[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Vakti zamanında ben ve mahallemizin diğer sidikli bebeleri, amerikan filmlerindeki veletlere özenmiş, annemizden zılgıtı yediğimizde, ya da o dünyanın bütün yükleri omuzlarımıza çöktüğünde, duvarlar üzerimize üzerimize geldiğinde kaçmak için, bir "gizli yer" arayışına girmiştik.

Kimimiz komşunun kullanmadığı kömürlüğünde, eli yüzü kapkara vaziyette eve dönüp bir posta papara daha yemiş, kimimiz yıkılmak üzere olan mahallenin perili evini mesken tutmuş da korkudan altımıza doldurmuş, kimimiz de otun potun içinde üstümüzü başımızı dikenler parçalamış vaziyette dönmüştük o "gizli yer" den.

Gizli yer bulacam diye kaç kere kaybolup salya sümük ağlayarak, zor zahmet eve vardığımı hatırlamıyorum bile. Hatta bir keresinde şarapçıların mekanında uyuyakalmıştım da korkudan üç buçuk atıp, yusuf yusuf nidalarıyla kaçmıştım oradan.

Lakin hiç vazgeçmez mi bir insan evladı. Hiç mi yorulmaz imkansızın peşinde sürüklenmekten. Yok işte!.. Öyle bir yer, öyle bir sığınak yok. Ulen ömür bitti be. Hala arayıp duruyorsun. O sadece bir holivud hilesiydi. Çocukluğun bile erişemediği bir hayal...

Bir daha asla bir kağıt helva sevinciyle kanatlanmayacak yüreğin. Bir daha hiç o eriğin en tepesini gözüne kestiremeyeceksin. Ya nane şekerlerini, kaymaklı dondurmanın serinini ne versen geri alabileceksin? Gülen salıncaklar, neşeli kaydıraklar arkadaşın olmayacak artık. Ve öyle ortadasın ki şimdi, bir daha asla gizlenemeyeceksin.

Akıllan artık, akıllaann!..

Hele durun!.. Şu üzerimdeki kiri pası bir silkeleyeyim, geliyorum...
Etiketler: 11 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

GEÇ KALMIŞ GÖZYAŞLARI ISLATMASIN AVUÇLARIMI...

Zifir karası bir akşam uzanmış, çocuk gözlerimden öpüyor. Yaşanmamışların anısında gülüşlerim usulca yitip gidiyor. Ellerim boşlukta arıyor hiç dönmeyecekleri. Olmaz düşlerim öteye beriye savruluyor. Unutulan ve kaybolan masallar gibi, bir şehrin hikâyesi çukurlara yazılıyor.

Bilmediğim okşayışlar dolarken başka başka saçlara, ırak bir yıldız ellerime düşüyor. Kor kızılı bu vakit; işte dünya yanıyor.

“Ne olurdu bırakmasaydı?” diyor susturamadığım minik yürek. “Ya da götürmeseydi giderken can eriklerimi. Kökten kurutmasaydı kiraz ağaçlarımı. Bir ninni kondursaydı çiçeğimin özüne bal.” Oysa bir acı türküye de razıydım ben, yeter ki dolsaydı sesi gamzelerime al al.

Kim bilir belki sımsıcaktı tuttuğum el. Bunca üşütmüyordu boranlar uzun geceleri. Bir tatlı su iniyordu gözbebeklerime ılık ılık. Ve boğuluyordu içimdeki hıçkırık. Kim bilir, şefkat yağıyordu bir zaman kuytularıma. Kime sorsam; bilmiyor.

Güneşin göç zamanı artık denizden, yakamozlar uykuya dalıyor. Bir kuşkanadına sarılıyor kızılla mavi… Sancılı ve suskun sözler doluyor dillere. Hiçbir şey söylen(e)miyor.

Kim çaldı haresi altın tacımı? Kim bitirdi en masum yanımı? Ve kim acıttı bu kadar canımı? Şavkı tükenmiş çırpınışlarımı karanlıklar saklıyor.

Kırmızı güllü bir eteğin ucuna ilişmiş umudumun küçücük elleri, çekiştirip duruyor. Yorganım düşüyor boşluğa, ürkek omuzlarım üşüyor. Terklerin en acısında kanıyor mazi ve çığlık çığlığa çocukluğum ölüyor.

Yaban eller sarıyor korkulu rüyalarımı. Yaralarımı dokunuşların tesellisi avutmuyor.

Nöbet geceleri sağıyor hasta çocuklar. Her biri başka yüreğe ateşten gömlekler giydiriyor. Benim alnıma değmiyor mis kokulu eller. Ağrılarım dinmiyor.

Ağır bir yaşamak alıyor yıllarımı, topacım esir düşüyor. Ellerim karasını yüzüme çalarken yol yol, sular çekiliyor ömrümden, toprak sarıya kesiyor. Kurak fırtınalar geçiyor zeytin karası gözlerimden. Gençliğin mahsulü talan, günler geceler viran… Eskimiş yüreğim hep kara bulutlara tutsak, özgürlüğe baran yağmıyor.

Ya bunca sancılı geceden sonra neden? Niye bu aydınlanamayacağa ışık tutma çabası? Yitik çocukluğumu beleyen kundak güve yeniklerine kurban edilmişken… Neye yarar açmak, o kilidi kırık sandığı?

Fersiz gözlerimin beklediği o an… İşte geldi mi şimdi? Beklenen özlenen kavuşma… Bir kucak kadar uzak mutluluğum… Avucumun içinde mi sahi? Nafile dönüşler hasretleri bitirmiyor.

Nasıl bir büyü bu ses? Ilık ılık içime doluyor. İçim dolanıyor çilelere; karışıyor çığlık, nefes. Yetim ellerim uzanmak istiyor karlarla kaplı saçlarına; gücüm tükeniyor.

Yine de dilim “Git!” diyor. “Çaresiz, hasta geceleri, kimsiz kimsesiz gülmeleri, öpemediğim bayramlık elleri de al, git!..” Sözler herkesi ayrı acıtıyor. “Git!” diyor dilim yine de, “Geldiğin yollardan geri git!..”

Telafisiz zamanları geri çağırıyor ağlayışları şimdi. Geç kalınmış bir taş duvar önü sevmeler. Çaresizliği boynuna geçirmiş de yalvarışlar, inim inim inliyor.

Ah ne yazık!.. Pervasızdır insan keşkelerden evvel. Oysa her doğurgan yürek sızlamalı bir tırnak batığında. Acımalı, kanamalı anaç eller bir diz yarasında. Güneşi doğurmalı kadın, bir bebek doğurduğunda. Ve öğrenmeli evren; ölü çocuklar yeniden dirilmiyor.

Sızılı hançerler bileyerek geçtiğin yollardan geri dönmek ne zor… Kendini bağışlamalı yürek en önce, yoksa aflar çare olmuyor. Kum olabilmeli; hatta bir zerre… Küçülebildiği kadar küçülebilmeli insan büyürken. Herkes kadar olmalı, aslında umman olurken. Bir bulut gibi sarmalı göğü bulanık bir yaşamakta. Tozu dumana katabilmeli en geçilmez engelde bile… Can yanıklarına yürümek yeterli gelmiyor.

Ve karşımda geç kalınmış bir acıyla haykırıp kıvranan... Ve zamansız gözyaşlarıyla çocukluğumun en mahremini ıslatan... Bilmiyor musun sahi? Doğurmakla ana olunmuyor.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sarı sıcak yaz, yerini turunç kokulu hazana bıraktı nihayet. Sabahları omuzbaşımız ürpermeye, geceleri yorgan özlenmeye başlandı. Ve fekat benim derdim yine başka elbette.

Hani bu mevsimde insanoğluna bir duygusallık, bir hüzün çöker ya… Hani buğulu pencereler ardında durup dökülen yaprakları seyrederken; ya da ne bileyim ılık yağan yağmurun sesini dinlerken bir deniz kenarında, daldırır ya gözlerini uzak ufuklara. Hani başını iki elinin arasına alır, dirseklerini ahşap masaya dayar da bir türkü tutturur ya insan, acı kokan, hasret kokan, belki aşk kokan. İşte bana hiç bu şekil bir şey olmaz dostlar.

Sonbahar geldi miydi bana böyle bir mallık, bir kütlük, bir camışlık gelir ki sormayın. Pofidik terliklerimi ayağıma, üç beden büyük, yerleri süpüren hırkamı üzerime geçirip günlerce çıkarmayayım, bütün gün oturayım, yatayım; çok yorulup yeniden oturayım; ondan da sıkılıp yine yatayım şeklinde yayılmak isterim.

İsterim ki; hiç kimse benden bir şey istemesin, hatta mümkünse herkes bana hizmet etsin. Gak deyince su gelsin, guk deyince sofralar donansın. İsterim ki dünya yansın ama benim bir kalbur samanıma bi şeycik olmasın. Ortalığı su bassın da yeşil başlı gövel ördek gibi umrum olmasın. İsterim ki tek derdim Bitter’in Düldül’e gidip “Kocam beni ööptüüü…” diye ağlaması olsun. İsterim ki bu bünye “Lem Düldül öperken iyiydi s.rtük. Adamceyiz yapınca mı namuslu oldun?” diye çemkirmeyecek kadar geniş olsun. Hatta “Vah yazık yavrucağa!..” diye teselliler sunsun.

Lakin ne mümkün a dostlar, ne mümkün? Mikrobun, virüsün cirit attığı, bilumum gözle görülmez haşeratın kol gezdiği, baytların vicut kabuklarımızı afiyetle kemirdiği şu günlerde, İncegül şahsiyetinin “Len akşama kadar çalıştım, giyeyim üzerime ayucuklu picamalarımı, çekeyim ayağıma köpecikli terliklerimi, alayım elime bol köpürcüklü kayfemi de şööle bir keyif yapayım.” demesi, hatta bunu aklından geçirmesi bile yanlıştır. Kabul edilemez bir düşüncedir. Hemen unutulmalıdır.

İncegül akşam oldu muydu öncelikle yavrularının ortalıkta bıraktığı atıklardan kurtulmakla başlar işe. Okula giderken çıkarılıp mıncıklanmak suretiyle yatağın altına bırakılmış eşofmanlar, okuldan gelince soyunulup birbirinin içine sokulmak suretiyle yer kaplaması önlenmiş ve top şekline getirilmiş ceket pantolon gömlek üçlüsü bir bir alınıp “Ulen, insaf be! Sabahın beşinde kalkıp ütüledim bunları be!” diye türküler söylenip gözler uzak ufuklara daldırılır. Lakin bünyenin sükuneti de o ufuklara doğru uçaar gider.

Sonra antrenmandan gelip spor çantada bırakılarak iyice etkisi artırılmış olan, koku tesirli bir çift bomba alınıp “Ya ne iyrençsiniz ya, ulen bu pislikleri tekrar ayaana nasıl giyecen len sıpa?” şeklinde şiirler okunarak iyice duygusala bağlanır. Zira günlerden hazan, vakitlerden günbatımıdır. Yemek, sofra, bulaşık, yıka-pakla, süpür-sil hayat geçer… Böyle böyle geceler olur, sabahlar olur, koşturulur, sinirlenilir, Bitter’in saçı başı yolunmak istenir... İşte böyle böyle hafta biter.

Her Pazar olduğu gibi sonbahar pazarları da hijyenik kediniz incegül, evi dip bucak kırklar, çamaşır, ütü, gardrop şeytan üçgeninde kaybolur. Orasını burasını morartmak pahasına, kendini ordan oraya savurur, iyice bir ormantikleşir. Akşama doğru tam işi biter, balkonda şöyle bir kahve keyfi yapmak ister. Bu esnada, ormantikliğin dibine vurmuş koca kişisi seslenir. “İncegül, baksana, gökyüzü ne kadar güzel. Kızılın her tonu var.”

İncegül’ün gözleri çakmak çakmak olur. Şöyle bir dalar, gruba doğru mahsun bir bakış atar. Kahramanımız artık konuya uyanacak mıdır? Birden silkinip kendine gelecek midir? Her normal insan evladı gibi, onun da hazanın sihrine kapılma vakti gelmiş midir yoksa?

Elinde tuttuğu köpürcüğü kesilmiş kahveyi usulca bırakır. Ayağa kalkar. Başını ellerinin arasına alır. Evet evet, o da artık hüzünlü şarkılar, duygulu şiirler okuyacaktır. Onun da her romantik sahnede gözleri dolacak, başını sevdiğinin omzuna dayayıp için için ağlayacaktır. Sonbaharın turunç renkleri, onun da yüreğindeki sızılara işleyecek, o da bir acının kolundan, ötekinin koynuna gezip duracaktır. O da his manyağı olacaktır artık.

