuşsam, kurtuluşu yoktu. Şu anda İncegül’ün hava sahası içindeydi ve kaçış imkansızdı. Madem ki kaçınılmazdı, hiç değilse tadını çıkarsındı. Üstelik elimde tek kurban o kalmıştı ve yıllarca önce etrafa mutlu gülücükler dağıtıp o imzayı atarken düşünecekti bunları.

“Seni seçtim Pikaççuuu.” diye en şirin halimle çemkirdim. “Yapma.” dedi. “Yaparım.” dedim. “Eyvah Eyvah’a gidelim, istiyordun ya.” dedi. “I ıh. Boşa çırpınma, koş kollarıma.” dedim. “Gel vazgeç, seni istediğin yere götüreyim. Hatta bak alışverişe çıkalım, sana baharlık yeni ciciler alalım he?” diye ahlaksız teklifler bile yaptı. Yemedim.

Ne olursa olsun o filmi seyredecektik birlikte. Ben hafiften ürkecek, narin bir güvercin gibi sevdiceğimin göğsüne başımı yaslayacaktım. O elimi tutacak, “Korkma bitanem, ben yanındayım.” diyecekti. Harika, nefis, güzel ötesi, ormantik bir seans olacaktı. Bundan emindim. Lakin, koca kişisinin yüzünde, henüz film başlamadığı halde oluşan o hırpalanmış, örselenmiş, o kösnül, hayattan ürkmüş kanadı kırık serçe ifadesini anlayamamıştım ama neyseydi.

Sehpanın üzerini fındık, fıstıkla donattım. Meyve sularımızı, kahvelerimizi hazırladım. Artizim ya; perdeleri kapattım, “Makiniiist, hadi hazırız, başlat filmi.” diye şakalar bile yaptım.

İşte filmden ve bizden sahneler de aşağıda efenim. Buyurun buyurun, çekinmeyin. Bu seansa bilet almıyoruz.

- Sabahtan beri oğullarınla birlikte bana lolo yapıyonuz? Ne vardı bu kadar abartacak? Ne güzel film işte. Ooo bak gençler parti yapıyorlar dağın tepesinde. Bundan mı korkacam? Neymiş efendim, oğlanın gözünden kırmızı ışık çıkıyormuş. Ay ne korkunççç. Peehh… Hee şimdi ne oldu? Kız banyoya girdi. Dumanlar da çıkıyor. Aman çok korktum. Sıcak su buharı olamaz yani? Hıh…

- İncem, gülüm, canımın içi, bi sussan ya…

- Ay ne dedim ki ben şimdi? İyi, yorum da yapmayalım. Bu nasıl korku filmi beee? Hiç ürkünç diil bi kerem. (Kız gayet mayışmış vaziyette duşunu alırken, birden aynadan acayip bi mahluk fırlar) Oy anammmm… O ne beeee? Dakka bir gol bir. N’oluyooo? Şeytan mıymış çocuuuk? Ay kız kaldı cıscıbıldak banyoda.

- İnceee… Üstümden iner misin? Bi de tepiniyon kızım ya. Valla çürüttün he.

- Pardon canım ya. (İki genç, uçan bir arabanın içinde, tarifi imkansız bir yere gelirler. İçeride türlü çeşit yaratık cirit atmaktadır.) Bu ürkünç yer onların evi miymiş? Ay ileri sarsana burayı ya. Korktum ben.

- Kızım saçmalama. Daha on dakika bile olmadı başlayalı. Asıl korku ileride. Hem şu parmağımı da burup durmasana. Kıracan, elinde kalacak.

- Heee… Pardon hayatım. (İnce yerinden hoplar) Oyyyyy… Anaammm… Öldürdü lan kızı. Hani aşıktı bu buna. Iyyyykk… Kafasını da kopardı manyak. Amaniinnn içine mi girecekmiş, onun için numara mı yapıyomuşşşş…

- İnceeee… Şeytan o şeytan kızım. Saçlarımı yolmaktan vazgeç ya. Boynumu niye sıkıyon? Ya kapatayım bak. Yüzün gözün de bi tuhaf oldu senin.

- Yok yok iyiyim ben. Dur bir iki fındık atayım ağzıma, kendime geleyim. Heh şu kahveden de bi yudum aldım mı… (Tam bu sırada yaratıklar adamın birine hücum etmişlerdir. İncegül acayip tırsar.) Hörrrrrşşşşş…. öğğğğkkkkk!..

