[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]


Bahar gitti, yaz bitti. Omuzlardaki ürperti hırkasıyla, şalıyla buluşma telaşında. Şiirler daha bi' dokunaklı, şarkılar dibine kadar keder...

Ne afilli bi'şey lan bu Sonbahar...

Lakin bu ne vurdumduymazlıktır, bu ne aymazlıktır, bu ne ben yaptım olduculuktur sayın okuyan. Şu narin barnaklarım bir türlü klavyenin üzerindeki eğricik büğrücük harflerle buluşamadı gitti. Ama siz yine de kızmayın bana. Sevin beni.

Yaşanmadan yazılmıyor ya,  yazmadan da yaşanmıyor aslında. Bir hengamede kayboluyor 'an' lar, anılara dönüşemiyor. Adını koyamadığın hüzünler, tarifi mümkün olmayan sevinçler sunuyor sana zaman, lakin sanki hepsi bir gayba doğru hızla ilerliyor. Tik-taklar dökülüyor pandüllerden, sesler suslara karışıyor. Yaşam döngüsü sen yokmuşsun gibi bildiğince süre gidiyor.

Hepsini bir bir anlatıciim meraklanmayınız. Ama önce çekirdek çerez ailemin en mini ferdiyle başlayalım.

Benim Mini kişisi - ki artık kendisi pek de mini mini değil, ökküz gibi oldu maşşallah - motor ehliyeti ve dahi dolayısıyla motor alma sevdasına kapıldı.

Her klasik Türk annesinin yapacağı gibi kendisini nazikçe uyardım. "Bana bak camış! Düşecen o salak aletin üstünden, çanağı çömleği kıracan, sonra ben senin kafanı kıracam. Ne gerek var. Kır k.çını otur oturduğun yerde. Neyine yetmiyo len üç tekerli pisiklet. Valla duvara yapıştırırırm seni camış b.ku gibi. diye kibar bir dille kendisine gerekli ayarı verdim.

Tabii ki o da "Sevgili validem. madem ki siz münasip görmüyorsunuz, bundan böyle adını bile anmıyciim, anmıyciim, anmıyciiiiimm..." diyerek, sevdasını kalbine gömdü, demek isterdim. Ama diyemiyorum.

Bizim gibi psikopat manyak, paranoyak şizofren annelerin korkulu rüyalarından biridir motor. Lakin daha da beteri her şeye eyvallah etmeyen, asi ruhlu, özgür vili bebelerdir. Halbuki bak Pepe'ye, bak Kayyu'ya.  "Pekiyi anneciğim, tabii ki babacığım, siz nasıl uygun görürseniz sevgili büyüklerim" diye diye ne güzel büyüyorlar.

Bizimkiler öyle mi? Değil...

Oğlum neden bu incecik tişörtle dışarı çıkıyorsun.
Hava sıcak da ondan.
Ama Şubat ayındayız ve karlar daha erimedi bile. Mont giymiyon, bari bi hırka...
Güneşi görmüyor musun anne ya. Yaşlanınca gözler de bozuluyor demek. He he...
Sensin yaşlanınca gözler de bozuluyor...

Sen de Pepe kardeşin gibi "Pekiyi sevgili anneciğim, seni kırmak şöyle dursun, o güzel gözlerinin buğulanmaması için evde ne varsa üzerime giyer öyle çıkarım. Hem de Temmuz'un göbeğinde. Evet yaparım bunu." desen nolurduuuu...

Ya da "Garib anam, çilekeş anam, bennnn bu soğukta tişörtümle çıkıyorum, kalan montları sen giy ısın diye. Nayırrrrrr, senin bir an bile üşümene tahammül edemem." deyip gönlümü alsan....

Ama yooook... İlla bi' itirazcılık, bi' ananın her söylediğine hayırcılık, bi' asi haller, bi' götik tavırlar...

Bizimkinin motor ve tabii ki diğer maceralarını ileriki bölümlerde anlatmaya devam ediciim sayın okuyan.

