Kayıtlar

KELİME OYUNU etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

ALIŞMAK SEVMEKTİR OYSA

Resim
Yüzme havuzlu, yeşillikler içinde püfür püfür, lüks bir siteye taşınma fikri, yazın bu en yapış kokuş günlerinde, doksan iki derece sıcağın altında herkes için cazip ve de üzerine atlanası gibi görülebilir elbette. Lakin, karşı dairenin kapısı daha açılmadan yüzüme kapanacaksa, asansöre bindiğimde o soğuk sessizlik ve yere bakma seremonisi yaşanacaksa, selamsız-sabahsız, komşusuz geçecekse günler, geceler; İstemem… İsteyene de hiç mani olmam. Ben alışmışım parkımızda oynayan bebelerin saçını okşamaya. Alışmışım ergen sıpaların elimdeki poşetleri kapmasına. Alışmışım balkonunda çayını yudumlayan Artin Amca’nın halini hatırını sormaya. Yüzüm asıksa Halime Teyze sormalı “neyin var kızım” diye. Rengim solgunsa merak etmeli Melahat Abla; yorgun muyum, hasta mıyım? Anneme selam göndermeli Hatice Teyze sıcacık gülümsemesiyle. Askere birlikte uğurlamalıyız Basketçisini Muzimle. Ya da Liselim için birlikte beklemeliyiz sınav kapılarında Serpil ile. Birbirimize sarılıp ağlamalıyız hüzün, sevinç,...

BENDİNE ZİNCİR

Resim
Hayat garip... Vefasız, nankör aslında. Bazen var olduğunu sandığının aslında hiç olmadığını anlayıp soğuk bir duvara çarpmak gibi. Bazen aslında olmadığını düşündüğün şeylerin gerçekliğine uyanıp başka bir duvara çarpmak… Kalbini boşa yorduğunu hissetmek acıtır insanın canını. O zaman toprak taşımaz bedenini. O zaman çağırır deniz en karşı konulmaz sesiyle. O zaman denize koşmak ister ruhun… Hafiflemek, dalgaların köpüğüne bırakmak kendini. Ve sen ruhunun sesine ses vermek istersin. Ona uymak, onun gibi hafiflemek... Eğer kırabilirsen zincirlerini… “Okudum, bitti bütün yazılmış öyküler, yenilerini yazmalıyım artık” dedi adam. “Ömrümde kimseden nefret etmedim, ama eğer istersen, senden edebilirim” dedi kadın. Sustu adam, sustu kadın. Gitti adam, kaldı kadın. Bitti sevda, yandı kadın. Koptu eller, acıdı yürek. Kızıl bir gelincik gibi kanadı yürek. Gel deseydi; bir gölge gibi giderdi peşinden adım adım. Gel deseydi; sadece bir gölge olmaya bile razıydı kadın.

KARA SICAK

Resim
Sıcak, alabildiğine sıcak… Sıcak kör bir bıçak… Bir adam, elleri nasır tutmuş Adam yaşamaktan yorulmuş Bir adam ki insanlığını unutmuş Toprak bereketli, ana rahmi gibi… Bir tohuma, bin fidan verir. Doyurur toprak, yeşertir. Lakin emek ister, ter ister toprak Savaş ister topraktan ekmek çıkarmak. Kasketi sırılsıklam bir adam Babadan yadigar bir çift öküz Kırık dökük bir kara saban. Adamın ekmeği, aşı toprak. Bağrında can alıcı bir kara sıcak. Saban dişledikçe toprağı Can bulur, can verir şefkatli ana. Yeşil verir, sarı verir… Coşar da el verir, hayat verir Onu en çok kamçılayana. Adamın sermayesi hayat... Ve adamın hayali sofrada bir somun ekmek Belki bir tas soğuk ayran. Dilinde bir acı türkü hayat... Ve hayat; ayaklarının altında kör bir bıçak. Ve hayat; alabildiğine kara, sıcak... Bu kez ZOR kelimesinin farklı kalemlerde şekillenmesi idi oyunumuz. Üstelik bu kelime geçmeyecekti yazının içinde. Katılmak isterseniz, ya da sadece şöyle bir dolaşmak, Atölyemize bekleriz sizleri de.