- Ya her tarafım kahve oldu ya. Ne biçim püskürttün öyle. Gözüme girdi İnce be. Yapma şunu ya.

- Özür dilerim canım ya. Ama baksana kan föşkürüyor adamın her yerinden. Midem kalktı. (Neyse ki az sakinlemiştir film. Böyle ağırdan müzik çalıyor ve kamera o ilginç mekanda geziyordur. Birden ve pööört diye olan olur.) Aaaaaaayyyy…. Bu nasıl duvardan çıkmak zönk diye yaaaa… Manyaaa bak be. Ödüm koptu. İnsan gibi kapıdan gelse olmuyo sanki.

- İnceee, saçmalama. O ruh ya hani, kapıyı tıklayıp ben geldim diyecek hali yok de mi? Sen benim omzumdan iner misin bu arada. Boynum kırt etti valla. Senin yüzünden ağrıyacak şimdi iki gün. Kapatalım bak istersen.

- Yok yok tamam söz. Bi daha üstüne tırmanmak, etlerini mincirmek, barnağını burmak, kafana oturmak yok. Efendi gibi koltuğumda oturup seyretçem, bak görürsün. (Ama bırakmıyorlardır ki. Bu sefer de yaratıklar sınıftaki çocuklara musallat olmuşlardır.) Ooooooffffff… Aaaayyyyyyy… İki dakka düzgün duramadı allaaan gerzek yaratıkları. Yok onu öldüriim, bunu kesiim, ötekinin içine giriim, aynalardan föşkiriim… Bu ne be?

- Kapatayım mı?

- (En ince, ince ince) Rica edeyim, mümkünse hayatım.

- Hiçbir şey demiyorum sana İnce.

- Deme.

- Kalk da şu ortalığı temizleyelim. Darma duman ettin, fındık, fıstık oldu halının üzeri, koltuğa da kahve püskürtmüşsün. Ayrıca sıkıştırmalarından da her yanım mosmor oldu. Süpürge, bez falan getir hadi.

- (Süt dökmüş kedi ince) Tamam hayatım. Sonra alışverişe gidelim mi?

- Hayır.

- (Hiç bu kadar zarif olmamış ince) Oldu canım. Peki tuvaletin kapısında bekler misin beni?

- Hayır. Altına et.

- (Hep böyle olması istenen ince) Peki canımın içi, ederim.

- Biiippp… biiipppp… biipppp… biiipppp… (Ayrıca da benim gibi zarif bir insana böyle şeyler söylemen hiç hoş diil koca kişisi. Şu olayın etkisi geçsin, nasılsa alırım hesabını. Ulen kaptırıp içmeseydim o kadar şeyi keşke. Sıkıştım bee!)

- Oziiiii… Oğlum, tuvaletin kapısında durur musun iki dakka.

- Üf anne yaaa… Yine mi?

Bir “alaca karanlıkta korkunun fındıklı çikolata tadı” kuşağının daha sonuna geldik dostlar. Şen kalın, esen kalın ve her bööö diyenden korkmayın.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

“Alan Memnu, Veren Daha da Memnu” adlı nadide dizimizin pek muhterem izleyicileri. Müessesemiz yine hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış, türlü tehlikeler atlatarak Kanal P stüdyolarına dalmış, ucu sivriltilmiş kurşun kalem, çeşitli çaplarda parça tesirli kalemtraş, silgi ve mürekkep bombalarıyla görevlileri etkisiz hale getirmiş ve sizler için dizinin yayın haklarını ele geçirmiş bulunmaktadır. Neden şaşırıyorsunuz anlamadım. Siz müessesemizi hiç mi tanımadınız? Aşkolsunuz.

Öncelikle yayınlanmış bölümlerin üzerinden şöyle bir geçelim, onları gönlümüzün istediği gibi değiştirelim değil mi? Finali de ona göre şekillendirir, sonra da serinin diğer filmleri için kolları sıvarız. E ilk paragraftaki silahları niye elimize aldık sanıyorsunuz? Aha da edebi eser katliamı öyle yapılmaz, böyle yapılır. Buyurun, bundan gayrı burdan seyredin.

