[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bildiğiniz gibi her sezon, felaket senaryolarının biri kalkmadan, biri girer vizyona sayın okuyan. 2012, Kehanet, Dünyanın Durduğu Gün, Biz Size Dememiş miydik, Ahan da Kaydı, He he Şimdi Ne B.k Yiyeceksiniz Bakalım… Ve benzerleri gibi filmlerle içimizi kuruttu bu Halivud senaristleri.

Tamam kıyamet diye bi şey var. Tamam sonunda yok olacak dünya. Lakin, bunu gözümüze gözümüze sokmanın alemi ne? İki felaket filmi seyrettik diye bilinçlenecek miyiz? Buzullar eridiğinde sular altında kalacaz diye vaz mı geçeceğiz doğa katliamından? Nükleer tüm dünyayı sarmasın diye tepki mi vereceğiz? Kuraklık olacak diye ormanları yok etmeyi bırakacak mıyız? Elbette ki hayır.

Zaten benim derdim, bu konuda film yapılması da değil ki. Gavur yapıyor kardeşim. Yapsın…

“Peki senin derdin ne kadın?” diye sorduğunuzu, “İki saattir ne diye yine bıdı bıdı edip kafamızı şişiriyon? Sadede gel artııık!” şeklinde çemkirdiğinizi duyar gibiyim. Çemkirmeyin sayın okuyan! Anlatıciim.

Yıl 2012… Günlerden Pazar. Boşanmış bir ana-baba onların mutsuz bebeleri…( ki halivud bize bu alt metinde, aile yapısının öneminden, boşanmanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkisinden bahsederek, önemli bir mesaj vermeyi ihmal etmiyor.) ve ananın yeni sevdiceği aynı arabanın içinde seyahatte. (Burada da halivud amca, modern ve geniş bir ailenin nasıl yapılanması gerektiğini anlatarak, yine bir alt mesajla beyinlerimizi dumura uğratıyor.)

Pekiyi bunlar ne mi yapıyorlar? Kıyametten kaçıyorlar. Vallaha bak. Yeminlen söylüyorum. Gülme sayın okuyan! Kaçan kaçıyor, sen kendi derdine yan!

Dağlar kalkmış kopmuş, okyanuslar taşmış, yollar ikiye yarılmış ne var ne yoksa yutmada. Koskoca Hürriyet Hatunu bile suların altına gömülmüş. Dünyanın ekseni kaymış, ağzı burnu yamulmuş, şanzımanı freni dağıtmış gezegenimiz… Bu bizimkiler ne yapıyor? Külüstür bir minibüsle, yok olmakta olan dünyanın yarık yarık olmuş yollarında seyr-ü sefer ediyor efenim. He bu esnada da eski koca ve yeni kırık birbirleri ile fikir istişaresinde bulunuyor. “Bu iş minibüsle olmayacak kardeş, bence biz uçakla kaçalım.”

Şimdi buradan ne anlıyoruz? Filmin bize vermek istediği en önemli mesaj ne sizce? Yorulmayın pek kıymetli teve izleyicisi, ben söyleyeyim: Dünyanın o son günü geldiğinde, kıyametten kaçmak için kullanmak üzere, her birimizin birer uçak edinmesi şart! Banka kredisiyle, kredi kartına seksen altı taksitle, artık bilezik, altın ne varsa bozdurmak suretiyle… Lem nasılsa taksitler bitmeden kıyamet kopmuş olacak. O saatten sonra bankalar, faiz diye, temerrüt diye peşimize düşecek değil ya! Olmadı kurbanda yedi kişi bi uçağa girecez. Hadi yine iyiyiz dostlar. Yırttık.

“Bak bi de laf ediyordun İncegül. Al sana cillop gibi kurtuluş” diyordum ki… Yanılmışım sayın okuyan. Daha bitmemiş. Bunların asıl derdi, kendilerini yok olmaktan kurtaracak, gemilere ulaşmakmış.