BİR FİNCAN KAHVE OLSAM

Resim
'Bazen daha fazladır her şey' demiş ya kraliçelerin kraliçesi; doğru demiş. Yine böyle her şeyin daha fazla olduğu, duvarların üzerime yıkılırcasına eğildiği, yüreğimin mengeneye sıkıştırıldığı günlerden birinde bir mektup aldım bu çılgın kadından . 'Niye bana yazmıyon, yoksa beni beğenmiyon mu' diyordu, özetle. Ben de ona anlatmaya çalıştım ayrı dünyaların insanları olduğumuzu; Ben sosyetenin gülü, o kenarın dilberi! Siz hiç, bir fincan kahveyi karşılıklı höpürdetmediğiniz birinin dost sıcaklığını iki cümlede yüreğinize kadar hissettiniz mi? Ben hissettim. Sonra dedi ki bu hatun kişisi bana; 'Kız senin şu Nuh Nebi'den hatıra kalan şablonu değiştirelim mi?' Yavrum ben teknolocinin en özürlüsü, daha maillere bile yeni yeni bakmaya başlamışım. Bilen bilir; aylarca mail okumam da bloke olur durur adresim. 'Kem, küm... e zahmet neyin olmasın bacım.' Yan cebime koy yani. Ne zamandır istiyorum da. Ne vakit, ne de kapasite müsait değil buna. Bu da bi' n...

MASAL BİTER MASALCI SUSAR

Resim
Bebeğim! Sana anlattığım bütün masalların sonu hep mutlu bitti, biliyorsun. Kocaman devleri, kötü kalpli cadıları, hain kurtları hep alt ettik birlikte. Kimi bir sarayda mutlu, mesut şarkılar söyledik, kimi ormandaki kulübemizde şen şakrak sofralarda yemek yedik. Sen minik keçi yavrusu oldun, saatin arkasına saklandın. Ben pamuk prenses oldum, öptün de uyandım. Pinokyo da olmadın değil arada… seni küçük yalancı! Kırmızı Başlıklı Kız’ın yol arkadaşı, Kül Kedisi’nin can yoldaşı olduk seninle. Pamuk Nine’nin pamuktan yastıklarını bıkmadan, usanmadan silkeleyip yüzlerce sabah, gecelerimize pamuktan karlar yağdırdık birlikte. Sen İnci prensesin göz yaşlarından kolyeler taktın boynuma, ben seni yılda bir açan çiçek gibi incitmeden kokladım, parmak çocuk gibi atlaslara ipeklere sarıp, sakladım koynuma. Şimdi masalımıza hiç bilmediğimiz kötü kalpli yaratıklar musallat olsa da… Olsun… Masal bu ya… Meraklanma küçüğüm! Hayat o kadar da acımasız olamaz ya. Bir minicik kalbin solmasına izin verir m...

PAPATYA BAHARI

Resim
Sevgli Yıldız Yağmurları ve Geveze Kalem önderliğinde, a matör yazı gönüllülerinin bu günlere taşıdığı kelime oyunumuz da tüm hızıyla Öykü Atölyesi 'nde sürmekte. YALIN demiş Sardunya Bakalım ne çağrıştırmış bu yürekte... -------------------------------------------------------------------------------------- Uğultulu bir sessizlik, kalabalık bir yalnızlık ve derin bir huzursuzlukla seyrediyordu yeşili. Karmakarışıktı… Bir o kadar da bulanık… Bahçenin orta yerindeki pembe gül, narin ve ince yapraklarıyla, bulutların arasından ara sıra göz kırpan güneşi selamlamaktaydı. Nergislerle sardunyalar en parlak renklerini bahara katıp birbirleriyle yarışıyorlardı sanki. Papatyalar her zamanki sadelikleriyle donatmıştı toprağı. İddiasız, zarif ve bembeyaz. Gözü yolda, eli telefonda bekliyordu… Bahçeyi evle kavuşturan kapının dibinde öylece, sadece bekleyebiliyordu. Ne çaresiz bir sözcüktü beklemek. Sonra bir acı sesle irkildi. Telefon çalıyordu nihayet işte. Bu beklediği, özlediği haber olmal...

UMUT

Resim
Ey Hayat! Ey benim belalı başım! Bir ağaç gibi saldım toprağına köklerimi. Kimi köklerimi çürüttün içten içe, kimi dallarımda çiçekleri. Kör kuyulara attın bedenimi, zifir karanlıklarda bıraktın yüreğimi. Boynuma zincir, ayaklarıma pranga oldun kimi zaman. Kimi de dermansız bıraktın dizlerimi. Hayat, Ey Hayat! Benim kaypak arkadaşım. Çokça yarı yolda bıraktın. Bir acı dost sözüyle, bir terk edişle içimi yaktın. Kalaba iken başım bedenim, yersiz yurtsuz koydun, amansız koydun. Kendini kandırırken bu yürek, cansız koydun, canansız koydun. Hayat! Vay gidi çile yoldaşım! Nankör değilim. Mutluluklar da verdin… Pahası yok… Biçemedim. Renkler sundun allı, morlu, hercai. Ben en fazla yeşilini sevdim. Zehir yeşili, orman yeşili değil ama… Umudun yeşilini. Her cefanda, bin defa daha dirilmemi sağlayan o parlak, o tanımsız yeşili… Her düştüğümde kaldıran o berrak, o saf yeşili… Üzerime ne kadar yüklenirsen yüklen, ayakta tutan o baskın, o acı yeşili. Ben en çok yeşilini sevdim… Sen ne kadar karar...

BAYRAMIN SIRRI

Resim
Biz geçkince (!) eski neslin, sıklıkla çocukluklarından bahsetmeleri pek de yadırganacak bir şey değildi aslında. Bunun nedeni çokça hasret, insanoğlunun geri dönülemeyene, imkansıza olan vurgunluğu da olabilirdi, bahçelerden erik aşırabilmenin o vurdumduymaz, masum zevki de. Peki ya o günlerin güzelliği, sevinçleri, anıları neden bu kadar yer etmişti ihtiyar yüreğimizde? Neydi özel yapan bizim çocukluğumuzu? Neydi o müthiş meyveye bu doyumsuz tadı veren? Ben sonunda çözdüm bu sırrı. Evet… Bir Çocuk Bayramı’nda açıldı bütün karanlık odacıkları beynimin. Bizim çocukluğumuz değildi aslında müstesna olan, erişilmez olan, vazgeçilmez olan… Çocuk olmakla alakalıydı her şey. Hayat, anlam, mutluluk, sevgi, barış… her şey. Dilleri, dinleri, ırkları başka, bir dünya çocuk bir aradaydı. Birlikte, el ele. Şarkılar, türküler söyleyip dans ettiler hiçbir farkı fark etmeden. Işıl ışıl gözleriyle, parıldayan yüzleriyle büyüklerine büyükçe bir ders verdiler. Minik yürekler neşeyle, coşkuyla kutsadı y...

UMUDA YOLCULUK

Resim
Yaz günü kocaman sulu bir can eriği tuza bandırıp yerken aldığın o mayhoş, tuzlu, serin, yeşil, tatlı hazdır insan olmak. Hiç tanımadığın bir çocuğun başını okşadığında, gözlerindeki şaşkınlık ve masumiyetin yaşlanmış ruhunun tüm çocuk sevinçlerini ortalığa saçıvermesidir bir anda. Sana, evladına veremediği sevgiyle bakan , yapayalnız bir annenin boş kucağını doldurabilmektir belki. Karanlık yolda, “seni gülümsemenden tanıyorum” diyen dostuna daha da fazla gülümseyebilmek ve o ılık sevgiyi yüreğine akıtabilmektir. Değil başka bir insan için, kendi ırkından olmayan canlılar için dahi endişe duymaktır insan olmak. Asla incitmemektir hiçbir canlıyı, insan veya hayvan veya çiçek veya her şey… Hata yapmak, affetmek, affedilmektir… İnsan olmak güzeldir. İnsanoğlundan umudu kesmemek de öyle. Hala inanıyorum ben. Otobüste kendinden büyük birini asla ayakta bırakmaya gönlü razı olmayan, yol ortasına atılmış ekmek parçasını kenara kaldıran , marketten çıkan komşu ablasının elinden poşetleri kapa...

AFFETME BENİ KÜÇÜĞÜM

Resim
“Özür dilerim anneciğim” diye ağlıyordu çocuk. Kocaman gözlerinden boncuk boncuk akan yaşlar, gamzelerinde dinlenip pembe yanaklarından aşağıya, oradan da paha biçilmez inci taneleri gibi yere dökülmekteydi. Hata yapmıştı çocuk. Küçücüktü. Sadece bir çocuktu. İşte tam da bu yüzden hata yapması çok anlaşılabilir olmalıydı. “Özür dilerim anneciğim, affet beni” diyordu. Anne duymuyordu yavrusunun bu içten yakarışını. Görmüyordu yüreciğinden sızan acı gözyaşlarını. Anne kendi derdiyle dertliydi hala. Ne kadar yüksek çıkarsa sesi, o kadar haklıydı mıydı insan? Anne bağırıyordu sesinin yettiği, gücünün bittiği yere kadar. Oysa karşısındaki minicik can o kadar savunmasız ve narindi ki. Ve o can, anılarına acı katıyordu belki… Masum yüreğini bitkin düşürecek büyük bir acı. Dünyada en sevdiği, biriciği, onu hep koruyacak meleğiydi annesi. Neden böylesine değişmişti? Ne yapmıştı da sevdiceğini böylesine delirtmişti… Anlam veremiyordu çocuk. Sadece ağlıyordu. Tek yapabildiği buydu. Gökteki melekl...

KELİMELERE SINIR KOYUN

Resim
Anlatıcı yaşadıklarından, yaşananlardan beslenir çoklukla. Ve ya yaşanılması olasıları anlatır bilene, bilmek isteyene. İşte anlatıcı bu gün sizlere kendi yaşamından ve belki her gün yaşanan ve bizim bilmediğimiz hayatlardan çok çok kısa öyküler anlatacak. Kısa derken mecazen söylemiyorum, gerçekten kısacık. Kural gereği, toplam elli beş kelimeyi geçmeyecek hikayelerim. Bu projeyi daha evvel duyduğumda acaba sen de yapabilir misin ki, diye sormuştum kendime. Yazmaya başlayınca kendimi tutamadığım gün gibi aşikar iken, elli beş kelimeyle anlatabilir miyim derdimi diye düşünmüş, sonra kendime güvenemeyip vazgeçmiştim. Oysa Dileklerin En Yıldızlısı sen yaparsın deyip sobeleyivermiş beni. Şimdi bana benden daha fazla güvenen dünya güzeli arkadaşımın bu güvenini umarım boşa çıkarmam diyor ve anlatmaya başlıyorum. Bakalım neler çıkacak. Ben de meraktayım. Martılar çığlık çığlığaydı. Yüreği gibi hop oturup hop kalkmaktaydı dalgalar. Aylardır açık denizlerde, ekmek peşindeydi. Gemi limana vard...

HAZIRLIK

Resim
Mutfak camının buğusu mu görünmez yapmıştı sokağı böyle? Birkaç gündür diline doladığı şarkıyı söylemeye devam ederek parmak uçlarıyla bir pencere açtı pencerenin içinden. Karanlıktı dışarısı. Uzaklarda yanan sokak lambasının yetersiz ışığında birkaç karaltıydı gördüğü sadece. On sekizinde olsaydı. Ya da yirmi beş belki . Lakin çok geçti artık hayaller kurmak için yeniden. Geç bir vakitti gönül koymak için bir şeylere. Ya da daha çok erkendi yetişmek için bir yerlere. Oysa ne çok şey geçmişti yüreğinin dehlizlerinden. Ne çok hayal kurmuştu onu ayakta tutan. Bir bütünün parçası olma isteği. Kuvvetli egoyu tatmin için kendini geleceğe taşıma güdüsü. Belki de sadece bir iz bırakabilme çabası. Akşam yemeği için son hazırlıklar da bitmişti nihayet. Haralanın gürelenin orta yerinde bir yerlerdeydi şimdi. Ocağın üzerinde kaynamakta olan çorbadan bir kaşık alıp dilinin yanma ihtimalini nefesinin gücüyle yok etti. Sonra usul usul dudaklarına götürdü soğuk metalin içinde sağa sola yalpalayan sıv...

SÜRGÜN

Resim
Sen çiçekleri mis kokulu yağmur tarlasında sırılsıklam.. Sen en masum ve en ateşli gülüşünü kuşanmışken baharın.. Ben dağına, taşına, kurduna, çakalına hasret kaldım sılanın. Ben bir kuytuda hepten tarumar.. ben sonsuz matemin acısıyla talan.. Ben artık gözlerinden kan süzülen bir enkaz.. Sen ufkumda bir çizgi, gönlümde bir sızısın kalan. Sen solgun bir anısın şimdi, belki yırtık bir fotoğraf.. Sen çocukluğumun elimi bıraktığı o kaldırım taşından da uzak.. Ben bu şehrin karanlığında düşler kurmaya çalıştım yarım yamalak. Hırçın dalgalar bir yara daha eklerken yaralarıma.. Seni anlattım, beni anlattım göğün sonsuzluğuna. Acıdı bulutun bağrı, sağanak oldu, akıttı zehrini yüreğime bu gün.. Gözlerim yüreğine vurgun, yüreğim gözlerine sürgün..

DUVARLAR

Resim
Duvarları bu kadar hüzünlü yapan duvar oluşları değildir, senin onu duvar olarak görmendir aslında. Sıcacık bir yuvadır bazen, sevdiklerinin anılarını saklayan bir albümdür kimi zaman, kimi de buluşma noktasıdır ilk kalp ağrılarının. Soğuk, ıslak, karanlık duvarlar da vardır doğru… ama, rengine huzur, kokusuna kahkaha, dokusuna aşk sinmiş duvarlar neden hüzünlendirsin insanı! Niye o duvarları yıkmak istesin içindeki! Önüme çekilen bir çok duvarı yıktım geçtim. Bir kısmını da ben kendim ördüm en sağlam tuğlalarla. Yıktıklarımla, yaptıklarımla, bazen seçerek, bazen kaçarak, göçerek bir çok duvarla ahbap oldum. Sonunda öyle bir duvar ördüm ki kendime… Ben o duvarın içinde mutluydum. Dışına çıkmayı hiç istemedim, hiç. Lakin o duvarın ortasına kocaman bir geçit yaptım… Dileyen, dilersem girebilsin rahatça ve benim kadar mutlu olsun diye. Güneşli, bahar tablolarıyla süslenmiş rengarenk, ışık ışık duvarlarımız olsun, aşağıdaki minik hikaye de benim yeni kelimemize iştirakim olsun. Bu yıl daha...

BAHAR BAHAR HER YAN

Resim
Bir türlü aydınlanamayan soğuk, puslu, karanlık kış sabahlarına inat, gözlerime ve bütün odaya dolan güneş, ısıtsın evimi, yüreğimi. Kanıma, canıma düşsün son cemre, kıpır kıpır etsin, kaynatsın… Uyandırsın kış uykusuna yatmış benliğimi. Silkelesin miskinliğimi, sersemletsin fikirsizliğimi hafif sert esen, soğuk, güneşli havalar… Bir o yana bir bu yana savursun denizdeki köpükler gibi. Kuşlar, alabildiğine özgür ve umarsız uçsun başımın üzerinden, kanatlarının rüzgarı saçlarımı havalandırsın… Bir martı olup o kuşların peşine takılsın gülüşüm, bulutların arasında bulsun kendini. Derinlerde, dehlizlerde, kuytularda sakladığım, susturduğum kız çocuğu, yeniden şarkılar söylemeye başlasın çığlık çığlık… O nameler neşelendirsin kimi, kimi de acıtsın ciğerimi. Bir küçük serçe konsun penceremin önüne, masum ve kimsesiz… İçinden sevgi geçen şiirler yazılsın hayata dair. Baharın yeşili umut olsun gözlerime, mavisi hayal, sarısı sıcak… Tazelesin ruhumu, bedenimi. Daha güzel, daha iyi, daha sıcak,...

AYNA AYNA SÖYLE BANA

Resim
Yeni kelime açıklandığında ilk aklıma gelen, bırakın medeniyetten uzaklarda, elektriksiz, susuz, teknolojisiz yaşamayı, klimasız ortamda bile kendini kaybedecek kokoşlukta ünlümsülerimizi bir çiftliğe kapattıkları o muhteşem yarışma oldu. Ve bu yarışmadan belleğime kazınmış o replik. “Aaaa ayna yok mu buradaa? E ne giydiğimizi nereden bileceğiz?” Hakikaten aynalar olmasa nereden bilecektik ne giydiğimizi, nasıl göründüğümüzü, ya da nasıl yansıdığımızı. Çok isterdim aynaya farklı anlamlar yüklemek, duygusallaştırıp, içselleştirip kendimle hesaplaşmalarımı aynaları kırarak yapmak. Zor iş bu… Ayna dediğin de bir cam parçası neticede. Sadece ne giydiğini bilmeni sağlar. Ya yüreğindekiler. Çok bakmam aynalara. Ya da epeyce oldu aynalara bakmayı bırakalı. Baktığında görmek istediğini göstermiyorsa, aynanın da bir hükmü yok kanımca. Bu kelime günlerdir aklımda. Nedir, nasıldır bilemedim. Beni aştı sanki. Aynalara küs müydüm ki? Durdum evdeki en büyük aynanın önünde. Baktım baktım... epeydir b...

HEY ÖZGÜRLÜK...

Resim
Nereye gittiği belli olmayan bir yolda, öylesine, savrukça yürümek mi özgürlük? Ya da miskin uykulardan uyanıp, kendini bulmak mı? Nesini, nasılını düşünmeden, kendini öylece bırakıvermek mi yoksa yaşamın gidişine? Deli ruhum, pis, köhne, kendinden bihaber bir bedenin içinde hapisken, nasıl özgürlükten söz etsin bilmiyorum. Yeni kelimemiz "özgürlük". Sevgili Tütü' ye bu güzel kelime için teşekkürler. Anne olmak, gönüllü bir vazgeçiştir belki de. En önce kendinden vazgeçmek. Bir annenin özgürlüğü de “anne” gibidir işte. Bir minik kaçamağı özgür olmak sayar da bunlardan anlık mutluluklar yakalar. Annenin en büyük mutluluğu vazgeçişidir zaten. Tadılabilecek en büyük mutluluğu almıştır hayattan. Başkaca bir şey istemez ki. Özgürlüğün de vazgeçtiğin şeyler kadar küçük görünür gözüne. Bir saat kitap okuyabilmek, belki sevdiğin bir programı seyredebilmek, belki de bir arkadaşınla iki satır sohbet edebilmektir özgürlük. Ya da sürekli toparlanması gerekmeyen bir odada biraz kesti...

AYA BAKTIM SENİ GÖRDÜM SANA BAKTIM AYI GÖRDÜM

Resim
Sevgili Kelebek, " Ertelemek/Ertelenmek " demiş. Bir öyküyle iştirak edelim efenim. Şunu da belirteyim ki, aşağıdaki hikayede adı geçen kişi ve kuruluşların gerçek hayatla yakından veya uzaktan hiiiiç alakası bulunmamaktadır. Öykümüzdeki kadın, siz tanımazsınız, bir ay geçmesine rağmen yeni yıla giremeyen, hala eski yılda takılı kalan bir karakter. Bir türlü de karar veremedi. Yeni yıla girsin miydi? Yoksa beklemeye devam mı etsindi? Yeni yılda yeni kararlar alsın mıydı? Yoksa eski yılda alıp, bir türlü hayata geçiremediği kararları bohçasından çıkarsın mıydı? Yahut onlar, bu yıl da bohçada kalıp, şeytan sidiği, güve yeniği olsun, hatta küflensin miydi? Alice’in ukala tavşanı misali, hep bir zıplama halinde, hep bir koşturmaca içinde yaşamakta olan bu insan, nedense hep ertelemekteydi yıl değiştirmeyi. Belki de biraz ağırdan almalıydı artık hayatı. Biraz daha yavaşlatmalıydı adımlarını. Bu hengamede atladığı, yaşamayı unuttuğu ve ertelediği ne çok şey olduğunu düşündü. Bir y...

ÇOCUKÇA

Resim
Gül bahçesinde tomurcuktur çocuk . Yüreğimizi aydınlatan bir gülücük, ruhumuzu ferahlatan bir sözdür. Bir sarılma, sarmalamadır sevgi dolu. Hesapsız, çıkarsız masum bir öpücüktür. Çocuk her şeydir. Çocuk hayattır. Milyonlarca sayfaya sığdıramayacağın engin bir okyanustur çocuk. Kalbinde taşıdığın minicik bir damla. Ve mutluluğun resmidir çocuk. Ve yüreğinde sakladığın mabedindir çocukluğun. Hayat seni hırpaladığında sığındığın. Kimselere dokundurmadığın. Herkesten, her şeyden sakınıp sakladığın. Bu iki güzel sözcükle devam ediyor kelime oyunumuz. İşte burada toplaşıyoruz. Gelmek isteyen dostlara açık davettir. Zamanında tazecik bir blogger iken, belki de daha kimselere ulaşamamışken sesim, yazmış olduğum çocuksu yazılardan iki tanesini düzenledim sizin için. Beğen beğen oku yani. CANIMIN İÇİNDEKİ CAN Haberi ilk aldığında belki şaşkınlıktan, belki sevinçten, kim bilir belki de kararsızlıktan afallarsın önce. Sonra için içine sığmaz olur. Heyecan, adrenalin, aşk belki de. Gerçek aşk. Ö...

EVCİLİK OYUNU

Resim
Bir gün bir yerde karşılaşır iki çocuk yürek. Dellenir sanki deli akan kan, daha da hızlı akar. Sanki kuş olur uçar birbirine doğru iki çocuk yürek. Bedenlerin yönü farklıdır birbirinden. Biri başka, diğeri başka yere gidecektir.Lakin ayrılamaz birbirinden aynı yöne gitmek isteyen iki çocuk yürek. İki farklı yöne esen iki deli rüzgar gibi savrulur yüreksiz bedenler. Bedenler soğur, bedenler üşür, bedenler yüreksiz yaşayamaz. Anlar ki bedenler, yüreksiz yaşanamaz. Yüreğinin peşinden gitme zamanıdır artık.Diğer söylenenlere kulaklarını tıkayıp, yüreğinin dediğini yapma zamanıdır. Karşılaştıkları yerde kavuşur birbirine yüreğine kavuşmuş bedenler. Sağ yarısını bulmuştur çocuk, ya da sol yanını bulmuştur diğer çocuk. Sonra bir daha hiç ayrılmazlar birbirlerinden.Birlikte büyümeye çalışır iki sevdalı çocuk. Tozlu, topraklı yollardan, daracık patikalardan geçerler.Kirlenir, pislenir her yanları ama sevgilerine halel getirmezler. Taşlara takılır kimi zaman ayakları, sendeler ama düşmezler.Kim...