O gün Ahman Bey’lerin şatosunda her zamanki ağır havanın yanı sıra, alışılmamış bir tedirginlik de hüküm sürmektedir. Leydi Bitter’le Kont Düldül’ün yedikleri hurmalar g.tlerini tırmalamaya başlamıştır. Çünkü Ahman Bey, Düldül’ün Kaf dağının ardında bulunan, iki adet dev tarafından korunan gizli sarayındaki yatağını koklamaktadır. (Bu iki zevişgen yaratık aylardır gözünün önünde türlü ceviz, fındık ve bilumum kabuklu yemişi kırarken ruhu duymayan Ahman Bey, sade bir kokudan nasıl uyanır diye düşünüyorsan; düşünme sayın seyirci. Sen sadece izle.)

Oysa ki o koku Ahman’ı uyandırmak için, kötü kalpli büyücü Hellim tarafından yapılan bir iksirdir. Ve onu, şatoya uşak olarak soktuğu adamı Habit yatağa, yorgana sıkmıştır . Heyhat gelin görün ki; Bitter’in Okusford cadılık okulundan birincilikle mezun olmuş olan anası, iksirin içine iki parça camış b.ku atmak suretiyle etkisini farklılaştırmış, Ahman’ın öncekinden de derin bir uykuya dalmasını sağlamıştır.

Bundan haberi olmayan Bitter odasında üç buçuk atmakta, bohçayı, çıkını toplayıp Düldül’e kaçmak için hazırlanmaktadır. Pempe pancurlu bir sarayları, mini mini bebeleri olacaktır. Oysa Düldül, tası-tarağı almış, şerwud ormanlarında bir nevi robin hud olmaya karar vermiştir. “Ulen bunca zaman herkes bana verdi, şimdi de ben verecem anasını satayım. Zengine de verecem, fakire de verecem. Yok la öyle diildi, zenginden alıp fakire verecem.” şeklinde planlar yapmaktadır.

Tam şatonun dik merdivenlerinden aşağıya doğru inerken, prenses Nihale onu görür. “Beni bırakıp nere gidiyon erkekim? Sarı ganaryam, toynaklı begonyam, gitmeee! Beni terk itmeee! Gidersen yaşayamaamm.” diye hönkürmeye, sevdiğinin ardından salya sümük ağlayarak koşturmaya başlar. Bunca güzelliğine, aldığı iyi eğitime, babasının kral olmasına karşın; k.çı kırık, üstelik de kendisinden tiksindiği her halinden belli olan Düldül için gururunu ayaklar altına almasından da anlaşılacağı üzere, prensesimiz oldukça gerzek, Ahman Bey’den daha da safsalak bir kraliyet mensubudur.

İşte böyle kaçan bebenin peşinden sallan seplek koşturup dururken, merdivenlerden aşağıya yuvarlanıp kafayı gözü yarar. Lakin, parça pinçik olmuş halde yerde yatarken, bir yandan da “Elimi tut Düldül, sırtımı kaşı Düldül, bana borazan çal Düldül…” diyerek çocuğu yaşamaktan soğutmayı ihmal etmez. Şato halkı seferber olup prensesi kurtarmaya uğraşırlar ama nafiledir, fena parçalanmış contayı iyice sıyırmıştır. Hemen ülkenin baş büyücüsü çağrılıp prensesi iyileştirmesi istenir.

Bu esnada Prenses’e aşık olan ve aynı zamanda doğduğu günden beri sürekli öksüren eski arabacıları Mallar Malı Mübaşir ile ona aşık olan bakıcısı, hizmetçi Sarı Sadırlı Düriye, Ahman Bey’in çok bilmiş ablası Kontes Ayran’ın çiftlikli şatosunda, her zaman olduğu gibi çay içip kraker kemirmektedir. Düriye, Mübaşir bir an önce iyileşsin de kendisini alsın, onu telli duvaklı gelin etsin diye hiçbir fedakarlıktan kaçınmamaktadır. İaçlarını dakikası dakikasına elleriyle içirmekte, terledikçe sırtına tülbent koymakta, “Hırkanı sırtına al Mübaşir, terliklerini giy Mübaşir, burnunu cama tutma üşütürsün Mübaşir…” diye diye bir yandan da çocuğun zaten bi lokmacık olan beynini yemektedir.