Al işte… Uçakla kurtaracaktık durumu ama, şimdi bir de gemi çıktı. Eee, şimdi bizim emekli ikramiyelerini koysak, banka kredisi, karttan nakit… Eşten dosttan dolar avro alsak… Yok yok… Hem uçak hem gemi biraz zor… Bu bahtla piyango miyango da vurmaz. Yapacak bir şey yok. Biz de bedelini ödeyemeyen her fakir Türk evladı gibi paşa paşa bekleyip kaderimize razı olacağız.

Neyse efendim, biz yine filmimize dönelim. Bunlar, tabii ki hangi taşı kaldırsan altından çıkan Çinlilerin yapmış olduğu gemilere ulaşmak için türlü badireler atlatıyor, türlü tehlikeleri aşıyorlar. Elbette her başrol oyuncusu gibi dokuz canlı oldukları için bir türlü ölmüyorlar.

Lakin, halef-selef olan iki adam, her ne kadar birlikte hareket ediyormuş gibi görünse de ortalık durulduğunda hatunu hangisi götürecek diye bir si.dik yarışı içine girmekten de geri durmuyor. La oğlum, bak kıyamet gelmiş, dünya gitti gidiyor… Kıl iki rekat namazını, duanı et, bi şehadet getir, hiçbir şey yapamıyorsan istavroz çıkart… Yok baba, hala karı-kız derdindeler. Erkek milleti işte…

Evet sayın okuyan, hemen hemen hepinizin seyretmiş olduğu gibi bu nadide filmimizin sonunda dünya yerle bir oluyor, resetleniyor, sıfırlanıyor, sil baştan başlıyor. Ve bunlar elbette kurtuluyor, mutlu mesut, yeni bir yaşam kurmak için planlar yapıyorlar. Allahtan öteki adam tam olarak başrol oyuncusu olmadığı için, filmin bi yerlerinde hakkın rahmetine kavuşuyor da hatun için kavga etmesi gerekmiyor cönümüzün.

Kıyamet kopmuş ne gam? Onlar eriyor muradına, biz çıkıyoruz kerevetine.

Hey gidi hey! Biz ki; elleri, ayakları bağlı vaziyette koca düşman ordusunu yerle bir etmiş Nattal Gazi’nin torunu, biz ki; kolunda dijitıl saatiyle tek başına kaleler fethetmiş Mamçakoğlu’nun ahvadı, biz ki; mancınığa mevsimine göre meyveler gerip küffarın üzerine yürümüş, bir domatesle iki gavur birden devirmiş Karamurat’ın ceddiyiz. La oğlum, biz bile bu kadar saçmalayamamıştık yahu.

İlahi Halivud!.. Sen çok yaşa e mi?

Çoktan seyredilmiş, eskitilmiş bu filmi neden mi tozlu raflardan, günışığına çıkarttım? Hele bir bakın isterseniz takvimlerinize…

Haydin kendinize mukayyet sayın ve pek sinemasever okuyan kitlesi.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Kavruk bir yaz öğleden sonrasıydı. Çaylarımızı elimize almış, stresli bir işgününün ortasında, güzel bahçemizde dinlenme seansı yapıyorduk. Gölgesinde oturduğumuz asmalar, güneşin hüzünlü ışıklarıyla altın rengine bürünmüş üzümlerini bir hediye gibi avuçlarımıza bırakıyor, binanın tepesine tünemiş olan kargalar ise, acep hangisinin kafasına z.çsak da onu günün talihlisi ilan etsek diye kara kara düşünüyordu.

Birden demir bahçe kapısı gıcırdayarak açıldı. Minicik haliyle o koca kapıyı nasıl kaydırdığına şaştığımız Guzu kişisi içeriye girdi.

“İncegül Hanım’la görüşmek istiyorum.” Dedi.
Başına geleceklerden bihaber, masum bir bebek, narin bir kelebek gibiydim. Ben bu dünyanın kirinden pasından arınmış bir melek gibiydim.
“Buyrun hanfendi benim…”
Dedim sayın okuyan. Demiş bulundum sayın okuyan.

Bıttırızırt firmasının satış temsilcisiymiş. Son derece bakımlı, hoş… Son derece hanımefendi. Son derece falan filan bir şahsiyet... Firmamı değiştirmem, dedim. Olgunlukla karşıladı. Ümüğüme çökmedi. Ötekiler gibi bak bizim şirket şöyleyken böyledir, çok kalitelidir, çok fenadır diye baskı yapmadı. Bakarız bir aralık, bi deneriz belkilerle konuyu kapatıp hayattan muhabbete başladık.