Lakin başta da söylediğim gibi, ben her sonbahar öküz gribi olurum dostlar. O gün batımı bana sadece, bugünün akşam olduğunu, yarının pazartesi işkencesi olduğunu hatırlatır. Ve bunu böyle romantik bi etkinlikmiş gibi kafama vuran koca kişisine “Ya niye söylüyon ya… Gün bitti işte bee… Bak şimdi sinirim tavan yaptı ya…” diye çemkirmeme sebep olur. “Var yaa… Hiç romantik diilsin İncegüüül!..” diye söylenen koca kişisini ise duymam bile.

Haydi benim sevgi pötürcüklerim, aşk böcüklerim… Şimdi gidin ve doğanın sararıp solmasını izleyip iyiice bi duygusallaşın. Daha sonra gelin hep beraber ağlaşalım.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Teknolojinin önlenemez yükselişiyle birlikte, tıbbın da böylesi ilerlemesi kaçınılmazdı elbette. Sevindirici buluyor, takdir ve taltif ile izliyorum sayın okuyan. Ben gibi cahil-cühela kısmının bile bu gelişmelerden haberdar olması, sevinç duyması şaşılacak bir şey değildir. O yüzden reca ederim şaşırmayınız.

Bu gün “tüpten” değil “tüpte” bebe yapımına değinerek, nice kadının yüzünü güldürmüş, nice ocağın alevini harlamış bu yöntemin ıcığını-cıcığını hep birlikte mıncıklamak maksadıyla toplaşmış bulunuyoruz. Ahaliye her daim faide sağlamak maksadıyla canhıraş çırpınışlarına, yırtıcı tepinişlerini de katan müessesemiz, yine kamuoyunu aydınlatacak bir mevzuyu masaya yatırmaktadır. Kıymetini biliniz.

Tarihlerden dün, günlerden akşam saatleriydi. Bendeniz fedakar, cefakar muhabiriniz İncegül, en az benim kadar manyak olan yarım techizatlı kameramanım günlük ve yeni atadığım başarılı asistanım küçük sıpa Ozi kişisiyle birlikte yollara döküldük. Bu şehrin Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmenin zorluklarını hiçe sayarak, işten çıktığımız ve İstanbul trafiğinin normal adamı bile pisikosomatik paranoyak şizofiren yaptığı vakitlerdi. Yaklaşık iki buçuk saatlik bir yolculuktan sonra, hastanenin yeni doğan servisinde bir odaya kendimizi güç bela attık.

Zaten güzel yurdum insanı, her konuda olduğu gibi “tüpte bebek yapma” konusunda da ful donanımlıydı. Bu sebeple, programımızı daha ziyade bu bebelerin doğduktan sonra ne gibi arızalar çıkaracağına yönelik yapmayı düşünmüş ve konuyu bu minval üzre bir yola sokmuştuk. Bir tüpbabayla görüşecek ve onun ileriki yaşamında olması muhtemel değişiklikler üzerine öngörülerini dinleyecektik ilk evvela.

Oda kalabalıktı. Büyük anneler, büyük babalar, teyzeler, halalar sevinç yumalağı, sevgi pötürcüğü, aşk kelebeği kıvamında uçuşuyorlardı. Tüplü çiftimizin gözleri parlıyordu. Baba olacak şahsiyetle tanışmak ve kaynaşmak, kendisiyle bir röportaj yapma isteğimizi bildirmek maksadıyla yanaştık. Tir tir titreyen ellerini uzatıp bizi selamladı. Ona heyecanlanmamasını, önünde açılan o zorlu ama bir o kadar güzel yolda yürürken, güçlü, dirayetli, kendinden emin ve sevgi dolu olduğu takdirde en büyük mutlulukların onu beklediğini; lakin bu camışların hep böyle süt kokmayacaklarını, ileriki yıllarda ocağına incir ağacı dikeceklerini, canına okuyacaklarını, anasından emdiği sütü burnundan fitil fitil getireceklerini de söyleyip kendisini bir güzel rahatlattıktan sonra, röportaja başladık efenim. Bkz. alt paragraflar.

Sayın Mamuli Bey, maşallah nurtüpü gibi mamulleriniz, pardon bebeleriniz olmuş, tebrik ederiz efenim. Hangi tüpte pişirdiniz aceba.

Yuro LPG bunlar hanfendi. Pişirmiyorsun, çiğden oluyor.

Aman ne güzel. Peki biz zavallılar gibi normal yollardan, uğraşıp didinip, çabalayarak; ter akıtarak yapsanız daha doğru olmaz mıydı?

Aman hanfendi ne uğraşacam. Baksanıza millet on sekiz sene didinmiş, tırmanmış, dişini tırnağına takmış anca iki camış sahibi olabilmiş –SÖZÜM MECLİSTEN DIŞARI- biz bi kerede hallediverdik toptan işte. Fena mı olmuşlar?

Yok yok pek güzel olmuşlar valla. Peki gaz kaçağı riski taşımıyorlar mı? Yani tehlikeli değil mi? Ateşle yaklaşılabiliyor mu bu bebelere?

Yok yok, hiç meraklanmayın. Gaz kaçağına karşı önlemimizi aldık hanfendi. Gaz kaçırdıkları zaman, direkt halalarını çağırıyoruz, o hallediveriyor.

Anladım. Peki halaları nasıl hallediyor,? Biraz aydınlatsanız bizi. Gerekirse aynı yöntemi kullanırdık.

Efenim gaz kaçağı olan yere ağzınızı dayayıvermek suretiyle ciğerlerinize alıyorsunuz ve atmosfere katışmasını önlüyorsunuz. Tabii bu esnada başka atık maddelerle karşılaşırsanız, biz orasına karışmıyoruz.

Heee… Anlaşılmıştır Sayın Mamuli Bey. Pek şanslıymış aplanız. Böyle ulvi bir görevi kendisine layık gördüğünüz için size minnettardır eminim. İyrenç bir insan olmanıza rağmen kendisi tarafından sevildiğinizi düşünüyorum yine de. Neyse efenim… Bildiğim kadarıyla bunları her yere park edemiyorsunuz. Park sorununa karşı ne gibi tedbirler aldınız.

O konuda da hiç endişelenmeyin İncegül Hanım. Biz onları isteseniz de bi yere park etmeyecez. Evde cam fanus içinde tutacaz. Gelen ziyaretçiler de anca cam ardından bakınıp yalanmakla yetinecekler.

Oyarım…

Ne oyuyon canım sen? Kabak mı? He he he…

Lem Mamuli kişisi, valla gebertirim seni he… Sen kimin bebesini kimden sakınıyon be. Valla yıkarım lem burayı. Dağılın bre gafiller, çipillerimi sevecem.

Oy halası tüpülerini yer onların, yer, yer…

Deniz’im, Demir’im… Kanatlarında rengarenk göğümüzü aydınlatan kelebeklerim. Yırtıp kozanızı özgür bıraktınız kendinizi. Bundan gayrı bize emanetsiniz. Gözümüzsünüz, kalbimizsiniz bundan gayrı. Hoş geldiniz be!.. Sahiden çok hoş geldiniz!..
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

"Uzun kış gecelerinde soba üstü kestane çıtırdatma etkinliği, koca koca çanaklarla mısır pörtletme çılgınlığı özlemimi bastıracak başka bir eğlence var mıdır acep?" diye düşünüyordum ki; Hom Tivi’yi keşfettim. Keşfetmez olaydım sayın okur.

Biz saatlerce uğraşıp didinip iki tencere yemeği zor yetiştirirken, bu insanlar yarım saatte yirmi kişilik ziyafet sofrası hazırlıyorlar yahu.

Hele Naycella diye bi hatun var, kadın yemek yaparken ve tabii yerken kendinden geçiyor. Mutfağı, alet-edevatı ve en önemlisi bir kileri var ki akıllara zarar. Kutusundan tavuk suyu, kavanozundan közlenmiş biber, hadi içine de konserve bezelye, bitmesine yakın da sal içine pirinci; al sana ana yemek. Poşetlerin içinden ne kadar ot varsa doldur bir çanağa, doğramak yok he, üzerine biraz yağ, biraz limon ve olmazsa olmazımız bijon hardalı; salata da hazır. Tatlı için de evdeki kalmış ekmekleri doğra süte, bas üzerine şekeri. “Hımmm… Bu lezzetlere doyamayacaksınız.”

De get len!.. Tadına doyamayacakmışız… Peee… Ben bunları yemek diye sofraya koysam, benim yavrular açlıktan telef olur be. Bir de bunlar et pişiriyorlar ya güya; tabağa kanı damlıyor vıcık vıcık. Dudaklarının kenarlarından akıta akıta, nasıl bir iştahla yiyorlar anlatamam. Bizim Türk işi koca kişilerinin önüne koysak o et tabağını, kafamıza fırlatmakla kalmaz, kanımızı içerler kanımızı!..

“Yavrularııım, bakın bugün size zencefil ve bal ile tatlandırılmış, yaban mantarlı, ökse otu kökü pişirdim.” diye seslendiğimi, “Bugün yemekte hint menengine bulanmış ahtapot böğrüyle, yanında arpa suyunda marine edilmiş şarap sirkeli su kabağı salatası var canlarım.” diye hönkürdüğümü, “Koca kişisiii, bu akşam datlu olarak şekeri karamelize edilmiş şerili sığır g.tü yaptım şekerim” diye cilvelendiğimi hiç hayal edemiyorum sayın okur. Tahminimce ev ahalisinin de böyle bir hayali yoktur.

Yine de insan özeniyor yahu. Ben de bu aplalar gibi abidik şeyleri bir araya koyup, gubidik yemekler yapmak istiyorum. İki dakkada tatlı hazırlayıp, on dakkada ziyafet sofraları donatmayı düşlüyorum. Kim bilir bıraksalar ben de ünlü bir fıransız lokantasının dünyaca aranan şefi olabilirdim. Tariflerim elden ele, dilden dile dolaşabilirdi. Lakin ne mümkün? Önümü kesiyorlar sayın okur.

Makarnaya pesto sosu koydum geçenlerde; “Üzerine kuş s.çmış” diye b.k attılar caanım nimete. Brokoli çorbasına da “Ispanak yemiş sarhoş kusmuğu” şeklinde orijinal bir isim buldu benim çatlak çekirdek ailem. Hindistan cevizi sütünde pişirilmiş organik yulaf pilavıynan, şarapta marine edilmiş deniz tarrağını birlikte servis etsem, kim bilir ne hikmetler yumurtlar bu hipermaniac yavrucuklar. Benim küçük sıpa bana “Anne, sen karideslere neden bu kadar kötü davranıyorsun? Bıyıkları var diye mi?” sorusunu yönelttiğinde anlamıştım ne menem çocuklar doğurduğumu zaten.

Bizimkilere yapacan bi tencere kuru fasulye, yanına şöyle afillisinden, tane tane pilav. Et, ya da tavuk pişirdiysen mutlaka bir buçuk saat uğraşılarak yapılmış ezme salata eşlik edecek ona. Beğendili kebabı, karnıyarığı, su böreğini on dakikada silip süpürürler de portakallı ördeğe “Iyyyy, yazık anne ya, bu ördeciğin ne kötülüğünü gördün?” diye artizlik yaparlar, saatlerce uğraşıp yaptığın fondüye, fıransız tulinine burun kıvırırlar. Tavuğa yeni tatlar, süprüzler ekleyip öyle sunmak istersin “Tavuk tavuk olalı böyle eziyet görmedi.” ya da “Atasözünde geçen pişmiş tavuk kesin bizimkiydi.” şeklinde iyrenç şakalarla seni rencide ederler.

Aman canıım siz bakmayın benim sıpalara. Onlar ne anlar sosyetik yemekten?

DİBİN PESTO SOSU: Çoğu zaman, “En baba mutfak yine bizim mutfaktır, fıransızı, italyanı, özellikle çinlisi halt etmiş” dedirtse de; pratik bilgiler, mutfakta hızlı olmakla ilgili ip uçları, bizim damak tadımıza da uyabilecek tarifler bulabiliyorsunuz, hiç tanımadığınız ülkelerle ilgili fikirler ediniyorsunuz. Şiddetle öneririm.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yıllar evvel o ödevi hazırlarken aklıma geldiydi. Vallaha da billaha da düşündüydüm. Bunlar gemi azıya alsalar, işi iyice abartıp seralarda, gemilerde mercimek yemeği pişirseler hemi de fırında, sonunda da beraber kaçıverseler dediydim. İki gözüm önüme aksın ki ilk benim aklıma geldiydi.