Birden çiftlikli şatonun penceresine minik bir güvercin konar. Ayağındaki not, Düriye’ye şatodan sürekli bilgi akışını sağlamayı kendine görev telakki eden Tosuncuk Nermin’den gelmektedir. Olanları bir bir anlattığı notun dibine düştüğü dipsosta “Aman Mübaşir duymasın.” demektedir bizim Tosuncuk. Lakin, heyhaaat… hesaba katmadığı bir şey vardır: Yazdıklarını, o sırada sevdiceğine kelle-paça pişirmekte olan Düriye yerine Mübaşir okumuştur.

Salak prensesin kafayı kırdığını öğrenince, öksürüğü daha da artar. Hele Düldül’le Bitter’in yükleri toparladığını duyunca gözlerini şööyle iyice bir belertir. Celallenmiş, coşmuş, ayağa fırlamıştır. Yollara dökülüp ötürüğüyle dağları devirmeli, Düldül’ün prensesi bırakıp kaçmasına engel olmalıdır. Haaayııırdır, sevdiğinin mutluluktan havalara uçtuğunu, Düldül’e verdiğini görmeden içi rahat etmeyecektir. (Gönlünü canııım.)

Sonra durup bir düşünür. “Lan ben sahiden mal mıyım neyim? Kaç bölümdür iflahım kurudu bunlarla uğraşmaktan. Bırakayım kaçsın allaan zevişgenleri. Prensesim de bana kalsın.” der kendi kendine. O sırada kelle-paça çorbasıyla kapıda dinelmekte olan Düriye, Mübaşir’in bu kendiyle hasbıhalini duyar. “Lem, salak, malak, tipi de bi b.ka benzemiyo, sıska, maraza, malın önde gideni ama seviyom işte ne edeyim?” diyerek kameraya hüzünlü bir bakış atar. Hemen, kötü günler için yüzüğünün içinde sakladığı bir tutam şapı çorbanın içine boca ediverir. “Nihohahaaaa, ya benimsin, ya da şöyle böylesin.” diye de söylenir. Çorbayı içmek istemeyen Mübaşir’e, kaşığı boğazına soka soka zorla içirir. Sonra da her hizmetçi kişisinin yapacağı gibi, çayını alıp şatonun salonuna kurulur.

Bu sırada Ahman Beygilin şatosunda neler olmaktadır? Ahman Bey tatlı uykusundan uyanacak mıdır? Bitter’in yeni planı nedir? Okusfordlu Cadı kişisi ve kankası dadı kişisi nasıl bir hazırlık içindedir? Mahpeyker başpiskoposu dinleyip üçüncü bebeyi ne zaman yapacaktır? Büyücü Hellim, nasıl bir iksir yapma peşindedir?

Tüm bu soruların cevaplarını ve daha fazlasını bir sonraki bölümde seyredeceksin sayın izleyici.

Hadi şimdilik to bi kontinyüüüüü…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

“İnsanın bir kere ters gitmeye işi, muhallebi yerkene kırılır dişi.” diyen atalarımızın gözünü seveyim. Hatta gözünün yağına yımırta kırıp çavdar ekmeemi banıp banıp yiyeyim. Ya bir ata kişisi hiç mi yanılmaz; hiç mi şaşmaz? Yok baba, bizim atalarımız ne demişse doğru demiş. Şu meşhur bahtsız bedevinin başına neler geldiği ise biz faniler tarafından çok iyi bilinmekte olduğundan, tekrar tekrar anlatıp da Blog Zörtletme Kurulu’nun tepkisini çekmenin alemi yok.

Bu kara bahtım, kem talihim yüzünden bazı bazı infiale gelip aşırı dozda İsmail YK dinlemek suretiyle intihara teşebbüs etmeyi düşünsem de; çoğu zaman her zorlukta iyi bir yan bulma konusunda Polyanna’ya nal toplatmışımdır.

Yolumda hanım hanım giderken, horoz kovalar. Ormantik bir şekilde denizi seyrederken kafama martı zıçar; ki dikkat buyurunuz bunca kuş b.ku emiklemişken, daha bir kere amorti bile vurmuşluğu yoktur bu garibe. Sabahınan güneş açtı diye koca bir hafta sonunu evin devasa camlarını silmeyle geçiririm. Tam “Ahan da bitti. Misler gibi oldu.” diye yayılacakken, yağmur başlar. Bankada üç saat kuyruk beklerim, tam sıra gelir, o bir türlü düzelemeyen sistemler çöker. Acil işim olur, araba bozulur, bozulmazsa teker patlar, en iyi ihtimal arabanın önüne öküz sürüsü çıkar da üç saat beklemek zorunda kalırım.

“Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur.” diyeyim de atalarımızı yeterince şad etmiş olayım ve de mevzuya bir de tüy kondurayım.

Bilen bilir, bizim çocukluğumuzda sanayağı’nın da –her şeyin olduğu gibi- bir kıymeti vardı. O zamanlar böyle; önce “Aman da yirseniz damarlarınız dıkanır alimallah, soora g.tünüz, gobeeniz mişlen bebeği gibi şişik şişik olur . Siz ondan vazgeçin.” deyip sonra; “Yok gurban, biz yanılmışık, aslında sanayavı da gayet sağlıklı bir gıda çeşidimiz imiş. Siz iyisi mi bizim tavsiyelerimizi dinlemekten vazgeçin. Baksanıza, bir dediğimiz diğerini tutmuyor. Bilgi manyaana çevirdik hepinizi şebekler.” şeklinde düzeltme yaparak ona orta malı bir s.rtük muamelesi yapılmıyordu. Pilavımızın, makarnamızın lezzeti, kahvaltı sofralarımızın baş tacı, sütümüzün yoldaşı, ekmeğimizin lüküs katığıydı. Tavada cozurdarken üzerine kırdık mıydı iki tane çift sarılı köy yumurtasını, yeme de yanında yatımızdı.

Yine bilen bilir, o zamanlar sanayağına ulaşmak bu kadar da kolay değildi. Belki de bu yüzden onca değerliydi bilemiyorum. Gak deyince ekmeğe, guk deyince suya ulaşılabilen çağa henüz ulaşmamıştık. Bebelerimiz gibi her şeyimiz varken doyumsuz, bunca ilgiyle besleniyorken mutsuz değildik. Bir köylü bebek, bir tekeri kopmuş arabayla saatlerce oynayabilir, koşup coşup, sokakların tozunu attırabilirdik. Gerçi sokaklar da bugünkü gibi değildi o vakit. İnsanlar güleç, komşu teyzeler sevecen, bakkal amcalar cömertti. Bu gün olduğu gibi, beş kuruşu eksik diye boynu bükük, eli boş çıkarmazlardı çocukları dükkanlarından.

Hazır çocukluğuma dönmüşken, dünya tatlısı Kaptan Amca’dan, Alamancı ailelerin bebelerinin, gelen hediyelerle nasıl nispet yaptıklarından da bahsederdim ya, mevzumuz o değil. Zaten mevzumuz sanayavı da değil. Tamamen benim kara bahtım, kem talihim. Bağlıyciim efenim sabırsızlanmayınız.

O zamanlar biricik analarımızın bize nefis yemekler, çıtır çıtır börekler yapabilmesi için, uzunca kuyruklarda, keyifli (!) saatler geçirmesi şart idi. Lakin kardeşlerim henüz küçümen bebe olduğundan, bu kuyrukların tadını çıkarmak bana kalırdı. Önümdeki teyzelerin, amcaların birer birer eridiğini görür, o uzunca sürede kendimce hayaller kurardım.
İlk kuyruğumu dün gibi hatırlarım. Ne kadar da heyecanlanmıştım. Önemli bir insandım ben artık. Evimin sanayağı ihtiyacını görecektim. Çocukluğun sebepsiz neşeleriyle yüklenip saatlerce bekledim orada. Biliyordum, her tünelin sonunda bir ışık vardı ve her kışın ardı ilkbahardı. Sabırla bekledim. Üf bile demedim. Ben bir sevgi pötürcüğü, harbiden çakma Polyannaydım.

O ilk uzun bekleyişin ardından işte beklenen olmuştu. Sıra bana gelmişti. Bende bir sevinç ki sormayın. O tapınılası küçük camın önündeydim artık. Elimi uzatsam ona kavuşacaktım. Sanayağımı alacak, mutlu yuvama geri dönecektim. Lakin, heyhat, hayat hep mi bana acımasızdı? Kaşlarımı güççük eyvah gibi kaldırıp “Bizim hiç sanayağımız olmadı ki amca. Bize de versene amca.” muadili bir cümle kurdum. Eyvah’ın anasını kandırıp kötü yollara düşüren Nöri Yalço bakışlarıyla bana döndü ve “Kalmadı canım.” dedi. Dilleri eşek arısı kolonisi tarafından tek tek sokulası görevliye veda etmek hiç içimden gelmedi. Burnumu çeke çeke eve döndüm. Ve bu durum üç-beş-yedi… her sanayağı günü böyle tekrarlandı gitti. Annem her seferinde, “Nesibe’nin yarım akıllı kızıyla, Dürdane’nin sümüklü oğlu bile almış gelmiş, sen bir de uyanık geçinirsin.” diyerek, yediğim darbelerin üzerine cila çekerdi.