Önce Guzu Hanımlar, İncegül Hanımlar havalarda uçuştu, sonra kahkahalar… Önce yaz sıcağı gibi yakıyordu yabancılık , sonra tanışlık duygusu getiren rüzgarlar esti ılık ılık.

İkinci görüşmemizde yeni bir deli deliyi dakkada vak’ası ile karşı karşıya olduğumu hissetmiştim sayın okuyan. Hatta bundan emindim. Keza üçüncü görüşmemiz yanılmadığımı anlamama yetti de arttı bile. Şöyle sandalyelerinize, koltuklarınıza kurulun, soğuk-sıcak drinkinizi alın elinize de anlatayım.

Ofisimde oturmuş sakin sakin nesgayfelerimizi yudumluyor, bir yandan da aynı kitabı okuyor olmamızın ne mene bir tesadüfün eseri olduğu konusunu tartışıyorduk. Olabildiğimizce entelektüel, olabildiğimizce ciddiydik.

Neden sonra Guzu gişisinin gözlerinde korkutucu, ürkünç bir ifade belirdi. Birden ayağa kalktı ve kapıya yöneldi. Benim şaşkın bakışlarıma aldırmadan kapıyı kilitleyiverdi. Ne yaptığına anlam vermeye çalışıyordum ve fekat öyle hızlı hareket ediyordu ki… Kendisine soru sormama bile fırsat vermeden çantasının fermuarına asıldı.

Been… İncegül gişisi… Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Tırsmıştım. Ahan da öyle mal gibi kalakalmıştım. Şimdi çantasından silahını çıkarıp beni önce topuklarımdan vuracak. Arkasından satırıyla parçalara bölecek, parçalarımı poşetlere koyup fakir fukaraya dağıtacaktı. Ve bunları yaparken kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Zira üçbin metrekarelik şirkette şimdilik sadece üç beş kişiydik ve birbirimizi arayıp bulmamız bile üç saat alıyordu.

Ama nedendi? Bu küçük, tatlı kadını gözü dönmüş bir canavara döndürecek ne yapmış olabilirdim? Düşünüyordum. Böyle uzun uzun yazıp millete eziyet ediyorum diye sinir yapmış bir okuyan kişisi olabilir miydi? Pekala da olabilirdi. Belki sorup soruşturmuş, ipuçlarını değerlendirmiş, izimi bulmuştu ve beni öldürmeye azmetmişti. Belki de okuyanlar, aralarında para toplayıp bunu tetikçi olarak tutmuşlardı kim bilir?

Belki de çantasından silah değil de bir sidi çıkartacak, ve yüksek dozda YK şarkısı dinletmek suretiyle bana işkence edecekti. Aman allaamdı. Lütfen, lütfen, lütfen silah çıkartsındı. Bu narin bedenim bas gaza aşkıımmm bas gazaaaa’larla örseleneceğine öleyim daha iyiydi. Hassas ruhum bunu kaldırabilemezdi.

Ama, fekat, velakin o da neyin nesiydi? Guzu gişisi, gözü dönmüş bir halde, çantasından bir cımbız ve bir tutam ip çıkarıverdi. “Kızım kaşın gelmiş. Valla hiç dayanamam, alacam.” diyerek üzerime yürüyordu. Ben biçare, nazlı gelincik, “Ya Guzu manyak mısın? Şimdi biri gelecek rezil olacaz. Ya bi dur amaaa…” diye çırpınırken, o çoktan yüzümü gözümü yolmaya başlamıştı bile.

Bir yandan da “Kızım, manikürünü, pedikürünü de yaparız haftasonu. Bak saçlarını da boyayacam taam mı?” diyerek tehditlerine devam ediyordu. “Toynaklarıma dokundurtmaaammm…” haykırışlarımı duymuyordu bile. Oysa o el tırnakları en dibinden kesilmeye alışmıştı bir kere. Ve toynaklarım… Onlara insan eli değmeyeli bin yıl olmuştu. “Hadi leyyyn! Debelenmeeee!” diyerek susturdu bu duygusal insanı.