Lakin, asıl mevzu şudur ki; çocuğun, gencin, kadının, erkeğin...  hülasa insanın karakterli, tavırlı, eyvallahsız olanını seviyorum ben. Manyak mıyım? Elbette...

Düşünsenize, Pepe gibi  Kayyu gibi çocuklar yetiştirdiğimizi. Ne sıkıcı, ne monoton... Iyyy... Kabus, kabus... Oysa biz öyle miyiz. Her günümüz ayrı macera, her günümüz ayrı heyecan. Kalp çarpıntısı hiç bitmez buralarda.

He bu arada yeni nesil çizgi filmlerle ilgili derin ilgi ve sevgimi daha sonraki bölümlerde sizlerle paylaşıciim elbette.

Haydin yine görüşürüz.  Adrenalinize zeval gelmesin sayın okuyan.









[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Çok yakındaaa... Az sonraaa... Az bi sabret sayın okuyan...


[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

METROLARA GELESİN İNCEGÜL

Ofisin gülleri Peri ve Meri,  "daha yazsaydın ya" demeyeydi; daha da yazacağım yoktu sayın okuyan. Hayat mı artık daha tekdüze, yoksa ben mi bilemedim; elim varmadı ne zamandır, tek kelam edemedim.

Mutluyken yazabilmek daha kolaydır belki; belki de hüznü paylaşmak en münasibi. Yine de parmaklar isyan etti, tutmadı bir türlü kalemi.

Oysa sevişgen komedyalar silsilesi yaşam, ne öyküler doğurmada an be an.  Anlatsak gülünecek hıçkıra hıçkıra, belki de ağlanacak kahkahalarla.

Ben artık bir metro insanı oldum sayın ve pek sabırlı okuyan. Nedir bu metro insanları, ne yapar, nasıl yaşarlar derseniz; bir alt paragrafa ininiz ve belgeselimizi seyreyleyiniz.

Erkek metro insanları italyano esintileri taşıyan takım elbisesleriyle klasik bir tarz benimserken, dişi metro insanı giyim konusunda daha bi' çeşitliliği tercih eder. Yine de koca g.te tayt, kütük bacağa mini etek vazgeçemedikleri parçalar arasında yer alır.

Metro insanı koca bir kazan satarbucuk kaave içmeden uyanamayan,  dereotlu poğaça ile beslenen, sınırlanan alanın dışına asla çıkmayan, sarı çizgiyi öldürsen geçmeyen, sadece kağıt para girişi yapan, sol merdivende koşturup, sağ merdivende öpüşen çok kuul bir türdür sevgili okur. Ta ki tren gelinceye kadar...

Araç istasyona gelip de kapılar açılmayagörsün hele; o kuul, kendinden emin, tavırlar yerini bir itiş kakış, bir tepişmeye bırakır ki; evlere şenlik... Sarı buklelerindeki maşa izi daha soğumamış apla bir yardırır, önündeki minnak bohem şapkalı kızın feleği şaşar, şapkalı kız da kendi önündeki küpeli uzun saçlı çocuğa girişir. Hemen yandaki  kırmızı rujlu 90 lık ninenin elindeki kaave bardağı bir tarafa, en ortada bekleyen şaanel tayyörlü hatunun loyi vitton çantası öteki tarafa fırlar.

Kendini içeriye atabilmenin kavgasını verirken bilir ki;  Şaşan Vatan'ın reklamını yaptığı gibi bomboooş, rahaaat, gazeteni, kitabını okuyabileceğin bir yer değildir orası. Bir şekilde trene girip zar zor tutunabilecek bir şey bulabilip yaşam mücadelesine burada da kaldığı yerden devam eder metro insanı.

Çaylak metro insanları için bu devinim hiç kolay olmamakla beraber; oturacak yer bulmada daha başarılı olan, sürünün tecrübelileri, kitap okuyabilir, hatta kendi kraş soda oynar, çizgili şekerler, patlayan şekerler bile üretebilirler.

Çok kalabalık bir şehir burası. Başlı başına bir ülke...