Kah.pe kaderin bu bana ettiklerine artık dayanamayacaktım. Heyhat annemin de dediği gibi akıllı bir insan evladıydım ben. Lakin kuzguna yavrusu kartal görünürmüş ya. Annem yanılıyordu muhtemelen. Yine de bu, benim haince planlar yapmama engel olamazdı.

O gün de kuyruktan eli boş döndüğüm sayısız günden biriydi. Benden bir iki yaş büyük olan Sidikli Aysel’i yolda sıkıştırdım. Eli kolu sanayağından görülmüyordu. Öncelikle gasp etmeyi düşündüm ama olay duyulursa annemin beni terlik marifetiyle parça pinçik edeceğini hatırlayıp vazgeçtim. Sonralıkla, tatlı dilimin de yardımıyla kendisine rica edip onları bana vermesi konusunda kendisini ikna etmek akıllıca geldiydi fakat bu da yemeyecek gibi görünüyordu. Hayvan epeyce terliydi zira.

Ben de tilki hayvanı şeklinde bir kurnazlıkla, hem Sidikli Aysel’i ürkütmeden, hem de anneme duyurmadan sanayağlarına kavuşabileceğim bir planın hesaplarını yapmaya başladım. Lakin ben kimdim, kurnazlık kimdi? Heyhat bunu ilerleyen vakitlerde çok iyi anlayacaktım.

Usulca yanaştım kıza. “Kız Aysel, dedim. Bu Hoptirik Ömer Amca’nın oğlu, Zottirik Kadir var ya, senden çok hoşlaşıyomuş, şimdi de okulun bahçesinde seni bekliyomuş. Benden haber göndertti.” deyiverdim. Kızın sarıdan bozma yeşile çalan sümükleri neredeyse ağzının içine girmek üzereydi ki diliyle bir hüüp yapıverdi. Ağzının şapırdatarak “Yapma be!” dedi. Üzerime doğru kusma sayın okur. Tamam ben de istemezdim bu uzun hikayenin üzerine sana bu şekilde bir tablo çizmeyi. Neylersin ki gerçekler bazen acı olduğu gibi; bazen de böyle iyrenç olabilirdir.

Neyse efenim, bizimki bir heyecanla okul yoluna doğru sapmaya hazırlanırken, bendeniz tilki kardeş, şen sesimle “Ya canım, o elindekilerle mi gideceksin çocuun yanına. Sen onları bana sat, sonra tekrar kuyruğa girip alırsın nasılsa.” dedim. Birden bire, az önce büyük bir iştahla sümüklerini yiyen o şapşal insan gitti ve yerine nasa uzay üssünde baş astronot olan ameerikalı siyahi bir zeka küpü geldi. Öyle de çark etti hatun. “Yaaa, verim de sonra bulamayım de mi sanayağı? Sona da annem bana baarsın? Pışşşıık…” dedi.

Pışşşığına turp sıktığımın karısı, seninki sana bağıracak sadece, benimse kuyruklardaki karanlık ve de başarısız geçmişim yine yüzüme vurulacak. Dört yaşında okumayı sökmüş bir insan yavrusunun, nasıl olup da iki parça k.çı kırık yağı alıp eve gelemediği aile toplantımızın ana gündem maddesini oluşturacak tekrar ve tekrar. Parmak kadar bebelerin maskarası olacam. O ne olacak peki?

Evet değerli okur kitlesim, bunun üzerine bu hem sidikli, hem oldukça sümüklü Aysel’in, Kadir’i bulamayınca olanları mahallemizin kadrolu dedikoducusu olan annesine anlattığını, onun da gelip olayı ballandıra ballandıra sevgili anneciğime aktardığını, annemin de bir köşeye sinmiş olacakları beklemekte olan bana, uzun menzilli terliklerinin ikisini birlikte fırlattığını, “Senin bu afacanlığından illallah be çocuk! Yeter artık, mahallenin bütün çocuklarını hırpaladığın yetmiyormuş gibi bir de aklınca uyanıklık mı yapıyon?” benzeri roketatarlarını hedefe kilitleyip üzerime saldığını anlatmama gerek var mıdır bilmiyorum?