Örselenmiş, hırpalanmış, pempe bir gonca gibi açamadan solmuştum.

İşte bir çatlak insan daha hayatımın içine dalmış, İncegül gişisinin normalleşme çabalarına bir sekte daha vurulmuştu bile. Eski kuaför, yeni satışçı Guzu şahsiyeti bir dahaki sefere şirkete elinde siriyle, beziyle gelirse hiç şaşırılmayacaktı. Her şey beklenirdi bu dünya tatlısı, balböcüü, dili şekerli, sözü şerbetli deliden.

Haydin akla mukayyet sayın okuyan. Benliğinize iyi davranın.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

İngiltere’de bir araştırma firması, uzun soruşturmalar sonucu, kusursuz erkeğin var olmadığını ortaya çıkarmış. Valla tebrik ediyorum. İleri zekalı İngilazlar ancak uyanmışlar mevzuya. Bunca para ve vakit kaybına ne gerek vardı ki? Sorsalardı, söylerdik!

Erkek milletinin kütlüğü, genlerinden geliyor sayın okuyan. Hammaddesi odun olan bir mamulden ipek olmasını beklemek abes olurdu değil mi? Demiyoruz ki; kadın milleti kusursuzdur, mükemmeldir, sütten çıkmış akça pakçadır. Lakin terazinin ibresi bir yana doğru ağır basmadadır çok zaman.

Hatasız kul olmaz elbette. Her kişi eksiğiyle, yarımıyla insan olur. Lakin bu herif milletinin en müstesnası, en emsal teşkil edeni, en hayallerimizin erkeki olanı bile kadın kısmından daha ziyade zıvanadan çıkmaya müsait yaratılmıştır.

Bir zamanlar aman da biz ne kadar kusursuz bir çiftiz. Bakınız vicudumuzda bir gram bile yağ yok. Üstelik de çok mesut bahtiyar bir evlilik sürdürüyoruz diye gazetelerde, televizyonlarda görmekten böğğk geçirdiğimiz Bırak Hakkımıyiyenzıkkımıyesin ve gudubet zevcesi, ne yazık ki şu sıralar kirli çamaşırlarını ortalara sererken, eteklerindeki taşları dökerken arz-ı endam etmedeler sevgili izleyici.

Ya Bret Pit kişisi? Dünyanın en bal dudaklı, en sek.sapelli hatunlarından biri koynundayken, sen git evdeki sümsük bakıcının yatağına sızıver. Dünyanın neresinde yaşarsan yaşa, hangi konumda olursan ol fark etmez. Hamur aynı… Yanındaki kadın Kleopatra olsa, erkeğin gözü dışarıdaki Kezban’dadır. İstisnası yoktur. İki çarpı iki her zaman dörttür.

Elbette bizim cevval Türk kadını da bu olayların üzerine, soymakta olduğu soğanı bir yana, ayıkladığı fasulyeyi diğer yana bıraktı, ağzındaki sakızı tülbendine yapıştırıp başladı gazele:

“Abbboovvv… Ama ben dediydim. Onun gözü göz deel anacım. Gül gibi garısı dururkene… Boşa gız Encelina. Doksan iki bebeni de al bas get imansızın yanından!”

“Vay şirefsiiiz… O garı aldatılır mı heç? Manken gibin maşallah. Safi gemük. E yüzü gülmezmiş, kazuletmiş nolacak yahu? Efferim gız Sima. Boşa getsin.”

Televizyon başında çekirdek çitlerken, kadınlık gururundan dem vurmak, Bret’i, Bırak’ı boşamak kolay geliyor değil mi?. E o zaman kendi hödük kocalarınızı, çam kütüğü sevgililerinizi niye postalamıyorsunuz hanımlar? Orkide görse, yaban otu diye salataya bile doğramaya tenezzül etmeyen, mini etekli hatunlara göz süzüp siz diz altı bile giyseniz “O.rospu mu olacan len sen benim başıma?” diye böğüren, gerektiğinde döven canı istediğinde söven, sonra sizden ilgi, sevgi bekleyen odunlarınızı neden ateşe atıp yakmıyorsunuz?