O zaman ödevimi bu minvalde düzenleyip hocanın önüne atıverseydim ne mi olurdu? Ya “Cins-i sa.pık mıdır nedir? Hiç de öyle görünmüyo yahu! Ne etsek acaba?” diye disiplin kurulunda geleceğim hakkında toplantılar yapılırdı. Ya da arlanmaz, rezil, kepaze öğrenci damgası yiyip eğitim hayatım boyunca bu utançla yaşamak zorunda kalırdım. Bunların bilincinde, çalışkan, dürüst, kendini bilen bir insan evladı olduğumdan; kendi halinde, gayet de namuslu bir dosya yaptım bu romandan ve gönül rahatlığıyla ödevimi teslim ettim.

Ama yirmi küsur yıl sonra bir senarist çıktı ve benim o zaman cesaret edemediğim şeyi yapıverdi işte. Ben aldığım “On” ile ve biraz övgüyle sap gibi ortada kalırken, elin adamı milyonları cebe indiriverdi. Reva mı bu şimdi? Sorarım şimdi ben ortalık yere; “ADALETİN BU MU DÜNYA?” diye.

Zamanında TRT’nin de dizileştirdiği, bin tane laf söylediğimiz, kötü kadın muamelesi yaptığımız Müjde’nin bile seyrederken Ar duyduğu, meşhur Bitter ile Düldül çiftinden bahsediyorum. “Alan memnu, veren memnu, sana ne oluyor?” deme ey okuyan. Anlaticiim.

Malumunuz projenin tartışılmayan bir şeyi kalmadı. Biz de biraz mıncıralım isterseniz.

Dizimizin bebek yüzlü güzeli Bitter’in, o gözleri felfecir okuyan anasının göz koyduğu, zengin ve kerizmatik Ahman Bey’i kafesleyivermesiyle, sandığımız kadar masum olmadığını daha ilk bölümlerde anlamıştık. Muhteşem manzaralı, bi tarafında imdat desen, ancak üç gün sonra yardıma koşulabilecek büyüklükteki evde, çarpık çurpuk, yalpalaya yalpalaya yürürken, çifte kavrulmuş, fıstıklı Hacıbekir lokumu kıvamındaki Düldül’le çarpışması ve onu mideye indirmek istemesi kaçınılmazdı elbette. Bunda bir beis yok.

Yataktan makyajlı ve fönlü kalkan, k.çı, başı yaz kış kapanmayan, her daim, “yi beni, yut beni!” bakışları yüzünden eksik olmayan Bitter’in Düldül efendinin iştahını kabartmaması beklenilemezdi. Bunda da bir beis yok.

Önce kocam olacak diye salyalarını bulaştırdığı Ahman Bey’e, sonra biricik damadım muamelesi çeken, sanki çok çalışmış da yorulmuş gibi o tatil benim, bu tatil benim, sürtüp duran Fındıkçı hatunun; Evinin kadını, yavrusunun anası Mehpeyker’in eski kırığı olduğunu bile bile Düldül’le çalışabilen ve en az karısı kadar mal olan adamın; Kuzeninin kapısında kebapçı kedisi gibi yalanıp duran Nihale’nin; Patronunu tenhada kıstırma planları yapan, ama bu esnada duruluğundan, masumiyetinden, fedakarlığından, pavyonda çalışan Türk Filmi esas kızı namusluluğundan asla ödün vermeyen Madama’nın durumlarında da bir beis yok.

Bütün bunlar gözünün önünde cereyan ederken, kerizmatik kişiliğine, insanı çıldırtan ağırlığını da ekleyerek, gün günden daha da aşık olduğu karısına iltifatlar, övgüler, hediyeler yağdıran. “Ne kadar da mutluyum, huzurluyum. Allah bana onu armağan olarak verdi.” diye ortalıkta sevgi pötürcüğü şeklinde dolanan, Allah senin bin türlü belanı verdi haberin yok Ahman Bey’in bu şapşallığında da bi beis görmüyorum kendi adıma.

“Peki nerde lan bu beis? Ne diye doladın diline?” diye sorduğunuzu, “Sadede gel artık manyak yazan, ne uzatıp duruyon o zaman?” diye çemkirdiğinizi duyar gibiyim sayın okuyan.

Bana ne ya! Kim kiminle ne yapıyorsa yapsın. Zamanında benim yapamadığımı, yazarının kemiklerini sızlatmak pahasına, büyük bir cesaret örneği sergileyerek yapmış senarist. Daha kimleri kimlerde buluşturacak, kimin eli kimin neresine değecek, kim kiminle halvet olacak, daha ne entrikalar dönecek, yaşayıp göreceğiz. Elbette ki tutmuş her “edebi eser katli” gibi bunun da b.kunu çıkartıp, bin yüz seksen iki bölüme kadar uzatacağız. Sonra da bunu “Aile Dizisi” diye oturup hep beraber seyredeceğiz. (Bkz. aynı kanalın sündüre sündüre ishal olmuş bebe b.kuna çevirdiği, göz yaşlarımızı nehirlere çeviren diğer katliam.)

Oysa benim derdim bambaşka!..

Şimdi bu Düldül efendi duygusal, aşık oğlan kimliğinde kadınların gönlünde taht kurdu ya… Hani o Bitter’i her gördüğünde sıcakta iyice yavşamış fukara sümüğü gibi yayım yayım yayılmasıyla “Ayyy yazııık” şeklinde iç geçirmemize neden oluyor ya… Hani bu muhteşem yaratığa baktığımızda hiçbirimizin aklına “Ulen şerefsiz, babalık etti bu adam sana be! Memlekette başka çarpık bacaklı, tahta me.meli hatun kalmadı mı len? Tüü senin kalıbına!..” demek gelmiyor ya... Hepimizde bir Düldül hayranlığı, her birimizde böyle aşık olunma arzusu, böyle bir gevşeme, bir yavşama, bir ahlak erozyonu yaratıyor ya bu yavrucak. Tamam kabul ediyorum; Allah sahibine bağışlasın, taş gibi de bebe. Ama sarışın yahu!..

Hal böyle olunca, zamanında “Iyyyk… sarışın adam mı olurmuş. Ay renkli gözlü erkek hiç tipim diil… Erkek dediğin karayağız, göğsü kıllı, kodum mu oturtan cinsinden olur, bebek yüzlü adamla hiç işim olmaz…” diyen sahiplierkeksever akbabalar, “Zeten bizim ülkede var çok sarışın adam, lazım bize esmer adam janım…” diye kırıtan soyu batasıca Uruslar, “Sarışın olsun, çamurdan olsun, olacaksa Düldül gibi olsun…” demeye başladılar.

Bu da, yıllar yılı, “Ulen nasılsa bu adam sarışın, gideri yok buralarda, hehe salarım bayıra, mevlam kayıra” şeklinde rahatlığın dibine vuran İncegül şahsiyetsizinin “Şimdi b.ku yedik kızım, sonumuz çıksın hayıra” şekli kafiyeler üretmesine neden oldu sayın okuyan.

Üstelik bu koca kişisinde bir kendine bakmalar, bir kilo vermeler, bir kıyafette devrim yaratmalar, bir imaj değişiklikleri, yeni saç modelleri ki sormayın gitsin. Yahu benim yok, adamın göz altı kremi var. O kadar söylüyorum işte.

Şimdi işin yoksa, telefonunu kontrol et, gittiği yerleri takip et, kimlerle görüştüğünü araştır, günde elli kere ara. Ooo… Valla zor iş. Hiç uğraşamam.

Şimdilerde yeni bir dizi başlıyormuş. Başrollerinde de şu bizim esmer güzeli, deliyürek. Dua edelim de bu dizi tutsun, Düldül modası da başladığı gibi bitsin. İncegül de şöyle rahat bir nefes alsın caanım.

Hem kırkından sonra azanı ya teneşir paklar; ya da İncegül haklarmış…

Haydin görüşür, dertleşiriz yine…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bir yaz sezonunun da kazasız belasız ve de tatilsiz bir şekilde sonuna geldik sayın okur. Kış kapıya geldi dayandı. Sabahın kör soğuğunda yuvasız it yavrusu gibi titremeler, akşam trafiğinin adım adım ilerlemesinde levye, çekiç kapıp birbirine girmeler, karanlık gökyüzünde güneşe hasret iç çekmeler vaktidir artık.

Ben yaz çocuğuyum ya belki ondandır kışa bu olumsuz ve de ılımsız yaklaşımlarım. Ayaklarım üşümeye başladı mıydı ruhum da üşür. Bunalırım, depresirim. Mevsim geçişlerinde zor kadın olur, ortamı fena gererim. Bir de bunun üzerine okul stresini koyun. Koyun yahu çekinmeyin. Çok da normal olmayan birinin tamamen tırlatması için yeterli değil midir?

Lakin yine bildiğiniz üzere, her anlamda kendi kendini tedavi edebilen bu mutant bünye, psikolojisini de evelallah kendisi düzeltebilme yeteneğine sahiptir. Bir çeşit kendin pişir, kendin ye; kendin hastalandır, kendin iyileştir durumu yani. Elbette kamuoyu yararına çalışan bir insan evladı olmamdan mütevellit, bu sırlarımı sizinle paylaşıp bir nevi amme hizmeti yapmayı da kendime görev telakki ederim sayın okur. De haydin iyisiniz yine!..

Hava daha aydınlanmamış, horozlar bile tatlı uykusunda iken, anne karga, baba kargaya “hadi len ordan, bu saatte kahvaltı mı edilir, yat zıbar” diye çemkirirken, emzikli bebeler anacıklarını rahatsız etmemek için mışıl mışıl horuldarken; dünyanın en çirkin çalışlı saatinin ötüşüyle uyanmak, bu sırada yorganı tepenize kadar çekip o gerzek saati duvara fırlatmak suretiyle paramparça etmek, dünyanın en rahatlatıcı şeyidir kanımca. Mutlaka deneyiniz.

Gece ile gündüz arasındaki bu arafta uyanmanıza neden olan sevgili yavrunuzun gittiği okula, o okulu dünyanın öteki ucunda bir dağ başına inşa eden şahısa ve veya kuruma, bu okula gitmesi ve kaydolması esnasında, yayın ve yapımda emeği geçen tüm ekibe teşekkürlerinizi şöyle tumturaklı bir şekilde iletmek de yay gibi gerilen sinirlerinize çok iyi gelecektir. Benden söylemesi.

Gözleriniz yarı kapalı vaziyette, melekler gibi uyuyan yavrunuzun başında dinelip, artık kalkması ve okula gitmesi için ikna etmeye çalıştığınız o kırk beş dakikalık süre boyunca, tanju miller modeli sesinizle “haydi benim biricik yavrucağım, artık uyanmalısın, okuyup adam olmalısın, bak insanlar kucaklaştı, okul vakti yaklaştı” diye sürekli tekrarlamanızı, olmadı kulağına parmak sokmak, saçınızı burnunda dolaştırmak, buz gibi olmuş ellerinizi aniden sırtına yapıştırmak, bacağından tek tek kıl çekmek suretiyle kendisine işkence etmenizi şiddetle öneririm. Unutmayın ki acılar, paylaşıldıkça azalır.

Sonunda bin bir zahmet uyandırıp ayağa diktiğiniz evladınızın, bir lokma bir şeyler yemesi için kendinizi paralarken “anne ya, üff ya, bebek miyim ben ya, al kendin ye bunları yaaa” şeklinde namkörce yaklaşımlarından duyduğunuz dayanılmaz iç sancısını, yüzüne gözüne çikolata sürmek, sütünü boğazına dökmek şeklinde bir takım kontrataklarla azaltabilirsiniz. Size “psikopat ebeveyin, acımasız insan, tüü barnak kadar bebeye ne eziyetler ediyo utanmaaaz” diyebilirler. Bırakınız desinler, bu terapinize asla mani olmasın.

Siz acele ettikçe, giyinme işini iyice ağırdan alan, saçlarını dana b.ku sürülmüş şekline sokmak için bir buçuk saatini banyoda geçiren canınız oğlunuzun ümüğüne çökmemek için, gözlerinizi sıkı sıkı kapatıp bildiğiniz bütün sabır dualarını okumaktan başka bir çareniz yoktur. Yapınız.

Bebeyi güç bela evden gönderdikten sonra on dakika bekleyin. Her zamanki gibi son anda çıkmış olan yavrunuz geri gelip “anneee, servisi kaçırdım, babamı uyandırsana beni okula götürsün” diye hönkürmediyse hala, servise binip yola koyulmuş demektir. Derin bir nefes alma vaktidir. Alınız.