Neyse ki artık sanayağı ve bilumum margarin marketlerde dizim dizim dizilmiş bizi bekliyor. Üstelik zararlı mı faydalı mı tam emin değiliz. Ve ailem benim sayemde son derece sağlıklı kaldı. Değerimi bilsinler değil mi?

Haydin dostlar, talih kuşu her daim, hepimizin kafasına z.çsın inşallah…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bakmayın benim bu çağ dışı, anti teknolojik, ortaçağ zihniyetli hallerime sayın okuyan; bizim aile efradı pek bir meraklıdır gelişime, değişime… Yeni çıkan teknolocik zımbırtılardan mutlaka bir tane edinirler. Her türlü yazılımı daha yazılmadan çözerler. Bir de bu sosyal paylaşım sitelerine mutlaka üye olurlar.

Sevgili kardeşlerim ve onların sevgili eşleri birbirlerini en fazla fıysbokta görür, görüşürler. Oralarda sofralar kurar, hediyeleşirler. Koca kişisi ormantik faaliyetlerinin büyük kısmını yine bu sitelerde gerçekleştirir. Bebelerim, buralarda fink atar gece-gündüz.

Hal böyle olunca da; bunca zaman direnişin en şiddetlisini gösteren, “Bana ne len, fıysbokta ne işim var benim be?” diye çemkirip duran İncegül gişisinin de direncinin kırılması, pes etmesi, “Tamam len, nalet getsin, uğraşamayacam sizinle, açacam bir hesap.” dememesi beklenemezdi elbette, diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz dostlar.

Evet, artık fıysbokta bir İncegül var. Ama bir sorun bakalım niye var?

1- Tatlı ikizlerimin yüzünü ancak orada görebiliyorum. En güzel fotolarla arz-ı endam ediyorlar.

2- Delikanlı oğlumun ilişkili mi işkilli mi olduğunu, gelin kızlarımın neye benzediğini, yavrucuğumun kimlerle ahbaplık ettiğini öğreniyorum.

3- Küçük oğlumun, konuşma, yazışma stilinden karakter gelişim analizini yapıyorum. Gayet düzgün, bilinçli bir evlat mı yetiştiriyorum; yoksa anası gibi pisikosomatiknevrotik bir velet olma yolunda mı ilerliyor onu görüyorum.

4- Kardeşlerimin ne halde olduklarını, ne halt karıştırdıklarını, neleri beğenip neleri paylaşmayı sevdiklerini biliyorum.

5- Epeydir görüşmediğim arkadaşlarımın hal ve gidişlerinden haberdar oluyorum.

6- Son olarak ve en önemlisi; koca kişisinin romantik videolarını, bunlarla kimlerin ilgili olduğunu, urus, cinli, capon, alaman ve bilumum ırktan avratlarla arkadaş olmasının nedenini, niçinini araştırıyor, bu arkadaşlığın hangi boyutlara ulaşabileceğini soruşturuyor, açığını yakalarsam çok fena oyma potansiyelinde olduğumun her an kendisi tarafından hissedilmesini sağlıyorum. Yazdığım notlarla, yorumlarla, “Nefesim ensende herif. Bi b.klar yersen, kendine girecek delik ara.” göz dağının dibine vuruyorum.

Nadir girebilsem de; yine buradaki aynı ismimle fıysboktayım artık. Ola ki arkadaşım! olmak istediniz. Öncelikle ön elemeyi geçmeniz lazım. Bunun için, iki boy, iki de portre fotonuzu, nüfus suretinizi ve ikametgah ilmuhaberinizi tarafıma iletiyorsunuz. Bu aşamadan sonra yarı finalde “Yeteneğine Kurban Türkiye” formatında bir yarışma yapılacaktır. Oldukça zorlu ve bir o kadar çetin geçecek bir platform hazırlanacak size. Diyelim burada hünerlerinizi sergilediniz ve bunu da başarıyla atlattınız. İşte finale kaldınız. Final etabında size İncegül yazılarının içeriği ile ilgili sorulardan oluşan birer test kitapçığı dağıtılacak. Bu sınavı da başarıyla geçerseniz fıysta görüşürüz.