İngilazlar bu sefer yanılmıyor dostlar. Kusursuz erkek yoktur; erkeğini kusursuz görmeye meyilli kadın vardır. Doğa bizim yaradılışımıza şehla göze badem demeyi, kel başa şimşir tarak hediye etmeyi kodlamış bir kere. Fedakar olmayı, gelinlikle girdiğin evden kefenle çıkmayı işlemiş içimize düzen. Kimimiz paradan puldan, kimimiz çoluktan çocuktan, kimimiz de aşktan göz yummada gibi görünsek de bazı şeylere; aslında şifresi budur bu işin. Kadınız biz.

Lakin, diyorum ki; biz öküz sever hatunlar, illa ki bir tane besleyeceksek evimizde, göbeğindeki pamukçuklardan sehpa örtüsü yapan, g.tündeki kıvırcık tüyleri klozet kapağının üzerine seren, vurdumduymaz, aymaz, boş vermiş ve en önemlisi bir başka çiçek koklayıp eni sonu kalpte kapanmaz yara açacak geçkin şehir öküzlerinden illa ki bir tane edineceksek… Bunun Biret gibi, Bırak gibi heykel kıvamında olmasını tercih etmez miyiz aslında? “Bırak gııız!” haykırışlarımız, “Boşa, boşa… Sana goca mı yok?” çırpınışlarımız bu içsel kıskançlığın dışavurumsal debelenmelerinden ibaret olabilir mi acaba?

Aksini söyleyen varsa; giderken külahımı bırakıyorum, bi zahmet anlatıversin ona.

Haydi yeniden görüşmek dileğiyle sayın okuyan.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Hacı hacıyı Mekke’de, deli deliyi dakkada demiş atalarımız. Ya ben çok şaşırıyorum bazen. Bir ata kişisi hiç mi yanılmaz, hiç mi şaşmaz sayın okuyan?

Ben ve benim manyak kontenjanından kadroya dahil olan arkadaşlarım… Vallahi aramıyorum. Hayat onları bir gün bir yerlerde karşıma çıkarıyor. Ben mi evrene yanlış mesajlar gönderiyorum; yoksa evren mi bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor çözemedim hala.

Büyük gazetelerden köşe yazarlığı teklifleri yağdığı, ünlü kitap evi sahiplerinin kapılarımda sabahladığı ve siz pek kıymetli okuyanların “nerde bu İncegül gişisi, ne zaman dönecek acep, çok ösledik kendini, biz onsuz ne ederiz abbooovvv…” şeklinde hezeyan, helecan ve dahi endişe içinde bekleştiği sıralar, ben büyük büyük kararlar, çeşit çeşit etkinlikler içerisindeydim dostlar. Hayatımda yaptığım bu büyük değişiklikleri sırası geldiğinde paylaşırız.

“Bunca reformu yapıp altına imza koymuşken koca kişisini de aradan çıkarıvereydin ya!” dediğinizi duyar gibiyim. Yapacaktım amma, o son anda direkten döndü. Mualla’yı sandala atıp mehtabı seyretme hikayesi gibi… Onu da sonra anlatırım.

İnsan yapamam dediği şeyleri yapabiliyor bazen. Yaşam çok değişken bir yapı. Bir varmışsın bir yokmuşsun. Bir ordasın bir buradasın. Böyle karmaşık, kaotik, bir o kadar da ironik bir durum. Çözülmesi en zor, en sıkı, en kördüğüm… Ve imkansızın gerçekleşmesini sağlayan o küçücük ip kaçığı… Pamuk ipliği dedikleri de bu olsa gerek.

‘İncegül Gişisi Kendini Aşıyor’ operasyonunun en önemli aşamalarından biri, tası-tarağı toplayıp yıllarımı geçirdiğim, gençliğimi ve hatta çocukluğumu yaşadığım semtten, epeyce bir mesafedeki yeni bir yere göç etmekti sayın okuyan. Bu yeni evde artık bambaşka bir insan, bambaşka bir kadın olacaktım. Bunu çığlık çığlığa haykıran “Eveeet, eveeeet…” diye böğüren içsel höykürüşlerim de onaylıyordu. Hissediyordum. Artık metamorfoza ramak kalmıştı.