Şimdi yapın kendinize bir kahve, giyin pofidik terliklerinizi, sarılın battaniyenize, açın güzel bir müzik… İşe gitme vakti gelene kadar, sabah sabah yakaladığınız içsel huzurun tadını çıkarmak gerektir artık. Çıkarınız.

Bu hizmetimi de unutmayınız.

Haydin eyvallah sayın okur. Bir dahaki seansta buluşmak dileğiyle, mutlu olun ve hep öyle kalın.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yedi direk arasından kızıl dökmekte gök; yakamoz ağlamakta. Deniz, mavi gözlerini yummuş, işveli gamzelerine gözyaşı biriktirmekte hala. Bir yelken beyazı sürülüyor aniden gecenin karasına. Süzülüp geçiyor kırmızı gemiler, demir atmıyor hiçbiri bu limanda.

Uzak yolculuklar düşüyor aklıma birden. Ve ıraklar değiyor yüreğimin ucuna. Bir anı yumağı oluyor sayfalar, bir bir koparıp uçurtmalar uçuruyorum bulutlara. İsyanım asılıp kerhen yapıştırılmış kuyruğuna, bırakıyor kendini bilinmezlerin kucağına.

Bir avuç bulut yağıyor damarlarıma. Derinlikler buz gibi köpükleniyor ayaklarıma. Ama hezeyanlı bir dalga vuruyor darmaduman yüreğime en fazla. Kurcaladıkça kanıyor insan. Susmalı belki. Yeniden ve hep konuşmamalı. Belki sadece yola dökülmeli.

Bilir misiniz açık denizleri? Suyla gök bir noktada birleşiverir. Haşrolur iki ezel-ebed sevgili. Hangisinde kaybolacağını ayıramazsın. Ne yana baksan, gözlerin, karanlığın hükmünü yok etmeye çalışan ışıklara çarpar. Dileğinin yıldızları bir başka geceye sözlenip gitse de dönmeye yeminlidir. Sonu olmayan koca bir boşluk olur evren. Ve sen orta yerinde bir zerreye dönüşürsün. Gönüllü… Sevdalı… Zavallı…

Atlas gibi dünyayı sırtından indirdiğin andır. En hafiflediğin… Gevşeyiverir güverte demirini tutan serçeden ellerin. Gözlerin, ufuk çizgisinin gaybına dalar. İşte şimdi sınırların yoklara vardığı yerdesin.

Rojin’in maviye sevdalandığı an şimdidir sanmayın. Sarp kayalıklar, sarı, çorak topraklar, menekşelere hasret dağlar… Bir yudum suyu değil, sonsuzlukları özletir. Siz bilmezsiniz. Karların eksik olmadığı yerde, namluların göz hapsinde güne uyanırken çocuklar, sıcağı değil güneşi arar. Ama siz onları görmezsiniz.

Bu şehre ilk gelişimi böyle hayal etmemiştim oysa. Yine de ağaçların rüzgarın müziğindeki eşsiz dansını, Boğaz’ın narin tenine düşen grubun kızılını içime doldurup saklamalıyım. Sonrası, tekrarı olmayan tüm anlar gibi… Paha biçilemeyen tüm yaşanmışlıklar gibi… Bununla avunmalıyım.

Artık yola çıkma vaktidir. Bilmem ayaklarım ilerlerken, yüreğimin geri gitmesi nedendir. Helalleşip öpemediğim ana elinin kokusu mu bu rüzgarın getirdiği? Saçlarıma dokunup kaçan bir çocuk haylazlığında, acıyan kayalar düşüyor içime. İşte külçe külçe olmuş omuzlarımda ağırlığı, beni çağırıyor sessizlik.

Olsun be!.. Ölümse bir ölüm. Nasılsa olacaksa; olmasın aşkı, sevdayı tüketenlerin elinde. Bedelse canım, sizin töre dediğinize; ödemeyeceğim. Hiçbir borcum yoktur kendimden gayrı kimseye.

Gitmeli artık! Açık denizlere ilk yolculuk böyle olmasa da düşlerimde; gitmeli şimdi, düşmeden son kaya üzerime. On sekizi göremeyecek ömrüm, yasak sevdasını da alıp bitmeli artık. Bir taş daha inmeli dağların tepesinden derin maviliklere.

Haydi Rojin!.. Uğurlar ola!..


Atölyemizde fotoğrafı dillendirmeye devam ediyoruz...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Beni sevin yine de sevgili dostlar. Damacanadan su boşaltırken bileğini kesebilen, sofraya çorba götürürken göbeğini yakabilen kaç kişi tanıyorsunuz ki? En azından hayatınızda böyle abuk bir karakter var diye sevinin. Hadi bi mutlu olun bakayım.

Sevgili ablam, güzeller güzeli yüreğiyle yüreğimin içindeki sarayında yaşarken, nasıl mutlu etmiş beni bu içten ödülüyle.

Efenim ödülümüzün kurallarına şöyle bir göz gezdirelim.

1- Sizi ödüllendirene teşekkür edin
Canımın canıdır, teşekkür yetmez. Sonsuzca sevgilerimi gönderiyorum.
2- Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
Ahan da buradadır. Keyifle, zevkle okuyunuz. İki hayat dersi alınız. Yaşamın kıyısındayım diyenden, yaşamın orta yerinde nasıl muhteşem durulur öğreniniz.
3- Ödülün logosunu yayınlayın
O da resim bölümündedir efenim. Buyurunuz buradan yakınız.
4- 7 yaratıcı blogeri ödüllendirin.
İşte işin zor kısmı budur. Bir süredir uzak kaldığım blog camiasında (Bu da ne şeker bir şey yahu. Yirim ben o camiayı. ) kimler geldi, kimler geçti. Kimler ödüllendirildi bilemiyorum. Bu yazıyı okuyan herkese dağıtıyorum ödülü. Bu da benim tarzım, ne edelim? Aşağıda ilginçliklerimi yazarken değineceğim üzre, kurallar ben denizin yakıp yıkması için icat edilmiş şeylerdir.
5- Bu 7 bloğun linklerini yayınlayın.
Arkadaşlarım linklerinden bilgi edininiz.
6- Ödüllendirdiklerinizi bundan haberdar edin.
Bu yazıyı okuma gafletinde bulunan herkes haberdar olacaktır gayri ihtiyari.
7- Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.
Hııı, işte geldik gırnatanın ah İstanbul çaldığı deliğe. Nerden başlasam, nasıl anlatsam? Kaç kişiydik o zaman.

Varan biiir… Asla va kat’a tek bir işle yetinme huyum yoktur benim. Çorba karıştırırken, bir yandan tek elimle domates doğramaya çalışırım; makineye çamaşır atarken, diğer elimle küveti temizlerim; yemek yerken, bir yandan boşalan tabakları temizlerim.

Varan ikiii… Yemeğe önce tatlıyla başlarım, sonra canım isterse diğerlerinden yerim.

Varan üüüç… Asla yalnız yatamam. Eğer koca kişisi yok ise, küçük sıpamı; o da bulunamıyorsa, herhangi bir oyuncak ayı, panda, köpek, artık Allah ne verdiyse onu alırım koynuma.

Varan dööört… Günlük koşturma sırasında kendimi öyle kaptırırım ki; bacağımdaki morlukları, kolumdaki şişlikleri, sağımda solumdaki kesikleri, ancak uyuyacağım sırada, acırsa fark ederim.

Varan beeeş… Bana göre yanlış ve veya güzel bir şey gördüğümde, yeri, zamanı, kişisi hiç fark etmez. Pat diye söyleyiveririm. Sonra da “len ben bunu sesli mi söyledim?” diye kendime şaşırırım. Dayak yeme, karakola çekilme, ya da linç edilme tehlikesi olsa bile umursamam. Ah ben bu dilimi ne edeyim?

Varan altııı… Dağınıklığa, düzensizliğe tahammülüm yoktur. Koltuk yamulmuştur mesela. Ve üzerinde misafir oturuyordur. Kibarca rica eder, insanları kaldırır, onu düzeltir, öyle huzura ererim. Yoksa zehir olur bana hayat. Yerlerde gördüğüm çul çaputu da hiç acımam camdan aşağıya atıveririm. Hatta anacığım bir gün camın altında don, çorap bulup kapıya getirmiş “bizim deli atmıştır bunları dediydim” diye kim bilir kimlerin kokulu çullarını elime tutuşturmuştur.

Varan yediii… Bilmediğim pencerelere bakıp hayatlarla ilgili hikayeler uydururum. Yolda bir kız görürüm, ona bir roman yazıveririm mesela. Köyünden kaçmıştır, ne acılar çekmiştir, bu şehirde yaşam savaşı veriyordur. Halbuki zavallımın hiçbir şeyden haberi yoktur. Ben onun için ağlarken, o gayet mutlu bir şekilde evine gidiyordur.

Tutmazsanız daha anlatırım. Lakin artık kalkıp çamaşırları makineden çıkarmalı ve asmalıyım. Sahur için yemek pişirmeli, ortalığı toplamalı, temiz kap kacağı yerine yerleştirmeli, sonra biraz uyumalıyım.

Haydin dostlar, görüşürüz yeniden.

Nur ablam, tekrar teşekkür ederim. Seni sanal değil, hakiki seviyorum.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

İstanbul gibi cosmopolit şehirlerin nabzı yaz geldi miydi plajlarda atar sayın okuyan. Her türden insanı bir arada görme imkanı bulabileceğiniz yegane mekanlardır buralar. Hele halk plajları…

Araştırmacı, soruşturmacı kişiliğim yine rahat durmadı ve sizler için biiçlerin ve dahi şehrin nabzını tuttu. İşte İncegül kişisi ve tam techizatlı kameramanı günlükün halk plajı güncesi ve plaj insanlarıyla ilgili izlenimleri. De haydi buyurun hep birlikte bir alt paragrafa inelim.

Öncelikle inceleyeceğimiz tür Hanzogiller olup, bu tür hem piknik, hem yüzme aktivitelerini bir güne sığdırmak niyetiyle burada bulunmaktadır. Hanzogiller hazırlıklara bir gün öncesinden başlar. Kekti, börekti, geçen kandilde alınıp bitirilemeyen simitlerdi… Hepsi bir çantaya doldurulur. Bu türün biraz daha becerikli dişileri, sarma, içli köfte; hatta va hatta gözleme yapmak suretiyle işi abartmakla birlikte, diğer plaj sakinleri tarafından gıpta va hayranlıkla izlenirler. Hatta bazı hemcinslerinin, “Gız hatça gözün körolmaya. Bi guru köftenyen ağşam ettirecen bize. Bah Ayşagil neler hazırlamış.” şeklinde, erkekleri tarafından feci şekilde rencide edilmesine neden olurlar.

Oldukça iştahlı olan bu türün vazgeçilmez besin kaynaklarından biri de karpuzdur ki; kendisinin o güneşin altında pörsümesini önlemek adına türlü yollar geliştirilmiştir. Bunların başında “Garpuzu suya gomak…” diye adlandırılan yöntem gelir. Kimi zaman bir dalga tarafından açıklara taşınma riski taşısa da bu yöntem daha uzun yıllar kullanılacak gibi görünmektedir.

Genelde plajın denize uzak bölgelerinde yuva yapan Hanzogillerin dişileri suya elbiseyle girerken, erkek Hanzo, beyaz donuyla ortalıkta salınmayı tercih eder. Bol kıllı ve göbek kısmı oldukça yağlı olan vücut yapısı yüzmeye çok elverişli olmayan erkek Hanzo, derin sularda şamrel diye adlandırılan bir çeşit alet kullanarak bu açığı kapatır.

Hanzogiller üreme konusunda oldukça aktif olup hemen hemen her yıl yaz aylarında yavrulamak suretiyle yaşamlarını devam ettirirler. Erkek Hanzo dişisine, omzuna sümsük atmak, dürtmek, çimdirmek diye adlandırılan hareketlerle kur yaparken; diğer türlerin dişilerine de görüş mesafesi oldukça iyi olan gözlerini dikmekten kaçınmaz. Ekonomik sebeplerle tek eşliliği tercih etseler de akıllarının ve uçkurlarının bir yanı hep başka çöplüklerdedir.

Hava kararmadan kuytudaki yuvalarına sığınmak üzere kalktıklarında, arkalarında karpuz kabukları, yiyecek artıkları, gazete kâğıtları, pet şişeler, çocuk bezi ve bilumum pislik bırakan Hanzogiller, güneşten kavrulmuş vücutlarına yoğurt sürüp rahatladıktan sonra huzur içinde uykuya dalar.

Bahsedeceğimiz bir başka tür ise Kokoncanyuslardır. Bunlar pullu, taşlı bikini ve veya mayolarıyla, kocaman sallantılı küpeleriyle, kuaförden yeni çıkmış saçlarıyla, yüzünde halakızının düğününe gidecekmiş ağırlığında makyajıyla, diğer türlerden hemen ayırt edilebilirler.

Bu türün temsilcileri bundan birkaç yıl öncesine kadar bütün bir yazı doğal ortamları olan Bodrum, Marmaris, Çeşme gibi trend mekanlardaki biiçlerde malak gibi güneşlenerek, dans ederek geçirirlerdi. Ancak koloni içindeki etkileşim sürecinde, önce İstanbul’un sosyetik biiçlerinde, daha sonra da halk plajlarında boy göstermeye başladılar. Magazin programlarının da tetiklemesiyle çok hızlı üredikleri ve soyları asla tükenme tehlikesi altında olmadığı için avlanmaları serbesttir. Lakin av olmaktan ziyade avcı olmayı tercih eden Kokoncanyuslar, plaja yalnız gelir ve çiftleşmek için bir eş bulmadan asla ayrılmazlar.

Evet sayın okuyan… Bol yağlı ve kalori oranı oldukça yüksek olan Suanaları, kapkara tenleriyle bütün ömrünü plajda geçiriyor izlenimi veren Kurtaranmarsıklar, slip mayolarıyla nostalji rüzgarları estiren Kıromsuncanımsınlar, denizin tuz oranını yeterli görmeyip hacetini içine gidermek suretiyle katkıda bulunan Çişimitutamayomnebokyiyemgiller, heyvansever kişilikleriyle göz dolduran Köpeemiçimdirmeyegeldimilişmeyenuslar, Kumdibindeunelertımbıltımbılmemeler ve daha neler neler…

Bize ayrılan sürenin yine dibini bulduk, bizden şimdilik bu kadar efenim. Bir başka programda buluşmak, gülüşmek, ya da ağlaşmak üzere, günlük ve ben birbirimize yoğurt sürerken, bir yandan da size mutlu günler, umutlu yarınlar dileriz. Bu fedakarlığımızı da unutmayın gari…

Haydin kalın sağlıcakla…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ay oğlum, ağlamak istiyorum. Çok duygulandım, çok. Bak gözlerim nasıl da nemli nemli. Evi toplamışsın. Antrenman formaların kapı önünde değil kirli sepetinde, sonra koltuk minderleri yerlere dizilip üzerinden kamyon geçmiş gibi ezilip büzülmemiş, ne bileyim işte kostümlerin ranzaların üzerine idam edilmemiş, mutfak tezgahına üç takım bardak dizilmemiş. En önemlisi; ben söylemeden çöp dışarıya çıkartılmış. Bu gün tarihi bir gün, not etmeliyim bunu bir kenara. Allah’ım, bu günü de gördüm ya; gayrı ölsem de gam yemem.

Anne var ya, nankörsünüz siz he… Her gün arkanızı ben topluyorum, temizlik yapıyorum, çocuğunuza bakıyorum, futbolcu olup geleceğinizi garanti altına alayım diye günde kaç saat antrenman yapıyorum, bu şartlar altında bir de iyi karne getiriyorum, yine de yaranamıyorum he.

Hööö?

N’oldu anne?

Dumur oldum…

Olma…

Oldum bile…
_______________________________________________

Anne, ‘Küçük Kadınlar’ diye bi’ dizi varmış biliyo musun?

Var galiba oğlum. Ne bileyim ben. Dizi mi seyrediyorum?

Varmış varmış… Bizim çocuklar hep seyrediyolarmış. Bana da söylüyolar, sen seyretmiyo musun, bak mutlaka seyret, çok güzel diye.

Eeee, seyret o zaman!

Şimdi küçükler ya bu kadınlar…
Eeee?

Büyüsünler öyle seyredicem.

Ehi ehi ehi… İlahi çocuk…

Komik mi?

Hııı…

Bence değil…

Kütsün.

Kütüm.

Olsun ben seni bu halinle seviyorum.

Sırnaşma anne…

_____________________________________

Anne yaaa… abime bi’şey söyle ya… Babamla sen git yarışmaya katıl diyoo.

E ne var ki bunda. Gidersin oğlum işte ne güzel. Hem yeşil alan, çuval yarışı filan da varmış.

Anneeee… bu yarışma BABA-KIZ yarışması yaaa…

Ya oğlum ısrarla bu çocukla uğraşıyorsun. Kızdırmasana kardeşini. Bak sen ağabeysin, kocaman adam oldun, delikanlı oldun, oysa senin tam yarı yaşında. Dikkat edersen, artık kendimi paralamanın anlamsızlığını fark ettim ve sakin sakin anlatıyorum, hem de binlerce kere, ama olmuyor. Öyle diyorum olmuyor, böyle söylüyorum olmuyor… dır dır dır… vır vır vır…

Annee… bi susmayı denesen, belki olur.

Olur mu dersin?

Olur olur…

Bence olmaz…

Bence de…

İyi… Ne haliniz varsa görün o zaman.
________________________________

Bak benimle dans etmezsen gebertirim seni. (Önce sert yapılıp, gözü korkutulmaya çalışılır)

Anneee, böyle tehditlere pabuç bırakmam bilirsin.

Hadi be oğlum, bak kaç yaşına geldin, daha bi’ kere bile dans etmedik seninle. (Sökmeyince, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır yöntemine geçilir.)
Ya anne. Bunlar bize ters hareketler. Öyle dans, mans. Layt mıyım ben ya?

Ya Memuzin, bi’şey söyle şuna ya. Bu düğünde dans etsin benimle. (Araya hatırlı tanıdıklar sokulur)

Dans edilecek anneyle. Höööyyt… (Dayı mafyaya bağlamıştır)

Yengesiyle de etsiiiin. (Yüz bulunmuş astarı istenmektedir)

Yengeyle de edilecek. Höyyyyt… (Dayı coşmuştur)

Ya dayı yaaa… Olmaz ki ama… (Fısıltıyla) Anne bak hayatta etmem, haberin olsun. Hiç dayıma güvenme.

Cep telefonun gitti ya… Üzme beni, en güzelinden alayım. (İllegal yollara sapılır. Rüşvet en geçerli akçedir)

Dört çekirdekli leptop isterim. (Ohaaa… ulen bu kadar rüşvete Bretle dans ederim ben be.)

Aşk olsun oğlum, uçma istersen.

Tamam tamam bi Ayfona olur. Yengemle etmem ama. (Bir de pazarlık yapıyor sıpa)

Beş dakika benimle, beş dakika yengenle dans et, Ayfonun en kısa sürede cebinde. (Salak kadın, bi’ de en kısa sürede demez mi?)

Söz ama bak tamam mı? ( Uyanık sıpa bilir ki; yapamayacağım şey için asla söz vermem, söz verdiğim şeyi de muhakkak yaparım.)

(Sonunda danslar edilir, saftronik anne muradına erer.)

Anne ayfonumu istiyorum bak. Söz verdin, unutma. Yalnız küçük bir ayrıntıyı atlamışız annecim.

(Teknolocik gelişmelerden bihaber , piyasa araştırması sıfırın altında olan anne saf saf sorar) Neyi atlamışız canımın içi.

Fiyatı 1000 dolarcık cık cık cık cık…

Ooohaa…

Çok ayıp anne…

Demiyim mi?

Deme…

Peki… Yuh diyim o zaman.

Tamam onu de…

________________________________

Şimdi sen On Yedi oldun diye, öyle istediğin saatte eve girip çıkacağını, istediğin yere gideceğini, istediğini yapacağını sanıyorsan yanılıyorsun şekerim. Hem burası Türkiye ve ben de klasik bir Türk annesiyim. On Sekizinde de hiçbir şey değişmeyecek ki…

O zaman ben de seneye doğum günümde evlenirim. Hem düğüne de gerek olmaz, ikisi bir arada, evlen ve çık.

Bu sefer oha diyecem, çıkarı yok.

De… Bunca yıl besledin büyüttün, o kadarına hakkın var. Heheheheee…

Sıpasın işte…

O benim işte…


Günün Dip Sosu: Daha dündü, hatırlıyorum. Beyaz boyalı, dar bir hastane koridorunda vermişlerdi kucağıma. Öylesine küçüktü ki, tutmalara korktum önce. Şaşırdım, kaldım.Yüzüne baktığımda, yabancı bir duygu gelip yerleşiverdi yüreğimin tam ortasına. Boğazıma koca bir yumru oturdu kaldı. Kirpiklerimin ucundan analık denen o acı ama doyumsuz su akıverdi onun kara gözlerinin bebeğine.

Bir vakit tombik, pamuk ayaklarını ısırdığım bebek, şimdi Kırk Üç numara ayakkabı giyiyor.Minicikti bir zaman, artık camış kadar oldu.Boyu boyumu aşalı hayli zaman var. Lakin, salına salına geçti mi önüm sıra, şöyle baktı mıydı o kara gözleriyle yüzüme, içimden bir şeyler akıyor hala ılık ılık. “Aşk” diyeceğim ama az gelecek, hafif kalacak biliyorum. Ben bu On Yedilik çıtırı çok seviyorum yahu.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Öyle kıymetli şeyler vardır ki yaşamımızda, ölçüp biçmeye kıyamayız. Üzerine ne kelam etsek, az gelir, eksik kalır. Ömrümüzün cevahiri, altını, zümrütüdür. Kardelenden de nadide, koklamaya kıyamadığımız gülüdür.

Aile deyince sözcükler ne kadar da aciz kalıyor. Bir ağız dolusu söylesen sesin ne kadar cılız… Annenin sarmalayan şefkati, babanın kollayan gölgesi, evlatların şenlikli neşesi… Huzur, güven, hiç bitmeyecek sevda...

İki kişilik bir dünya kurarsın önce, kimse ilişmesin diye de sıkı sıkı duvarlar örersin. Sanırsın ki, burasıdır hayatın orta yeri. Çiçekler büyütürsün yaprakları tülden. İncinmesin diye sakınırsın onu herkesten. Yeşiller ekersin taş duvarların her yanına. Umudu, mutluluğu çoğaltırsın günle geceyle. Emek damlar toprağa, ıslanırsın yağmurların en güzeliyle.

Altın başakların hasat zamanı gelince, kuşlar konar dallarına cıvıl cıvıl. Alır avucunun içinde saklarsın. Dudakların her değdiğinde narin gagalarına, çiçeğe dolanır, rengarenk açarsın.

Az biraz kanatlanınca, çırpınışlarıyla yüreğinin yandığını hisseder, bir yanı yaralı kalırsın. Kuşlar, canının parçası; canının ta kendisidir. Dünyanın tüm siyahlarını alır, ebemkuşağının renklerini bir bir onlara sunarsın.

Büyürler sonra, iyi ce palazlanır da; sen saçındaki akları yıldızlara sorarsın. Sancılı bir kanat darbesidir gidişler. İçini oyan bir fırtına göçü gibi ardından baka kalırsın. Parmaklarının ucundan dökülür yıllar bir bir… Gidenin ardından el sallarsın.

Bir çift spor ayakkabı kalır, bir çanta, bir gömlek; iki düğmesi eksik… Kalanın acısını saklar besbelli, kapı önünü bekleyen bir çift yanı yırtılmış terlik. Kirpiklerinin ucundan dökülür yıllar bir bir… Masmavi göklere umut salarsın.

Sonra yine başladığın gibi kalırsın hayatın orta yerinde. Zannedersin ki, iki kişilik koca bir yalnızlık…

Oysa çoğalarak çalar kapını mutluluklar zamanla. Önce ikiler üç olur, üçler dört… Sonra bir bakmışsın çiçeklerin kaplamış bütün taş duvarları. Yeşiller sarmış dört bir yanını. Gülüşler açmış yüreğinde ebemkuşağından da çok renkte ve gerçekleşmiş her rüya. Bir bakmışsın avuçlarında koca bir dünya.

Dedim ya; ne yazsak yarım, ne söylesek eksikli… Çiçekleri solmasın duvarların hiçbir zaman. Ve o kuşlar, her göç zamanı geri dönsünler beklendikleri yere, sevgiyle…


Öykü Atölyesi Kelime Oyunu: Aile
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bir asi dalga saçlarımda salınırken tel tel, yağlı urgan gibi boynuma dolanıyor en sevdiğim mavi. Son nefeslerim köpükleniyor yaşamın kıyısına. Yaban bir siyaha sarılıyor tüm renklerim.

Çırpınmayı bırakıyor içimdeki kuşlar. Martıların sesi de duyulmuyor artık. Ruhum teslim ediyor kendini bedenlerin ağırlığına. Usulca dibe çöküyorum. Sesler suskunluğun toprağına kök salıyor.

Sonra seni düşünüyorum. Gülüşlerin damlıyor kapalı gözlerime. Yüreğimde bir yudum yeşil sürgün veriyor. Bembeyaz, minicik çiçekler açıyor dallarımda. Uzatıyorum gökyüzüne; çaresiz ellerime güneşler yağıyor.

Oysa sen sol yanımdaki ağrı, yaraların kapanmayışıydın. Karanlık gecenin korkulu sanrısı, ıssızlığım, yıldızsızlığımdın. Koşup gelemeyişim, özleyip ulaşamayışımdın sen.

Uğraşımdın demirden perdeleri yıkmak için. Terimdin tenimde tuz tuz. Nafile çabalarımdın. Yine de siyaha akan mavilerim, en kapalı kapılarımdın.

Bitiyor son rüzgarları isyanın. Tüm sevinçlerini toplamış da terk ediyor bahar dalı yaprağı. Çiçeklerim soluyor. Bir kez daha koklayabilseydim diyor yürek toprağı. Pencere bir daha açılmamak üzere kapanıyor.

Heyhat!.. Yelkenlerini almış da gidiyor gözlerimin önünden hayat. Yalanlarımdan usandım, yeter… Sana geliyorum ey en hakikat!..


Öykü Atölyesi'nde fotoğrafı dillendirmeye çalıştı kalem...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Geri sayım bitti, sigara yasağı başladı güzel yurdumda. Vatana, millete hayırlı olsun. Öncelikle belirteyim ki tiryaki olmama ve yasaklara karşı alerjim olmasına rağmen, dumansızlaşma çabalarını desteklenesi bir hareket, hiç değilse iyi niyetli bir çaba olarak görmek istiyorum. Ne kadar manyak bir bünyeye sahip olursam olayım, oturup “tütüne övgü” düzecek değilim. Belli ki zararlı bir şey bu... Bunca doktor, bilim insanı yanılıyor olamaz ya.

Lakin, kimse kusura bakmasın, bunun dakka başı gözüme sokulması, burnuma dürtülmesi hiç hoşuma gitmiyor doğrusu. Her aklı başında(!) insan evladı gibi ben de içtiğim zıkkımın nelere mal olabileceğinin farkındayım. Salak da olmadığıma göre “Sigara içiyorsun sen. Gebereceksin!” denilip durmasının bir anlamı da yok. “Ulen at kafası, ben geberecem de sen kazık mı çakacaksın?” diyerek bir tane daha yakmama neden olmaktan başka da bir işe yaramıyor.

İlköğretimden itibaren Fen kitaplarında gösterimine başlanan ve vizyondan asla indirilmeyen, kararmış ciğer fotoğraflarının bile bizi yıldıramadığını düşünürsek; her yerde karşımıza çıkan kuru kafalı afişlerin caydırıcılığı da tartışılır değil mi?

Her şeye rağmen bırakmayacağım bu mereti. Zaten “Yapçaksın!” dendi miydi yapabilitemin bittiğini düşünürsek iyice zora giriyor bu iş. Biliyorum; yüzüncü yaş günümde rap yapamadan gebereceğim. Bir gökdelenin otuz sekizinci katına asansörsüz tırmanırken tıkanacağım yine. Kırklı yaşların ortalarına geldiğimde kaz ayağı kırışıklarım belirmeye başlayacak. Hatta saçlarımı boyamam gerekecek ellilerde. Belki altmışlara geldiğimde ağrı kesici bile kullanmaya başlayacağım kim bilir? Yine de ayrılmayacağım ondan, üzgünüm. Dönen dönsün ben dönmem yolumdan.

Yaşamak dediğin şeyin amacı ne ki? Nedir nefes almanın en büyük ereği? Haz ise ruhun besleyeni; nadir hazlarımdan vaz mı geçeyim? Yavrumla sarmaş dolaş olmak, denizde dalgalarla boğuşmak, çok sevdiğim bir kitabı yudum yudum okumak… Kahvenin yanına iliştirilivermiş bir balkon keyfinde bulutlara biraz duman yollamak… Çok mu yani?

Bırakın siz beni… Elleşmeyin… İyiyim ben böyle… Tamam, evlatlarımızı koruyun bu meretten. Ona laf edenin ağzı burnu yamulur.

Önümüz kış… Mekânların müşteri kaybettiği için düşeceği durumu, kulağında fasılla buz gibi rakısını yudumlarken bir cıgara tellendiremeyecek akşamcının çilesini, balığının ardından iki nefes dumanı Boğaz’a savuramayacak deniz aşığının mutsuzluğunu, kahvesinin yanında yoldaşı olmayan ehl-i keyfin keyifsizliğini hiç dile getirmeyeceğim. Sigara içmeyenlerin hakları, içenlerin haksızlıkları mevzuuna da elimi sürmeyeceğim. Eminim bunlar tartışılmış ve bitirilmiştir bunca zaman.

Benim derdim, zaten olması gerekenleri, bilinçli bir toplum yaratmak yerine, “yassah hemşerim” mantığıyla oldurmaya çalışanlarla.

Aslına bakarsanız, bir vapurun güvertesinde, martılar tepemde uçuşurken, mavi derinliklere dalıp püfürdettirmedikleri gün, benim için sigara yasağı çoktan başlamıştı. O gün, açık alandaki sigara dumanından rahatsız olunabileceğini düşünecek duyarlılıktaki, vur deyince öldüren zihniyetin, pisikomanyak bir bünyenin sigarasını elinden alırsan neler yapabileceğini hesap edememesi çok şaşırtmıştı beni. Elimde yakamadığım sigaram, dilimde sayıp dökemediğim küfürlerle kala kalmıştım öylece. Ve yemin ettim; piyangodan para çıksın, sırf bunun için bir vapur almayan ne olsun diye.

Zaten çocuklarımla gittiğim yerlerde, onların duman altı olmasına asla müsaade etmemek babında sigara içilmeyen bölümü tercih ettiğimden, “çocuklarım olmadan asla”cıların başında geldiğimden dolayı benim için çok şey değiştirmeyecek bu yasak. “Ulen çabuk yiyin de dışarı çıkalım, boğazınıza dökecem şimdi he!” diyerek yediklerini zıkkım ediyordum yavrucaklara, yine etmeye devam edeceğim.

He yalnız mı çıktım? Kendi çocuğum olmasa da çocukların olduğu hiçbir mekânda zaten sigara içmem. Hızlı hızlı tıkınırım, sonra atıveririm kendimi denizin kıyıcığında bir sandalye olur, bank olur, hatta bir taş olur, açık bir yere. Elimde çayım ya da kahvem. Buyur işte; bana her yer Paris. Kış geldi mi de; ne işim var soğukta sokaklarda kardeşim. Otururum mis gibi evimde. Balkonumda sıcak çayımla, kitabım eşliğinde tüttürürüm. Senin yassağın bana söker mi be?

Tabii ki “Bana dokanmayan yılan bin yaşasın!” sözünü düstur edinmiş bir insan değilim, bilen bilir. Bu yasağın ne kadar işe yarayacağını merak etmekle birlikte, türlü şekillerde delineceğinden de emin olarak, nasıl uygulanacağı konusunda ciddi endişelerim var(dı) doğrusu. Lakin hepsi geçti gitti çok şükür.

Dün akşam haberlerde gördüğüm kadarıyla denetimler süper. Kuş uçurtulmuyor. Neredeyse sigara yakanın üzerine tazyikli su sıkacaklar, o kadar yani. Güzel yurdumda katiller, hırsızlar, tecavüzcüler sokaklarda çok da rahat gezerken, neredeyse tiryaki başına bir emniyet mensubu tahsis etmeleri, sigara içiyor diye insanları kollarından tuttukları gibi karakola götürmeleri içimi rahatlattı diyebilirim. Denetleyiciler yeni gelin hevesiyle sıkı sıkı yapışmışlar işlerine. Ellerinde kalmamasını umut etmekten başka yapacağımız bir şey de yok.

Sigara içilebilen açık alanı, kapalı bölmeden ayırmaya yarayan camı tam örtmediği için ceza yiyen işletme sahibinin, kara gözlüklü, iri yarı denetleyiciye söylediği “Abi içeride oturan müşteri sıcaktan bunalıyor, kapattırmıyor camı.” sözüne karşılık ağır abi “Şu yanları aç da cereyan yapsın.” dedi sinirli bir şekilde. “Bırak gebersinler sıcaktan, ya da aç iki tarafı cereyanda kalıp zatürre olsunlar. Madem sigara içmiyorlar, müstahak bunlara her şey.” Demesini de bekledim, ne yalan söyleyeyim.

Hele sigara içerken yakaladığı iki zavallı kafe çalışanına yaptıkları takdire şayandı doğrusu. “Gelin bakayım buraya, nerde sigaralar? Nereye attınızsa çabuk getirin onları!” diye bir çemkirmesi vardı ki gözlerim yaşardı. “Bastır be! Kim tutar seni be!” diye bağırmamak için zor tuttum kendimi. Yalnız o sigaraları attıkları yerden aldırmamasını çok kınadım. Ne olacaktı canım. Klozete elini sokup alabilirlerdi pekâlâ. Çok mu zordu?

Sonra onları kamera önüne getirip öyle bir edayla teşhir etti ki, sanırsın kırmızı bültenle aranan, uzunca süredir kendisine ulaşılmaya çalışılan çetenin elebaşlarını bulmuş da ulusal kahraman ilan edilmeyi bekliyor. Yıllardır işlenen faili meçhullerin failini yakalamış da tüm karanlıkları aydınlatmış sanki. Ya da çocuk katili, tecavüzcü, üstelik de hırsız olan azılı bir suçluyu yakalamış gibi kasım kasım kasılıyor. Sağa sola da höt zöt nidalarıyla gözdağı veriyor.

Zanlıların(!) yüzlerinde ise “Eyvah, şimdi b.ku yedik olum. Kesin asacak bizi bunlar.” ifadesiyle, “Ulen sigara içerken yakalandık. Toplumdan dışlanacaz lan. Nasıl çıkacaz insan içine?” salaklaşması arası bir şey.

Alın işte size, paranoyak, ruh hastası, pisikosomatik manyak olmak için bir neden daha… Her an ensene yapışmaya hazır, besili camış kıvamında sigara denetçileri, üstelik de bu adamlar öyle sıradan vatandaş da değil, polis be, polis… Geceyi nezarette geçirmek var işin ucunda. Sonra potansiyel ispiyoncu, ihbarcı gözüyle bakılacak komşular, arkadaşlar, dost bilinenler… En kötüsü de “Haydi bakalım kameralara el salla!” modunda peşinde dolanan haberciler…

Bir tek, sigara yüzünden televizyonlarda cümle aleme rezil olmadığımız kalmıştı, o da olacak yakında. Haydi hayırlısı…

Televizyon demişken; uzun zamandır uygulanan sigara buğulandırma uygulamalarına siz de benim gibi bayılmıyor musunuz?

Mesela ekranda hırtlar vadisi… Kan gövdeyi götürüyor. Silahların her çeşidi resmi geçit yapar gibi salınıyor. “Hadi Hayati, çok daraldım, gel bi kaç adam vuralım, olmadı başını kesip Salla dayıya götürelim.” diyen adamın elindeki sigaraya prizma…

Adam hatuna yapmadığını bırakmamış. Tec.a.vüzün, sap.kın.lığın her çeşidini uygulamış. Kadın kanlar içinde yerde yatıyor. Adamın yaktığı sigaraya prizma…

Testereyi çoluk çocuğun ayakta olduğu bir saatte yayınlamakta hiçbir sakınca görmeyen, moderen yayıncılık anlayışımıza tek kelime etmiyorum dikkat ederseniz. Yaptıkları uygulamayadır vurgum. İçeride oğlu can çekişen polisin yaktığı sigaraya prizma…

Motosiklet savaşlarına seksenli yıllardan itibaren birçok gençlik filminde rastlamışsınızdır. Lakin bu seferki öyle böyle değil. Tekerlekler cesetlerin üzerinde geziniyor. Köşede durmuş olaya ağlayan amcanın yaktığı sigaraya prizma…

Öyle bir fettan hatun düşünün ki, entrikanın bini bir para. Her yol var bunda. Adamlardan kiminin işini batırmış, kiminin ailesini yıkmış, kimini de intihar ettirmiş. Öyle cadı. Ama onun elindeki sigaraya prizma…

Sen çok yaşa emi rütük amca. Sen olmasan nice olurdu halimiz? Haydi karart bütün sigaraları da dünya tertemiz olsun. Sevgi, barış, dostluk alsın yürüsün. Prizmanın altında dumanı tütenin ne olduğunu anlamayalım ki, ırzımız, namusumuz korunsun. Töre cinayetleri, kapkaç, terör, tec.a.v.üz, hırsızlık … Hepsi bir bir son bulsun. Karart hadi sigaraları rütük amca. Karart ki, sevgi kelebeği olalım hep birlikte. İnsanlar el ele tutuşsun, hayat bayram olsun. Hem sen o sigaraları karartmasan, halkımız sigaranın dünyanın en kötü şeysi; tiryakilerin de iyrenç, uzak durulası, nefret edilesi, tiksinilesi varlıklar olduğunu nereden anlayacak değil mi?

Sen çok yaşa emi rütük amca. Sen beni güldürdün ya, Allah da seni güldürsün.

“Bu yazının üzerine bir sigara yakılır.” diyorsanız; (1) yazıp mesaj atın, sizi tükkanımızın yan tarafındaki açık bölümde ağırlayıp bir de kahve ikram edelim. (Malum beşbin altıyüz bilmem kaç telaa cezası var. )

“Yok ya bu nasıl yazı, duman altı oldum.” diyorsanız; (2) yazıp mesaj atın, gaz maskeleriniz adresinize gelsin.

“Ulen tütünü övmeyecem dedi, iki saattir bıdı bıdı ediyor.” diyorsanız; (3) yazıp mesaj atın, İncegül’e canlı yayında çemkirme şansını yakalayın.

“Yahu bu yazalak hatunu bi daha okumayacam diyorum ama, dayanamıyorum işte. Gözlerim bozulacak bunun yüzünden be!” diyorsanız; (4) yazıp mesaj atın, ücretsiz göz muayenesi ve İncegül’ün sınırlı sayıda bulunan kısa yazısından bir adet kazanın.

Haydin dostlar sağlıkla, sağlıcakla ve hep mutlu kalın…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Hayatın orta yerindeyim, İstanbul’un en karanlık vaktinde… Adım adım turluyorum geceyi rüyaların öldüğü saatte. Uzakta bir yıldız gülümsüyor halime. Korkuyorum dönecek yolumdan ya; vefalı bir dost gibi geziniyor peşimde.

Ne yapsam önü sonu sana dolanıyor çıplağı ayağımın. Bir alaca havale oluyor evren üstüme. Yine karma karışık bir yaşamak görücüye çıkıyor İstiklal’de.

Ha diyorum, ha!.. Beslemeliyim ruhumu biraz şarkı, bir parça şiirle. Haşim olmalı oğlum; onun gibi aşka gelmeli her akşam gündönümünde. Sevdaya coşmuş dizeler savurmalı gecesine kavuşan düşsüzlere. Ya da Nazımca isyan etmeli de; su, yosun, balık olmalı… Hatta belki kızılla mavi olmalı gruba âşık denize.

İçimden uzağa düşüyor yine yaşamak. Bir parça Beyoğlu çikolatasıyla dilleniyor çocukluğum, uçurtmalar uçuruyor göğe; tam da balonların olduğu yere. Hani az daha küçülebilsem ah; sığınıverirdim anamın rahmine.

Bir türkü tutturuyorum inceden; duyar mısın bilmem. Duyma da zaten. Ben öyle orta yere söylüyorum. Kendime mesela; ya da şu hüzünle saz çalan köre... Namelerimiz dökülüyor taşlara ya hani, düşüyor damla damla önümüze ve karışıyor birbirine. Ama öylesi hızlı akıyor ki yaşamak… Ezip geçiyorlar her birini haince.

Bir zaman, şu kaldırımda oturmuş sevdiği saça dokunan el kadar, parmaklara dolanan tel kadar masumdu aşk. Tükettiğimiz her şey kadar günahsız… İrin akıtan nefeslere düşmeden evvel saf ve katıksız… Nasıl gizli saklı ve tenha… Ve bir zaman sen kadar masumdu aşk.

Sayıp sövüyor asi dilim sevdiğini tutamayan ellere. Biliyor musun?.. Sana şiirler yazmaktı niyetim. Şiire yazmak seni belki de. Avucumdan yere düşüyor kalem acıyarak. Bir kuytuya siniyor dizeler hasrete tutunarak. Ve susuyorum artık, karanlık geceden de çok bağırarak.

Cadde kızları geziniyor sokakta, etekleri zilden. Hani az daha işve bilse âşık olunacak türden. Kara gözlerini dikiyor üstüme bir tanesi, kırmızı bir gül çıkarıp uzatıyor sepetinden. İçimi yakıyor gülüşleri “Abi sevdiğin için alsana bi’ tane.” derken.

Bir görsen, ne çok aşk yağıyor tepemize. Gelinciklerin saçları ıslanıyor bu hengâmede… Değil mi ki; ne işi var o ipek kanatlıların caddenin orta yerinde? Ama bir görsen ah, bir bilsen; nasıl boyamışlar her bir taşı o eşsiz kızıl renge.

Taş toprağa dolanıyor, toprak çiçeğe sarılıyor ansız. Hani denizle güneş olsa; yakamoz doğuracak sevda. Çile çile bebekler ağlaşacak neşeli beşiklerde sonra. Balıklar oynaşacak çıkmamış, kıvırcık saçların arasında. Geleceği dişleyecek emek emek hep amansız. Ve ilerleyecek erken gülüşleri parmaklarımın ucunda.

Bir katran kuyusundan yeni çıkıyor bulutlar şimdi; göğün bağrını sancılı bir sağanak temizliyor. Hayatsa ılık ılık, yudum yudum içime kanıyor.

Görmüyor musun? Kalleş bir darağacında sallanıyor şafak. Bir daha gelmeyecek sabahlar ey hain bak! Karanlığa hüküm giyiyor güneş. İlmekler kusuyor gece yüzüme. Şu saniye gözlerimdeki son ışık da sönüyor acıyla kıvranarak.

Oysa umuttu senin adın be! Bembeyaz kanatlı bir sevdaydı ellerin, düşüvermişti karanlık ömrüme. Ve usulca, güzel gözlü, akça bir güvercin bırakıvermişti yüreğime. Sen gittiysen de; ben uçurmalara kıyamadım, sakladım onu göğsümün altın kafesinde.

Heyhat, var mıdır acep bu külliyen yalan neşriyatta ölümüne inanmak; hatta sevmek ölümüne?..
Biliyor musun ne? Aslında acıtan, kanatan, yüreğimi çizen keskin hançerin de değil. Öyle değilse bile… Ne bileyim ne! Söz dedi evet… Dil söyledi yine kemiğini bırakıp yere… Can yanığı azalır mı ey zalim; yalanları boyasan da pembeye?

Ah ne kadar usta kendini kandırmada gönül... Beyhude çırpınışlarının son kuruşunu da bir pamuk şekere harcamada gönül…

Senin için ağlıyor şimdi bu taş bu demir. Diyor ki; gittin de iyi mi ettin? Neydi zorların? Söyle ne için doğmamış çocukları feda ettin?

Senin yüreğin başka sevdalara açarken şimdi; kalbimin bir yanı öyle sızlıyor ki sevgili… Bir bilsen!.. Sen küçücük ellerini yaban sevişlere teslim ederken… Kavruk bir Temmuz gecesi, çorak topraklarda bizim çiçeklerimizi hasret sularken… Ve itirafsız vakitlerde, bana ait kaçamak bakışlarla apar topar saklanırken sen… Ya ben seni hala böyle deli severken…

Söyle gelinciğim, senin de içinde bir yerler acımıyor mu sahi?
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Memleketimin diğer güzide illerini bilemiyorum ama İstanbul İstanbul olalı böyle sıcak görmemiştir sayın izleyici. Hal böyle olunca İstanbullu da alıcılarının ayarlarıyla oynayıp frekansını tatil kanalına çoktan ayarladı. Bazısının ekranında palmiye ağaçları çıkarken, kimisine de necefli maşrapa görüntüsü kaldı yazık ki. Bakınız şekil a, İnce kişisi.

Bu yıl sevgili eşcağızım, evimin direği, sıpalarımın babası, hayatımın anlamı koca kişisinin iznini ev mevzuuna feda etmesi, benim de iş yoğunluğundan kış izni kullanacak olmam hasebiyle, bizim tatil işi yine dibe yattı anlayacağınız pek sayın izleyici.

Oysa ne hayaller kurmuştum. Herbişey dahil sistemli, nur topu gibi bir tatil rezervasyonumuz olacaktı en afillisinden. Cümbür aile dokuz yıldızlı bir otelin kapısından, üzerimizde en çiçekli şortlarımız, kafamızda kenarları en büyüğünden pempe şapkalarımız, gözümüzde yüzün üçte ikilik kısmını tamamen kapatan kocaman güneş gözlüklerimizle muhteşem bir giriş yapacaktık.

Karga ailesi ile birlikte uyanıp, “Saçmalama İncegüül!” “Anne burda bari yapma yaa!” “Bıraksana onları, delirdin mi?” cümleleri arasında yatakları bir bir düzeltecektim mesela. Sonra ben ve kabak çekirdeği ailem gözümüzün çapakları daha toprağa düşmeden koştura koştura kahvaltıya inecektik. Tabağıma doldurduğum kırk çeşit kahvaltılıktan sadece bir iki bisküviyi yerken, gerisinin çöpe atılacağını bilmek hiç içimi acıtmayacaktı belki de.

Sonra belimde turuncu simidim, yanı başımda camışlarım bi koşu plaja gidecektim. Şezlongumuzu kapma gafletinde bulunmuş bir iki gariban turisti, heybetli yavrularımla birlikte tartaklayıp malak kıvamında yayılacaktım güneşin altına. Saçımın fönünü bozmadan denize girmenin yollarını ararken, yan şezlongda konuşlanmış süt gibi urus hatunlara gözü ilişen koca kişisinin gözlerini oyduktan hemen sonra, kıyıdan kenardan azıcık suya değip çocuklara “Açılmayın len sıpalar, boğulursanız gebertirim valla!” şeklinde çemkirip güneşin en ultraviyole ışınlarının altında uykuya dalacaktım.

Zaten çok yemekten hoşlanmayan bünye, o sıcakta asla acıkmamış olacaktı ama, ulen onca para boşa mı gitsin mantığıyla, sabahkinden daha hallice bir kuyrukta bekleyip öğle yemeği saatini de sağ selamet atlatacaktım. “Biraz da havuzda eğlenelim!” diyen aile içi iç sesimize kulak verip mutlu mesut kaydıraklardan kayacak, bir dünya kloru mideye indirip burnu, genzi yaktıktan sonra biraz dinlenmek amacıyla şezlonglarımıza geri dönecektik.

Ben tam gözlerimi kapattığım anda olacaktı ne olacaksa. Yüzümün orta yerinde kocaman, kırmızı bir şeyle irkilecektim. “Töbe bismillah…” deyip fırlayıverecektim yattığım yerden. “Haydi bakalıııım… Hep birlikte eğleniyoruuuz… Yatmak yoook…” diyen o gerzek sesli, şapşal palyaçonun elimden tutmasıyla neye uğradığımı şaşıracak, kendimi yüz tane koca g.tlü Dingiliz turistle birlikte havuzda halay çekerken bulacaktım. Yokluğumdan istifade edip uruslarla muhabbeti iyice koyultmuş olan koca kişisinin diğer gözüne uygulanacak işlemi ise geceye bırakmak suretiyle, kendisine sadece tehdit içerikli bakışlar atacaktım.

Akşam oldu muydu “Yine mi yemek yahu!” diyerek kendimi açık büfenin önünde, tam da eni boyu bir büyümüş dört kişilik Alaman ailenin but yağlarının hemen arkasında bulacaktım. “Bunlardan birinin gerdanından, bütün İstanbul’u evlendirmeye yetecek kadar düğün çorbası çıkar he!” şeklinde tiksindirici bir şaka yaptıktan sonra, tabağıma üç beş tane ot atacak, “Ya ben geberiyorum yorgunluktan, üstelik de midem bulanıyor, odaya çıkıp dinlenelim yaaa!” diye mızıkçılık edecektim.

Heyhat, eğlence ve gece hayatının aranan şahsiyeti, tatil beldelerinin ele avuca sığmaz peleyboyu koca kişisi, beni çekiştirmek, ittirip kaktırmak ve hatta yerlerde sürüklemek suretiyle, üstelik de nedense tam da çilekli süte dönmüş urus kızlarının tam karşısına götürüp oturtturacaktı. Oyuk olmayan tek gözünü çipildete çipildete etrafı kesmesini, son derece sabırla karşıladığım bretim pitimi, güneşe dayanıksız teninde oluşan kızarıkların en acıyan yerine kallavi bir çimdik atmak suretiyle kendisine getirecektim. “A benim dünyalar güzelim, benim gözlerim senden başkasını görür mü hiç?” sözleri ise, öteki gözünün de o gece odada oyulacağı gerçeğini değiştiremeyecekti.

Birden kaynını sevdiğimin gürgeninin bir parçası çalmaya başlayacaktı. O ana kadar bütün eziyetlere katlanmış, bütün yapılanlara göğüs germeyi başarmış bünyem bunu kaldırabilecek miydi? Bunun da altından kalkmayı başarabilecek miydim? Ben böyle düşüne korken birileri kolumdan tutup ortalığa doğru çekiştirecekti. Sanırsam otelin en katnem karıları yarışması yapılıyor olacaktı ve beni de aday seçmiş bulunacaklardı. Şabalaklar gibi ortalık yerde tepinerek geceyi noktalayacaktım.

Sonraki günleri de aynı rutinde tamamlayıp “Evim güzel evim…” diyerek, kara sarı marsık gibi yanmış tenim, yemeklerden bozulmuş midem, koca kişisini soyu sopu kuruyasıca, adı batasıca ilik gibi urus hatunlardan koruyacam diye laçka olmuş sinirlerimle mutlu-mesut yuvama dönecektim.

Bu yazının cekli geçmiş zaman kipinde yazılmış olmasından da anlayacağınız üzere, bu sadece bir öngörü idi sayın seyirci. Artık pelte kıvamına gelmiş beynimin bana oynadığı bir oyun sadece. Karpuzun kabuklarını sofraya getirip içini çöpe atmamı, ketılı içine çay koyup ocağın üzerine bırakmamı; ya da mali müşavirimi arayıp bir porsiyon salata istememi sağlayan, artık kullanıma kapanmak üzere olan muhteşem beynimden bahsediyorum.

O halde programımızı son günlerin dillere pelesenk olan, listelerde bir numaraya fırlayan, en sevdiğim sloganıyla kapatıyoruz sayın seyirci.
“BABA BENİ TATİLE GÖNDEEER…”
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Vakti zamanında, daha taş devrinin son demlerine yeni adım attığımız yıllarda, bendeniz gencecik bir hatun kişi idim. Okul hayatımın sonuna gelmiş, artık mesleğimi elime almış, hayallerimin peşinden koşma kıvamına ulaşmış idim.

Daha tekerleğin icadını bile tahayyül edemediğimiz zamanlarda, takdir edersiniz ki teknolojinin bu boyutlara ulaşacağı aklımızın ucundan geçmezdi. Lakin ateşin bulunmasına çok sevinen annem, babamın avladığı bizonları, dinozorları misler gibi pişiriyor, kardeşlerim bu sırada ellerindeki koca sopalarla birbirlerinini kafasına vurmak suretiyle eğleniyorlardı. Velhasıl mutlu bir yaşantımız var idi.

Ama heyhat, meslek seçimi tantanası, ailede küçük çaplı bir kriz, bir huzursuzluk yaratmıştı. Ben, her ne kadar iktisatla ilgili bir okul bitirmişsem de, kendi çapımda sanatla uğraşmak, mağara duvarlarına yazılar yazmak, resimler çizmek, ormanda yaşayan arkadaşlarımla amatörce kurduğumuz tiyatro grubunu geliştirmek; hatta profesyonel oyuncu olmak istiyordum.

Oysa annem, yeni kurulan taş ocakları genel müdürlüğünde memur olmanın benim hayatımı kurtaracağı kanaatindeydi. “A benim şabalak kızım, bak mis gibi memuriyet… Sosyal imkânları güzel, saatleri belli… Hem kömür bile veriyorlar. Gel he de!” deyip duruyordu. Kömürün henüz icat edilmemiş olması ise annemi asla durduramıyordu.

Direniyordum tüm gücümle. Saçlarımı yoluk yoluk ediyordum. “Hayır!” diyordum. “Özgür ruhumu dört duvar arasına tıkmaya kimsenin gücü yetmeyecek. Benim bile…” Ofis mahkûmu olmaya hiç niyetim yoktu aklımca. Ofis henüz icat edilmemiş olsa da…

Aradan yıllar geçti. Teknoloji akıl almaz bir hızla ilerledi. Sıra sıra gökdelenler, mavilikleri gizledi. Cebinde dokunmatik bir telefonun, evinde en az bir laptopun yoksa öl dönemiydi. Artık ne toprak eski toprak; ne deniz eski denizdi.

Kardeşlerim sopaları bırakmış pleysteyşın coystikleriyle eğlenir olmuştu. Annem taze av eti yerine organik brokoli pişiriyor, avokadodan salatalar yapıyordu. Sevgili babam ve ben bu değişimlere bir anlam veremiyor, hâlâ bir sahil kasabasına yerleşip balık yakalamayı hayal ediyorduk.

Ben kendimi çoktan icat edilmiş bir ofiste bulduğumda bütün hayallerin aslında birer martının kanadında uçup gittiğini de görmüş oldum ya; yine de gölgesini yitirmedim bir şeylerin.

Zaman zaman devlet dairelerinde yada resmi bir işleme gittiğim herhangi bir yerde olay çıkartmam, ortalığı ayağa kaldırmam ise, işte bu tarihi memuriyet hikayesine bağlanır beni bilenlerce. “O kadar dedik sana. Olaydın bir memur, böyle kene yapışmış it eniği gibi koşturup durmazdın hayat içinde. Böyle gıcıklık, kıllık yapmazdın insancıklara.” şeklinde, kibar yorumlara maruz kalırım her daim.

İyi de benim gıcığım memurlara değil ki. Hatta çok sevdiğim memur arkadaşlarım var. Benim tepkim, bunca değişime rağmen iyiye doğru değişmemekte direnen o zihniyete. Örnek mi dediniz? Ne demek efenim, derhal! Ben de ne emsal teşkil edecek yaşanmışlık biter, ne de misal öyküleri. O halde bakınız alt paragraf.

Genç kadın, taşınma telaşlarının en yoğun yaşandığı günlerin, en fazla yoğununda, herkes için sıradan ama kendisi için asla böyle olmadığını sonraki cümlelerde anlayacağımız bir iş gününde, amele olarak çalışmakta olduğu şirketten izin alıp telekomun yolunu tutar. Malum, telefon, internet, kıl, tüy bütün faturalar onun üzerine olduğundan ve bunların nakil işlemlerinin şahsen müracaatla yapılması gerektiğindendir bu yolculuk. Lakin dal dal kiraz, hava sıcak, yaz canımdır. Ve kadın, sıcaktan hiç hoşlaşmaz.

Olsundur fakat. Ne de olsa ev işi çözülmüş, çekirdek çerez işler kalmıştır artık. Halledilebilirdir. Hem nasılsa artık iyice onlayna bağlanmıştır her şey. Bilgisayarda hoop diye alacaklardır bağlantıları, zııp diye öteki tarafa aktaracaklardır. Ne kadar sürebilirdir ki buncacık işlem. Neden çalışan insanların hiç düşünülmediğini, bu tür işlerin internet üzerinden yapılabilmesi gerektiğini, teknoloji çağında hala taş devri zihniyetiyle, sıra bekletilerek üstelik, insanların zamanlarından çalındığını kafasına bile takmamaktadır.

Bir sevgi kelebeği gibi uçuş kokuş bulur yerinin neden üçüncü kez değiştirildiğini anlayamadığı binayı. Bir kuğu edasıyla süzülür içeriye. Bütün çalışanlar kafalarını ona döndürecek, acaba hangi şanslı memur kendisine yardımcı olacak diye yarış edeceklerdir birazdan.

Heyhat, hayat… Acımasızdır bilirsiniz. Orada dinelmekte olan görevli, “Şurdan fiş alacan apla.” diye seslendiğinde, bir yandan telefonu acı acı çalmaktadır.

“İncegüüül, bulaşık makinesi servisçilerini ara, gelmesinler bugün. Halledemedik tesisatı.”

Bir elinde koca bir bavul çanta, diğerinde bir kısım evrak; bir yandan fiş almaya çalışırken, kulağıyla omzu arasına kıstırdığı telefondan servisi arar kadın. “He annem gönderme bugün çocuğu, pazartesi şettiririz.” Elindeki fiş 499 u gösterirken, sıranın henüz 426 larda olması bile, bunca iş varken hafta sonu makinesiz kalması kadar üzmemiştir onu.

Yine de olsundur yahu! Pozitif olmak, laylaylom yaşamak gerektir hayatı. Nasılsa bitmeyen sıra, geçmeyen sıkıntı yoktur. Her günün ardında kalır insanoğlu. Her kışın ardından bahar geldiğini çok iyi bilmektedir kadın.

Uzunca bir bekleyişin ardından sıra gelmiştir sonunda kahramanımıza. Ne kadar özelleşirse özelleşsin, güzelleşememiş memura yaklaşır. “Efenim nakil işlemleri için şettirmiştim ben.” der, kendisinden beklenmeyecek bir kibarlık ve en tatlı gülümsemesiyle. “Form doldurmuş muydunuz?” şeklinde hiç beklemediği bir cümle duyması bile yüzündeki birazdan erecek, hatta erdikden sonra uçuşa geçecek bilge ifadesini silememiştir.

“Yok!” der, saf saf. “Ne formu kardeşim? Teknoloji yakında hepimizi ışınlayarak yolculuk ettirecekken, internetten her türlü işlem on saniyede halledilebiliyorken, kıytırık bir nakil işlemi için form doldurmak da neyin nesi? İstersen elime bir çivi ver de tabletlere kazıyayım.” demez, dikkat buyurursanız. “Şu arkadaki masalardan birinde lütfen…” diyen memura uçan tekme atma isteğini de metanetle bastırır.

Yapar her koyun vatandaş gibi istenileni. Formları doldurup geri döndüğünde, masada son derece hoş, son derece mini etekli ve son derece Yunanlı ana kızın form doldurduğunu gördüğünde, önce derin bir nefes alıp bütün psikologların önerdiği ona kadar sayma metodunu dener. Ama başarılı olamaz. Ok yaydan fırlamak için fırsat kollamaktadır zaten. İyice gerilen yay da “Koy gitsin!” deyince, patlar hatun.

“Bana baksana sen, ulen beyefendi, ben de burada oturup kendi sıramı ona buna kaptırmadan bu gereksiz kağıt parçasını doldurabilirdim. Nedir yani, bu memlekette işini yaptırmak için dayın olmasından sonra, şimdi de Afrodit olmak mı lazım?” diye psikopata bağlar. Bu sırada çalan telefona cevap vermez. Memur, hatunun panter kesilmiş halinden fazlaca etkilenmiş olacak ki, kem küm etmeye başlar ve bunu fırsat bilen kahramanımız daha da coşar. “Höööyyyt!” diye kükrer. Sayar, döker taş devrinden beri biriktirdiklerini. Bu sırada ardında duran öğretmen emeklisi bir vatandaş da kendisine sıkı destek verir. “Gurban ne edek, daga mı çıkak?” diye bombayı orta yere koyar geçer. Ortalık iyiden iyiye karışmıştır artık. Okun yaya geri dönmeye niyeti de yoktur. Yine de memur kişisinin insanüstü çabalarıyla ve kahramanımızın uzaktan hemşosu çıkmasıyla biraz yatışır, durulur sular bir süre sonra.

Az evvel arayan koca kişisine dönüş yapar sakinleşmek için oturduğu koltukta kadın. Lakin sakinleşmek, dinginleşmek, durulmak uzaklardadır. Bilir ki kadın; hayat buna izin vermeyecektir. “Şeeyy… Hayatıımmm…” Konuşma sevgi sözcükleriyle başladığına göre, devamı hayra gitmeyecektir. Tecrübelerinden bilmektedir bunu hatun kişisi. “Çamaşır makinemiz var ya… İşte onun hortumu koptu da. Sen bi servis ayarlasan.” der karşıdaki kibar ses. Bulaşık makinesinden sonra, çamaşır makinesi de zortlamış, kahramanımız bütün bir hafta sonu pislik içinde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Zira günlerden Cuma’dır. Ve bütün servisler de onun yolunu gözlememektedir.

Telekomu birbirine kattıktan, nakil ve makine servisi işlerini çözümledikten sonra binayı terk eder kahramanımız. Hala okumaya takatiniz kaldıysa devam edelim dışarıda yaşanan olaylarla. Edelim edelim. Dökülesim var bu gece.

Yine telefonu çalmaktadır acı acı. “İnceee, kız bulaşık makinesinin tesisatı tamamdır, ara gelsinler. Bu arada çamaşır makinesi servisini de ara, gelmesinler. Hortumu hallettik biz.” Önce çamaşır makinesi işi çözülür. