Kayıtlar

ÖYKÜ ATÖLYESİ etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

SANCI

Resim
Karşımda kocaman bir siyah bazen, hiçliğimi çokluğa kattım. Oysa bir sarı gülümsemeli, belki mor hüzünlenmeli, ille de kırmızı yansımalıydım Bilsem de derinlerin vurgununu, maviye bağladım gönlümü, yollarımı düşlere saldım. Hercai gemiler uzaklaşırken kıyılarıma bir bir, ben lacivertlerin en koyusundaydım. Lal renkli yaşamaklardan yudumladım ömrümü an be an. Ve en sonunda nefessiz daldım. Tozu dumana katan yolculuklarda, her limandan bir parça demir aldım. Yankılarımı duymuyordu o leyla, yine de dilimde vaveyla, yüreğimi salıp sulara, fısıltılar haykırdım. Martılar uçurdum göklere kanatlarında türküler… Belki de öyle sandım. İçim dalgalara köpüklenirken saklı kuytularda, aslında çaresiz bir karabataktım. Ki dem be dem daha çok daldım. Penceremden bulutlar geçiyordu saf saf… Kah açıldım kah kapandım. Yağmurun ne çoktu taneleri, sayılmıyordu küçücük ellerle. Bense buğuya çizilebildiğim kadardım Zerre oldum toprakta bazen. Katre katre sürgün verdim yeşile, umuda açtım. Dünya uzaklaştı e...

YÜREKTEN GİDİŞİME DOKUNDU MAVİ

Resim
Bir asi dalga saçlarımda salınırken tel tel, yağlı urgan gibi boynuma dolanıyor en sevdiğim mavi. Son nefeslerim köpükleniyor yaşamın kıyısına. Yaban bir siyaha sarılıyor tüm renklerim. Çırpınmayı bırakıyor içimdeki kuşlar. Martıların sesi de duyulmuyor artık. Ruhum teslim ediyor kendini bedenlerin ağırlığına. Usulca dibe çöküyorum. Sesler suskunluğun toprağına kök salıyor. Sonra seni düşünüyorum. Gülüşlerin damlıyor kapalı gözlerime. Yüreğimde bir yudum yeşil sürgün veriyor. Bembeyaz, minicik çiçekler açıyor dallarımda. Uzatıyorum gökyüzüne; çaresiz ellerime güneşler yağıyor. Oysa sen sol yanımdaki ağrı, yaraların kapanmayışıydın. Karanlık gecenin korkulu sanrısı, ıssızlığım, yıldızsızlığımdın. Koşup gelemeyişim, özleyip ulaşamayışımdın sen. Uğraşımdın demirden perdeleri yıkmak için. Terimdin tenimde tuz tuz. Nafile çabalarımdın. Yine de siyaha akan mavilerim, en kapalı kapılarımdın. Bitiyor son rüzgarları isyanın. Tüm sevinçlerini toplamış da terk ediyor bahar dalı yaprağı. Çiçekler...

VE ADAM... VE KADIN... VE YAĞMUR... VE KEDİ...

Resim
Sonbaharın turunç renkleri bir bir griye dönerken, iskelede oturmuş İstanbul’un kışa kesilmesini seyrediyorum. Elimde, bir zamanlar az daha büyük göstersin diye başladığım sigaram. Uzaklarda bir vapur feryat ediyor. Başımın üzerinden martılar geçiyor. Yağmur önce usul usul, sonra tutkuyla öpüyor Boğaz’ın solgun, yeşil gözlerini. Kıpır kıpır oluyor yaşlı, hayran olunası kızın kuleye kilitli yüreği. Ancak âşıkların görebileceği bir ışıltı var bu puslu manzarada; görüyorum. Dilimde acemaşiran bir bestenin hüzünlü nameleri… Bir balıkçı, nasırlı elleriyle ipini çözerken mavi teknesinin, acıyarak yüzüme bakıyor. İhtimal ki “Deli zahir” diyor. “Değilse, bu yağmurda, bu soğukta, ihtiyarın işi ne sabah sabah burada?” Çırılçıplak kalmış ağaçlar gibi titriyorum. Elimdeki yumuşak, kaygan kumaş parçası yüzüme değiyor. Saçlarının kokusu karışıyor iyot ve yosun kokusuna. İnce belli bir bardakta tavşan kanı çay oluyor kızıllığı; ısınıyorum. Ayaklarımın dibinde bir kedi ağlıyor. Sırılsıklam olmuş, don...

YOLCU

Resim
Kalabalık şehrin günlük keşmekeşi, yerini yavaş yavaş karanlığın gizemli kollarına terk ediyor, sonbahar güneşi başka yerleri ısıtmak için iyiden iyiye uzaklaşırken, geride çözülmemiş sırlarla dolu, serin bir gece bırakıyordu. Şehrin izbe arka sokaklarından birinde yapayalnız bir kadın, elinde küçük bavulu, ağır aksak ama telaşlı adımlarla ilerliyordu. Gamzeli yanağına bulaşmış rimelini siliyor, belli ki az evvel döktüğü yaşların izini yok etmeye çalışıyordu. Gidiyorum sonunda ömrümün sekiz yılını geçirdiğim bu yerden. Bu son günbatımıydı seninle ey benden de yosma şehir! Bir daha güneşin doğmayacak rutubet kokan odamın küçük penceresine. Üç kuruşluk pespaye sevişmelerin tütün kokulu sabahlarına açılmayacak bir daha bu gözler. Bütün yıkık duvarlarımı sana bırakıp gidiyorum. Kırık kalbimi, hırpalanmış gençliğimi, gerçekleşmemiş düşlerimi de al senin olsun. Bir tek göz yaşlarımın kanıyla yıkadığım bedenimi alıp gidiyorum. Yola çıkıp bir taksi çevirdi. Zoraki bir gülümsemeyle “Otogar’a lü...

ATEŞ

Resim
Bin yıllık kavgasıydı dalgaların kayalıklarla. Gün be gün eriterek her bir parçasını, usul usul sulara katıyordu. Martılar sesi oluyordu kayaların; ağlıyordu. Belki kuşların kanatlarına asılı kalmıştı gülüşü adamın, bu hengâmede onu arıyordu. Bir yandan da gözyaşlarını denize katıyordu. Kurgusu baştan yapılmış bir öykü müydü yaşadıkları? Okunup bitmişti öyle mi? Gözlerinin önünden geçiyordu hayatının özeti. Yıllarca gerçek sandıklarının bir bir yalana dönüşmesini seyrediyordu şimdi. Sigarasından kahırlı bir nefes daha çekip duman olan geçmişine son bir bakış attı. Usulca kalktı oturduğu ıslak, soğuk banktan. Paltosunun yakasını yukarıya kaldırdı. Üşümüştü. Her adımda biraz daha arındığını hissederek, kirpiğinde günlerdir sakladığı çiğleri toprağa dökerek yürüyordu. Oysa ne çok mutluluk paylaşmışlardı. Ya da o öyle sanmıştı. Kara bir sevdayı beyaza çevirmişlerdi birlikte. Yine beyaza çevirebilecekleri bir kış daha gelmişti işte. “İki çocuktuk biz” diye fısıldadı. “Birlikte büyüyorduk.” ...