Karşı komşumla da ister istemez arkadaş olacaktık. El mecburdu. Katta sadece ikimiz vardık zira. Ayrıca her kapıyı açtığımda karşımdaydı. Üstelik benim gibi zengin, paraya para demeyip başka isimler bulmak için ıkınan, variyetli bir kişilikti. Lakin benden farklı olarak, pek aklı başında, pek hanımefendi bir kişiliğe benziyordu. Belki bu İncegül gişisini de adam eder, rayına oturtur, değişim çabalarına katkıda bulunur diye düşünüyordum.

Biz artık arkadaşımla birlikte öğle yemeklerinde şuşi ve beyaz şarap eşliğinde, dünya meselelerinden dem vuracak, akşama mekan mekan dolaşıp en lüküs yerlerde portakallı ördeğin, şatö biryanın kralını götürecek, şarap olmadan kahvaltı bile etmeyecektik… Biz birer lezzet ustası, sonradan gurmeydik ne de olsa.

Sitenin havuzunda biraz kulaçlama, biraz kurbaklama yüzdükten sonra, fiit ve diri vicudumuza tenis donlarımızı giyecek, müthiş maçlar yapacak, sporun da etkinliğin de b.kunu çıkaracaktık. Modayı yakından takip edecek, elbiselerimizi Paris’ten, ayakkabılarımızı İtalya’dan getirtecektik. Cilt bakımımızı asla ihmal etmeyecek, makyajsız sitenin bakkalına bile gitmeyecektik.

Kocalarımız aynı geç saatlerde eve gelip, mütemadiyen asansörde karşılaştığı ve muhtemelen bizim ne kadar iyi birer eş, muhteşem birer kadın, mükemmel birer insan olduğumuzdan konuştukları için, akşamları da birbirimize eşlik edecektik. Bazı geceler büyük davetlere, kimi zaman da klas partilere, balolara katılacaktık.

Müze, sergi, fuar ne varsa ziyaret edecek, açılışların aranan ismi olacaktık. Yorgunluk atmak için evde mumlar, tütsüler yakıp klasik müzik eşliğinde kitap okuyacaktık.

Aman allaam ne kadar da kültür dolu olacaktık, lacaktık, acaktık, caktık, tık, tık, tık, tık, tık…

-İncegüüül..
-Hııııı? Dur geldim.
-Nihayet ya! Kızım iki saattir kapıya vuruyorum, tar tar tar susmadı süpürgen. Yorulmadın mı sen? Hem acıkmışsındır da. Gel bişeyler yiyelim len.
-Kızım işim var. Daha silinecek, tozlar alınacak, ütü var dağ gibi. Yarın iş var, okul var.
-Bak valla kızdırma kafamı, kapatırım kapıyı pat diye, böyle kalırsın üstündeki eşortman bozmasıyla, saç baş bi tarafta. Mecbur kocan gelene kadar oturursun bende. Hadi bekliyom, çabuk ol. Oyarım valla! Kız İncegül, n’ooldu kız? Ne daldın gene?
-Aman ne biliim. Seni ilk gördüğüm günü hatırladım da birden.
-Kız söylesene ne düşünmüştün benim hakkımda.
-Ne olacak? Başka türlüsü beni bulmaz. Mutlaka bu da benim gibi çatlağın tekidir diye düşünmüştüm.
-Hehe… İyi düşünmüşsün canım. Mercimekle, bulgur yaptıydım, yer miyiz?
-Yeriz, yeriz… Turşu var mı?