Arkadaşım olmaya hak kazananlar için; “İncegül ilen Fıysta” el kitabı da aşağıda sunulmuştur.

1- Bilgisayar oyunlarını oldum olası sevmem. Zaten buna ayıracak bir dakika bile boş vaktim yokken; yok ürün yetiştireyim, bir de onu toplayayım, aman da akvaryumumu süsleyeyim, gibi boş işlerle uğraşamam. Bana bunlarla geleni fena yaparım.

2- Çiftliği için çivi, çekiç, kalas ihtiyaçlarını benden gidermeye çalışana çok pis yan bakarım.

3- Akvaryumuna balık talebinde bulunanları kötü rencide ederim. Gelin bana, levrek buğulama, fırında çipura, hamsi tava, somon ızgara pişireyim size. Sazanlığın lüzumu yok. (Brother kişileri, özellikle size söylüyorum.)

4- Sanaldan gül, çiçek, börtü-böcük göndermeyin. Gönderecekseniz tek taş, olmadı beş taş, yetmezse tam takım yedi taş gönderin. (Koca kişisi bunu da sana söylüyorum, yine sen anla.)

5- Etkinlik davetlerinize katılamam. (Tabii ki Çırağan’da neyin kokteyil verip beni de şeref misafiri yaparsanız o başka.) Aksi takdirde refüze ederim.

6- Mini etek giyip bacağına hırka örtenler, sevinçten havaya ateş ederken kendini topuğundan vuranlar, düğün günü gelini salonda unutanlar… gibi gruplara üyelik isteğiyle geleni istediğine isteyeceğine pişman ederim.

7-Son olarak, fıysın olmazsa olmazı rakı sofralarına çağırıp bana sarhoş muamelesi yapanı çizerim, hele dürtmeye kalkanı oyarım.

Haydin dostlar; sosyalleşelim, güzelleşelim…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]


Karşımda kocaman bir siyah bazen, hiçliğimi çokluğa kattım. Oysa bir sarı gülümsemeli, belki mor hüzünlenmeli, ille de kırmızı yansımalıydım

Bilsem de derinlerin vurgununu, maviye bağladım gönlümü, yollarımı düşlere saldım. Hercai gemiler uzaklaşırken kıyılarıma bir bir, ben lacivertlerin en koyusundaydım. Lal renkli yaşamaklardan yudumladım ömrümü an be an. Ve en sonunda nefessiz daldım.

Tozu dumana katan yolculuklarda, her limandan bir parça demir aldım. Yankılarımı duymuyordu o leyla, yine de dilimde vaveyla, yüreğimi salıp sulara, fısıltılar haykırdım.

Martılar uçurdum göklere kanatlarında türküler… Belki de öyle sandım. İçim dalgalara köpüklenirken saklı kuytularda, aslında çaresiz bir karabataktım. Ki dem be dem daha çok daldım.

Penceremden bulutlar geçiyordu saf saf… Kah açıldım kah kapandım. Yağmurun ne çoktu taneleri, sayılmıyordu küçücük ellerle. Bense buğuya çizilebildiğim kadardım

Zerre oldum toprakta bazen. Katre katre sürgün verdim yeşile, umuda açtım. Dünya uzaklaştı evrenimden an an, vefalı bir yıldıza sevdalandı eyvah! Ben, yine bana kaçtım.

Sahipsiz sokaklarda inadına lambalar yanıyordu. Ki zifiri karanlık, kör bir yaşamayı kucakladım. Kim bilir belki diğer elimi bulsam, bir kuytuda rastlasam sarhoş yanıma ya da; daha hızlı koşacaktım.

Bazen bir güvercin düştü kanadıma, ürkek ve beyaz... Hani neredeyse uçacaktım. Oysa özgürse de ruh, sürgündü beden nefese. Umar yoktu ki başka; kahkahalarla ağlayacaktım.

Ömrümün en yükseğinde bilmem hangi bahar, çiçekli bir çatıya çıktım. Güneş derdini döktü yanan ellerime. Karlar yağdı gözlerime tutam tutam, eritip suya kandım.

Kalemimin beşiği hazır değildi daha, söz söz içime aktım. Ah dostlar bir bilseniz ne çok şiir doğdu ellerime. Sıktım kana kesmiş avuçlarımı kalan bütün gücümle.

Yazabilsem... Yazacaktım!..


Öykü Atölyesi'ne sevgilerimle...