Unutturmayın da bir ara plaza insanlarından bahsedelim sayın okur.

Sevgiyle kalın...






[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Dün akşam hiç tanımadığım bir erkeğe usulca sokulup "bi' sittir git be kardeşim. belanı benden bulma." dedim sayın okuyan.

Olay,  ismi lazım değil bir minibüs hattında geçiyordu. Lakin, bir toplu taşıma aracındaki insanlardan çok, konserve kutusuna sıkıştırılmış mısırlara benziyorduk. Herkeste bir şekil yamulması, bir şiraze kayması, bir şanzıman fren yamışması ki evlere şenlik. Üstelik bet beniz sapsarı...

Şöfer efendi, tel maşa reyben gözlüğünün sağ üst camından pörtlettiği gözlerini bize dikip sürekli, "arkalar boş hanımlar, ilerleyelim beyler, orta taraflarda halay çekilir arkadaşlar, lütfen birbirimize yardımcı olalım gardaşlar." diye gazel okudukça sinirler iyice yıpranıyordu. Zira, tüm şofer kişilerinin hayallerini süsleyen o boşluk, hakikaten yoktu. Ve bu hızla üremeye devam ettiğimiz sürece hiç olmayacaktı.

İnsanlar zaten sıcak ve gergin olan ortamda birbirine de gıcık olmaya başlamıştı. Hatta birazdan desteresini çıkarıp en yakınındakini dilimleyecek kıvama gelenler bile vardı. Ben, iki elimle bir boruya sıkı sıkı yapışmış ayakta ve hayatta kalma mücadelesi veriyorken, yanı başımda dikilmiş, bir yandan kulaklıktan dinlediği o iğrenç şarkıyı dışarıya böğürten, bir yandan da kitap okuyan, ayrıca öte yandan telefonuna gelen mesajlara cevap yazabilen ve hatta az sonra çantasından iki şiş, bir yumak çıkarıp örgü örebilecek kadar becerikli görünen genç hatuna da gıcık olmuştum.

Bu yolculuk insanını kulaklık kablosuyla boğup, elindeki telefonu ağzına tıkabilir, fotoğrafını da ibret-i alem için tüm toplu taşıma araçlarına dağıtabilirdim. Böyle derin ve ulvi düşünceler içerisindeydim.

İşte o sıra oldu ne olduysa. Aşağılardan, taa derinlerden gelen bir sesle irkildim. Bu sesi daha önce de çok defa duymuştum. Bildiğin öküz böğürtüsüyle, kapı gıcırtısı arası bi' şey. Belki de yakınlarda bir ayı kendi b.kuna basmış, homurdanıyordu. Olabilirdi bu. Hacmimin ancak yarısını sığdırabildiğim alanda, bi' gayret şöyle bir kıpraşmaya çalıştım önce. Fekat vicutu yerinden oynatabilmek ne mümkündü? Sadece gözlerimi sesin geldiği yöne doğru çevirebildim.

Tanıdık bir huzur aradım, ama bulamadım. Tam da sağ arka tarafımda oturan boğa; tüm duymazdan gelmelerime,  "minibüse  tövbe edecen nasılsa kızım, kimseye bulaşmadan atlat şu vartayı" çabalarıma aldırmadan, tekraren ve tekraren, hatta ısrar kıyamet bana sesleniyordu.

"Baağyaan, çantan omzuma çarpıyoo..."

Omzuna mı? Çantam mı? Çarpıyo mu? Baaağyaan mııı? Hööööyyyytttt!

Hikayenin bundan sonrasını sizin selametiniz, halkın sağlığı, kamuoyunun yararı için yayınlayamıyorum sayın okur. Siz ilk paragraftan anladınız onu.

Kendime dip sos: Arabasız kaldığında, kıy paraya, bin taksiye İnce kişisi. Kefenin cebi yok.

Ahaliye dip sos: Yolunuz, bahtınız açık olsun... Şanzımanınız, balatanız sağlam dursun efenim.