Haydin hoşçakalın sayın ve çok elit okuyan kitlesi.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ben her sabah aynaya baktığımda, Ivana Hart’ın o güzel sesini duyar gibi olurum sayın okuyan. “O ayıkkabi hiç olmadi, o kazak pontulanın üstüne yakişmadi, sen bu halda türkiyanın en şik kadin olamazsin.” Ve o duymasa da her sabah ayna önünde kendisini yanıtlarım. “Ne çemkiriyon beee! Sanki o senin kurduğun cümle çok mu güzel oldu? Sen bu halda sunucu olabiliyon ama”

Gardroptaki en kalın, en boğazlı kazak… O da yetmedi üstüne hırka. Pantolon altı termal donumuzu, yün çoraplarımızı da giyelim Ayakta da palet gibi postallar. Montu, şapkayı, atkıyı da kuşanalım bir güzel. Değil soğuk, kurşun geçmez, kurşuunn…

Kapıdan adımını attın mıydı yüzünü bıçak gibi keser buraların rüzgârı. Ve acıta acıta iliklerine işler sabah ayazı…

Gönül isterdi ki; şal desenli kısa kollu elbisemin altına, önden açık, kışlık! ayakkabılarımı çekeyim, incecik trençkotumu üzerime geçirip minicik klaçımı kolumun altına alayım ve sonra kendimi bir moda kokoncanı şeklinde, neş’eyle dışarıya atayım. Ama neylersin ki; her normal insan evladı gibi üşüyorum ben yahu.

Şu sıra “Kış Günü Ne Giymesem de K.çım Başım Donsa” adlı yarışmaya takılıyorum çoğunlukla. Sanırım bu kendini ve hayatı sorgulayış, manik-depreşik, pisikokozmopolitik ruh durumlarım da bu yüzden.

Yarışmacı hatunlar kışlık! kılıklarıyla podyumda arz-ı endam ettikçe benim kıllarım diken diken oluyor sayın ve pek duyarlı teve izleyicisi. Kendimi tutamıyorum. Ekrana uçasıma, duvarlara çarpasıma, ve hatta sayıp sövesime mani olamıyorum.

Kimisi öğrenci, daha on sekizinde bebe… Kimi tezgâhtar, kimi ofis çalışanı… Bir kısmı ev kadını, çoluk çombalağı var. Sen-ben gibiler işte. Bildiğin memleketim kadını.

Ama hatunlar sanki akşama Sahil Gazinosunda sahneye çıkacak gibi giyinip gelmiyorlar mı muhteşem jürimizin karşısına… Merak ediyorum, hangi ruh hali bir insana o korkunç elbiselerle şık olacağını düşündürür? Bunca para harcayıp bu kadar ucuz görünmek nasıl bir beceridir? Ve merak ediyorum, hangi yurdum insanı bu kış kıyamette, ve de benim ülkemde bu şekilde sokağa çıkabilir?

O g.t göbek açıkta, sırttan ayrı, bacaktan ayrı dekolteli elbiseleriyle sabah ayazı bizim sitenin önünde yarım saat dikecen bunları, bak nasıl adam oluyorlar. Ayağında da beş metre çivi topuklu rugan. “Ablacım nere gidiyon sen bunlarla?” “Daveteee” Sanırsın ki karı her akşam Çırağan’da, Topkapı’da. “Şeey… Münevver Teyze güne davet ettiydi de…”

Bi başkası da baştan ayağa payet, pul, boncuk… m.meler alttan sıkıştırılmış, neredeyse ağzında. Bu yetmezmiş gibi leopar ayakkabı giymiş, tüy dikmiş… “E sen nere gidiyon bacım?” “Akşam yemeene.” Muhtemelen yan mahalledeki Kebapçı Haydar’a… Tabii ülkem şartlarında te.ca.vüze uğramadan ulaşmayı başarabilirsen. Makyajlarından hiç bahsetmiyorum bile. Akıllara zarar zira.

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!” demiş ya Mevlana. Ne güzel söylemiş. A be benden beter Kezbanım! Sabah işe giderken mi giyecen o üstündekini, yoksa akşam Necla Teyze’nin oğlu Börkcan’ın düğününe mi? Bi dek dur! Bi kalıbının adamı ol!

Höööyyyt! Bak yine çığrından çıkartınız, deliye bağlattınız İncegül gişisini.

Sonunda giyim kuşam olayına da el attım ya, artık kim tutar beni? Yakında bir moda bloguyla karşınıza çıkar, “bülüz: silk en kaşmir 185 tela, etek: mengo 190 tela, trençkot: söylemesi ayıp bir İtalya seyahatinden almıştım 248 avro, ayakkabı: maamutpaşa halk pazarı 15 tela…” şekli yaparsam şaşırmayın.

Hatta Barbıros’un elleşmesinden korkmasam, yarışmaya katılıp ülkenin en şik! kadını da olurdum ya neyse!

“Kız, zararsız ooo. Ellese n’olur, ellemese n’olur!” deme sakın, sayın ve pek dikkatli teve seyircisi. Sen de çok iyi bilirsin ki; şeytan ayrıntıda gizlidir.

Haydi görüşürüz yine. Sıkı giyinin, üşütmeyin ha!
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bildiğiniz üzere Halivud romantik komedileri genelde imkansız aşklar üzerine kurulmuştur sayın ve pek kıymetli tv seyircisi. Bi nevi bizim Yeşilçam klasiklerindeki fakir bebe, fabrikatörün kızı mevzuu yani.

En az bir iki tanesinde eve çağırılan tamirciye aşık olur esas kızımız. Bu bi Mek Riyan olur, bi Givenit Paltırov olur benim için fark yapmaz. İncegül gişisi için önem arz eden durum, ustayı kimin oynadığıdır. Bundan da mühimi ustamızın ne cins bi şey olduğudur.

Sahne şöyle gelişir: Kızımızın su tesisatı ile ilgili sorunları vardır. Hemen şirketi arayıp iyi bir tamirci ister. Birazdan kapı çalınır ve içeriye gün ışığıyla birlikte, bir doksan boylarında, atletik vicutlu, elinde alet edevat çantasıyla bebemiz girer.

Bu gelen tamirci çırağı Ceyktir. Ceyk bi yandan musluğun gevşemiş somunlarıyla ilgilenirken, bi yandan da hayatın anlamıyla ilgili felsefi tespitler yaparak kızımızın başını döndürmeye başlamıştır bile.

Daracık kotunun minik po.posunu nasıl sıkıştırdığından, üzerindeki siyah atletin bronz ve kaslı kollarını ne kadar sek.sapelli gösterdiğinden, saçlarının modern kesiminden, gözlerinin muhteşem maviliğinden söz bile etmiyorum dikkat ederseniz.

Ustamız bir yandan bin dokuz yüz kırk hasadı, birinci kalite şarabını yudumlarken, diğer yandan altı numaralı İngiliz anahtarıyla vanaları sıkıştırmaktadır ve tam da bu esnada son okuduğu kitabın konusundan, karakterlerin ne kadan da entelektüel birikmiş olduğundan, ayrıca bu muslukların artık üretilmediği için antika değeri taşıdığından ve hatta içtiği içkinin tarihçesinden bahsetmektedir.

Şaraplar şarapları kovalar, sohbet uzar da uzar, musluk su kaçırmaya devam eder. Lakin Ceyk çoktan kızımızı kucaklamış, şahane bir müzik eşliğinde içeriye götürmektedir bile.

Ve sahne burada biter.

Bu anlattıklarım Halivud için geçerli bir durumdur sayın okuyan. Evde denemeye kalkışmayınız lütfen. Çünkü hiçbir tamirci insanı bu kadar yakışıklı, bu kadar bilgili, bu kadar entelektüel ve bu kadar sek.si olabilemez.

Yanılıp da illa yapacam, bana da bir Ceyk gelecek, ormantik bir sahne olacak derseniz siz bilirsiniz. Karşılaşacağınız tek sahne, kocaman göbeğiyle patatese iki kürdan saplanmış gibi görünen, kel kafasına beyaz boyacı şapkası geçirmiş ustanızın, kapıdan paldır küldür girip “apla banyoyu göstert de bi bakalım hemen” diyen kart sesi ve her eğilip kalktığında gözünüze sokulan meşhur usta çatalı olacaktır.

Benden uyarması.

Dip Sos: Resimdeki bebe, Hom Teve'deki Kartır Ken programının yapımcısı olan marangoz kişisidir. Buradaki Ken, İngilizca'da YAPABİLİR anlamında. Yani her şey beklenir bu bebeden babında. Kendinize mukayyet olun manasına. Evde marangozluk bi durum varsa haberiniz ola...