ALIŞMAK SEVMEKTİR OYSA

Resim
Yüzme havuzlu, yeşillikler içinde püfür püfür, lüks bir siteye taşınma fikri, yazın bu en yapış kokuş günlerinde, doksan iki derece sıcağın altında herkes için cazip ve de üzerine atlanası gibi görülebilir elbette. Lakin, karşı dairenin kapısı daha açılmadan yüzüme kapanacaksa, asansöre bindiğimde o soğuk sessizlik ve yere bakma seremonisi yaşanacaksa, selamsız-sabahsız, komşusuz geçecekse günler, geceler; İstemem… İsteyene de hiç mani olmam. Ben alışmışım parkımızda oynayan bebelerin saçını okşamaya. Alışmışım ergen sıpaların elimdeki poşetleri kapmasına. Alışmışım balkonunda çayını yudumlayan Artin Amca’nın halini hatırını sormaya. Yüzüm asıksa Halime Teyze sormalı “neyin var kızım” diye. Rengim solgunsa merak etmeli Melahat Abla; yorgun muyum, hasta mıyım? Anneme selam göndermeli Hatice Teyze sıcacık gülümsemesiyle. Askere birlikte uğurlamalıyız Basketçisini Muzimle. Ya da Liselim için birlikte beklemeliyiz sınav kapılarında Serpil ile. Birbirimize sarılıp ağlamalıyız hüzün, sevinç,...

BENDİNE ZİNCİR

Resim
Hayat garip... Vefasız, nankör aslında. Bazen var olduğunu sandığının aslında hiç olmadığını anlayıp soğuk bir duvara çarpmak gibi. Bazen aslında olmadığını düşündüğün şeylerin gerçekliğine uyanıp başka bir duvara çarpmak… Kalbini boşa yorduğunu hissetmek acıtır insanın canını. O zaman toprak taşımaz bedenini. O zaman çağırır deniz en karşı konulmaz sesiyle. O zaman denize koşmak ister ruhun… Hafiflemek, dalgaların köpüğüne bırakmak kendini. Ve sen ruhunun sesine ses vermek istersin. Ona uymak, onun gibi hafiflemek... Eğer kırabilirsen zincirlerini… “Okudum, bitti bütün yazılmış öyküler, yenilerini yazmalıyım artık” dedi adam. “Ömrümde kimseden nefret etmedim, ama eğer istersen, senden edebilirim” dedi kadın. Sustu adam, sustu kadın. Gitti adam, kaldı kadın. Bitti sevda, yandı kadın. Koptu eller, acıdı yürek. Kızıl bir gelincik gibi kanadı yürek. Gel deseydi; bir gölge gibi giderdi peşinden adım adım. Gel deseydi; sadece bir gölge olmaya bile razıydı kadın.

KARA SICAK

Resim
Sıcak, alabildiğine sıcak… Sıcak kör bir bıçak… Bir adam, elleri nasır tutmuş Adam yaşamaktan yorulmuş Bir adam ki insanlığını unutmuş Toprak bereketli, ana rahmi gibi… Bir tohuma, bin fidan verir. Doyurur toprak, yeşertir. Lakin emek ister, ter ister toprak Savaş ister topraktan ekmek çıkarmak. Kasketi sırılsıklam bir adam Babadan yadigar bir çift öküz Kırık dökük bir kara saban. Adamın ekmeği, aşı toprak. Bağrında can alıcı bir kara sıcak. Saban dişledikçe toprağı Can bulur, can verir şefkatli ana. Yeşil verir, sarı verir… Coşar da el verir, hayat verir Onu en çok kamçılayana. Adamın sermayesi hayat... Ve adamın hayali sofrada bir somun ekmek Belki bir tas soğuk ayran. Dilinde bir acı türkü hayat... Ve hayat; ayaklarının altında kör bir bıçak. Ve hayat; alabildiğine kara, sıcak... Bu kez ZOR kelimesinin farklı kalemlerde şekillenmesi idi oyunumuz. Üstelik bu kelime geçmeyecekti yazının içinde. Katılmak isterseniz, ya da sadece şöyle bir dolaşmak, Atölyemize bekleriz sizleri de.

SİTEM

Resim
Dilimde düğümlendi sözcükler… Artık pek konuşamıyorum da zaten. Oysa hiç susmazdık seninle, hatırlar mısın? Birbirimizin gözlerine bakar, saatlerce sohbet ederdik. Ta ki birimiz uyuyana dek. Ki bu genelde sen olurdun. Tek kolumun üzerinde yatar, lokum burnunu boynumun altına sokardın. Konuşurdun… konuşurdum. Yavaş yavaş sesin derinleşirdi, ben anlardım. Uyurdun sonra koynumda, melekler gibi. Cennet kokunu çekerdim içime sabaha kadar. Şimdi uyuyamıyorum da pek. Geceleri soğuk oluyor taşlar… En çok neyi özlüyorum biliyor musun kuzum; o gamzeli, tombik ellerinle saçlarımı okşardın ya… Hiç usanmadan, ben sıkılıp “yeter artık” diyene kadar. “İpek gibi, ne güzel saçların var anneciğim, bırakamıyorum ki” derdin ya o kara gözlerini kocaman açıp… Beyazlar düşüyor insanın saçına zamanla, ipekliği de kalmıyor yavrum. İnan bana, yıllar hiç kimseye acımıyor. Gözlerim ufka takılıyor bazı bazı; öyle dalıp gidiyorum. Kimi de yollara bakıyorum bir merdiven dibinde oturup… Geçmiş, belki de hiç yaşanmaya...

SAKLAMBAÇ

Resim
Ben seni zamansız zamanlarda sevdim, ama saklambaç oynarken en fazla... Sen beni bul isterdim, saklanırken o ahşap, eski evin merdiven boşluğuna. Sen sapsarı saçlarınla, güneşten daha sıcak, aydınlatırdın tüm karanlık sokaklarımı. Ben o viranede senin beni bulmanı beklerken umutla, gözlerinin hayali yeşile boyardı tüm yıkık duvarlarımı. Gülüşünle çiçeklenir, bahara dönerdi yüreğimin çocuk pencereleri… Sesin dağıtırdı bulutları, açardı ruhuma göğün en mavi kapılarını. Sen benim masal prensimdin. Ve ben bu dünya gibi, senin varlığınla güzelleşirdim. ------------------------------- Bir gün geldi, masal bitti... İşte o gün söndü ışık, karanlığa kesildi tüm evren... Tam o gündü, tüm çocuk sevinçlerim beni terk edip gitti… Bir kamyon gürültüsünde gözlerim kör, gönlüm sağır oldu birden. Ben çaresiz göz yaşlarımı ilmek ilmek dokuyup yollara seriyordum sen giderken. Avuçlarıma gizlediğim tüm hüzünler dökülüp saçılıyordu ortalığa, ardından gizlice el sallarken. Gidişinle yıkılıyordu bu sokak, b...

YANIK

Resim
Uzak bir sahilde, bir kadın yaşarmış. Gözlerinin bebeğinde hüznün karasını taşırmış. Kadın her sabah gün doğumunda, güneşi kucaklarmış. Balıkçılar ‘vira bismillah’ derken kadını görür, şaşarmış. Kadın hiç aksatmadan, o sahilde yeni günü karşılarmış. Kadın, balıkçıları görür, ağlarmış. Gözyaşlarını suya, hıçkırıklarını martı çığlıklarına katarmış. Bir avuç kahırmış onunki, bir avuç mutluluk ararken bulmuş… Bırakmamış. Kadın her sabah, avuçlarındaki yangını söndürmek için güneşi tutarmış. Uzakta bir sahil, sahilde bir kadın, kadının yüreğinde bir yara… Kanar babam kanarmış. Kadın avuçlarmış yüreğini her sabah, denize salarmış. Kadının bedeni sahilde, yüreği denizde kalmış. Kadın acıya eş, kalbinde bir ateş, ellerinde güneş… Yanarmış da yanarmış. Yıllar evvel Nazım’ın Benerci’sine ağlarken, “bir gün ben de böyle ‘yalın’ kelimelerle, ‘derin’ bir şeyler yazabilir miyim” diye düşünmüştüm. Binlerce fırın ekmek yesem, böyle bir şeyin mümkün olmayacağını bilecek kadar kendinden haberdar bir ins...

MASAL BİTER MASALCI SUSAR

Resim
Bebeğim! Sana anlattığım bütün masalların sonu hep mutlu bitti, biliyorsun. Kocaman devleri, kötü kalpli cadıları, hain kurtları hep alt ettik birlikte. Kimi bir sarayda mutlu, mesut şarkılar söyledik, kimi ormandaki kulübemizde şen şakrak sofralarda yemek yedik. Sen minik keçi yavrusu oldun, saatin arkasına saklandın. Ben pamuk prenses oldum, öptün de uyandım. Pinokyo da olmadın değil arada… seni küçük yalancı! Kırmızı Başlıklı Kız’ın yol arkadaşı, Kül Kedisi’nin can yoldaşı olduk seninle. Pamuk Nine’nin pamuktan yastıklarını bıkmadan, usanmadan silkeleyip yüzlerce sabah, gecelerimize pamuktan karlar yağdırdık birlikte. Sen İnci prensesin göz yaşlarından kolyeler taktın boynuma, ben seni yılda bir açan çiçek gibi incitmeden kokladım, parmak çocuk gibi atlaslara ipeklere sarıp, sakladım koynuma. Şimdi masalımıza hiç bilmediğimiz kötü kalpli yaratıklar musallat olsa da… Olsun… Masal bu ya… Meraklanma küçüğüm! Hayat o kadar da acımasız olamaz ya. Bir minicik kalbin solmasına izin verir m...

PAPATYA BAHARI

Resim
Sevgli Yıldız Yağmurları ve Geveze Kalem önderliğinde, a matör yazı gönüllülerinin bu günlere taşıdığı kelime oyunumuz da tüm hızıyla Öykü Atölyesi 'nde sürmekte. YALIN demiş Sardunya Bakalım ne çağrıştırmış bu yürekte... -------------------------------------------------------------------------------------- Uğultulu bir sessizlik, kalabalık bir yalnızlık ve derin bir huzursuzlukla seyrediyordu yeşili. Karmakarışıktı… Bir o kadar da bulanık… Bahçenin orta yerindeki pembe gül, narin ve ince yapraklarıyla, bulutların arasından ara sıra göz kırpan güneşi selamlamaktaydı. Nergislerle sardunyalar en parlak renklerini bahara katıp birbirleriyle yarışıyorlardı sanki. Papatyalar her zamanki sadelikleriyle donatmıştı toprağı. İddiasız, zarif ve bembeyaz. Gözü yolda, eli telefonda bekliyordu… Bahçeyi evle kavuşturan kapının dibinde öylece, sadece bekleyebiliyordu. Ne çaresiz bir sözcüktü beklemek. Sonra bir acı sesle irkildi. Telefon çalıyordu nihayet işte. Bu beklediği, özlediği haber olmal...

OĞULA MEKTUBUMDUR

Resim
Bizim bir Atölyemiz var artık. Öykü Atölyesi . Bilmeyen, bilmek isteyen, katılmak isteyen, ya da sadece okumak isteyen dostlara kapısı açıktır. Fotoğrafların dili olmak ise, yeni çalışmalarımızdan sadece biridir. Fotoğraf, Selahattin Sönmez'e ait. (Turkish Daily News) basın fotoğrafları, serbest fotoğraf dalında 1.'lik almış ve bunu gerçekten hak etmiş bir hayat karesi. Aşağıdaki de bendenizin bu fotoğrafa bakınca yüreğine yansıyanlardır. Oğul! Can Oğul! Ne çok vakit geçmiş ben güneşin doğuşunu bir sahilde seyreylemeyeli. Ve ne çok güneş doğmuş, uykusuz gecelerin sonunda sıza kalıp göremediğim. İnsan günleri, yılları saymayı da bırakıyor bir zaman sonra. Çentik atmaktan vazgeçeli de çok oldu. Ne sabır kafi geliyor buna, ne de koğuşun rutubetli duvarları. Osman ilk mektebe henüz başlamıştı, Hasan da kırklı bebeydi ben özgürlüğümü demir kapının önüne bıraktığımda. Şimdi şu tepede nöbetimizi tutan asker kadar olmuştur Osman’ım. Torun tombalak koca adam olmuş da, biz adam olamamışı...