[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Bakmayın siz ahalinin "hayaaat sen ne çabuk harcadıııın beniii..." hönkürüşlerine sayın ve yılların eskitemediği okur kitlesi. Asıl bir hiçbir şeyin kıymetini bilmeyen, elimize geçeni hemencecik çar çur eden, harcayan, bitiren biziz.

Bir zaman en değer verdiğimiz şeyleri bile, pavyona yanlışlıkla düşmüş ama namusundan asla ödün vermeyen Türk filmi asıl kızı misali, kullanılmış bir mendil, bir paçavraymışçasına, hiç acımadan fırlatıp atan bizleriz.

Biz köhnemeye yüz tutmuş insan kitlesi, belki de yaşamı elimize tutuşturan yanına bir de kullanma kılavuzu iliştirivereydi, böyle heba etmeyebilirdik en güzel yaşları. Yine de kıymet bilen bir neslin ahvadıydık biz. Elindekiyle mutlu olmasını bilen... Aza kanaat getiren... Ne ettiysek kendimize ettik o ayrı. Yine de böyle hovardaca yeyip bitirmedik her şeyi.

Merak içinde bekleştiğinizin, "bizim manyak İnce yine neye dellendi böyle?" diye birbirinize hal haber sorduğunuzun farkındayım. Anlatıciim efenim, az kıpraşmayın.

Daha dün canımız, ciğerimizdi ya, tapınıyorduk hep birlikte. Hani "almazsam ölürüm lan." ımızdı. Teknolocinin gelip gelebileceği son noktamızdı. Kuş konduracaktı. Suyu ısıtıp, "hadi canım gel de sırtını keseleyivereyim." diyecekti. Alarma falan ne hacet, çayı demleyip öperek uyandıracak, işimize, okulumuza uğurlayacaktı.

Daha dün biriciğimiz, baş tacımız olup bugün çöp muamelesi gören AYPON DÖRT ES'in şahsında, tüm çabucak sıkılıverdiklerimize, modelini hemencecik değiştirmek istediklerimizedir bu sinir harbi.

"Aypon beşi gördün mü ooolum. Fena bişii. Bi şekil yapıp almalıyım."
"Dört es mi? Hıh... O çoktan aut oldu kızııaam. Emerikadaki kuzin beşini getirecek bana."

Asgari ücretin yediyüzlerde olduğu bir memlekette, üçbin lirayı bir telefona vermek neyin nesi? Nedir bu? Doyumsuzluğumuz, hazımsızlığımızın sebebi midir; sonucu mu? Görgüsüzlüğümüz, açlığımızın nedeni midir; neticesi mi? Şımarıklığımız, ezilmişliğimizin göstergesi midir; ebesinin örekesi mi?

Haydin kendinize mukayyet sayın okuyan.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Tecrübe denen şey, g.te giren şemsiyelerin bileşkesiyle açıklanabiliyorsa eğer; biz oldukça tecrübeli güruhun en büyük korkusu o şemsiyelerin bir gün gelip tek tek açılabilme ihtimalidir sevgili ve pek muhterem okuyan.

Yine de iyimser bir bakış açısıyla incelersek hayatı, öyle "yaptım kabak dolmasını, çoluk çombalağımla yidim ağşamınan. aman ne mutluyum, pek huzurluyum, sevgi pötürcüğüyüm." kıvamında bir yaşam da sıkıcı olabilir değil mi? Dostundan darbe yiyeceksin, en sevdiğinden ihanet göreceksin, dibe vurup vurup yeniden dirileceksin ki; bi' atraksiyon, bi' fraksiyon, ne bileyim bi' mana olsun.

Hem ayrıca peşinde dolanan kutup ayılarından dolayı sürekli arkanı kollamaktan da vazgeçmeli bir süre sonra. "hööööyyyt! bi gidin len!" diye masaya yumruk vurmak da mümkün. "ne yapayım kaderim buymuş." deyip o ayıcıkları sofraya buyur etmek de. Yoksa ömrünce önünü göremezsin ey okur.

Garip değil mi? İnsanın değer verdiği şeyler sıralaması nasıl da değişiveriyor zamanla. Evvelden uğruna saç-baş yolduğun, kendini parçaladığın şeyler bir anda "si.ktir.et" şekline dönüşebiliyor. Sorgulamalar da bu minvalde başka yönlere kayıyor elbette.

İçimizdeki Polyannacık dip soslarla lezzetlendirmeye çalışsa da, yediğimiz darbeler çoğunlukla kekre ve hatta acı tatlar bırakır damağımızda. Bir daha hiçbir zaman o çocukluk hayalindeki kadar içten gülümseyemeyeceğini anladığın an ise, büyüdüğün andır. İşte o vakit dank eder ki;  bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Asıl acının sebebi de budur sanırım.

Yine de güçlü olmalı insan kısmısı. Daha ziyade kadın kısmısı mı demeliyim acaba? Malumunuz hatun milletinin insanlarının çilesi bitmez. Bitse de hayat arkadan mutlaka bir yenisini yetiştirir. Ömür yolunda elbet bundan sonra da  şemsiyeler olacaktır. Kaçılmazdır. Kaçınılmazdır. Lakin, umalım ki yeni tecrübelerimiz, şu havuz başlarında, yazlık mekanlarda, şezlongların, masaların tepesine kondurulan ve kocaman olanlarından olmasın.

Haydin siz bana uymayın. Mutlu ve pek umutlu kalın sayın okuyan.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bu sabah yarım kavanoz nutellayı ince dilim kepek ekmeğimin üzerine boca ederken  fikrim geldi sayın okuyan.

Düşündüm. Normaldi bu. Ne de olsa insan, düşünen hayvandı. Neden İnce de düşünen öküz olmasındı? Neyse lafı fazla uzatmadan, millet galeyana gelmeden ben sadede geleyim.

Malum okullar açıldı, mini mini bebeler sınıfları doldurdu. Mini mini dediğime bakmayın siz. Lafın gelişi o. Maşallah hepsi zebellah yutmuş gibi yavrucakların. Her yerlerinde lömbür lömbür yağ öbecikleri. Oğlanların memeleri benimkilerden büyük, kızların ardından selodit dağları takip etmekte. Sanırsın, bayıla bayıla yedikleri o yağlı vıcık cipslerin, iğrenç hamburgerlerin, şarküteri dolu pizzaların hepsi isyan edecek, birazdan dışarıya fırlayıverip ortalığa dağılacak.

Bir dilim beyaz peynir, üç-beş zeytin, kokusu tüm sınıfı saran haşlak yumurta ve meyve olarak da elma ihtiva eden o beslenme çantalarının yerini, kantin tostlarının, patates kızartmalarının almasından mütevellit, bebelerimiz maalesef potansiyel kalp, şeker, tansiyon hastası. Ve maalesef çoğu  şişman.

Ispanağın yüzüne bakmayan, taze fasulyeye burun kıvıran, mis gibi kapuskaya "osuruk gibi kokuyo..." yorumu yapan  bir neslin geleceği nokta elbette bu olacaktı. Bunda şaşılacak bir şey yok. Beklenilen bir şeydi bu son.

Gelelim İnce gişisinin takıldığı, sabahın karga kahvaltı etmemiş saatinde fikir üretmesine neden olan asıl konuya:

Heyhat biz, markete gittiğinde, yağı azaltılmış vırt, şekeri bandırılmış zırt, gluteni sindirilmiş tırt  gibi bi ton zırvalığı  arabasına dolduran, peynirin, sütün, hatta etin laytını arayan, inekler gibi sade suya tirit otla beslenmek suretiyle, ince ve fiit kalmak uğruna çoklukla aç gezen, ve hatta açlıktan kimi zaman iş arkadaşını yemeyi bile aklından geçiren bir anne ırkıyız.

O halde en kıymetlimiz dediğimiz yavrularımıza bunu neden yapıyoruz?

Haydi sizin de nutellanız ve fikriniz bol olsun sayın okuyan...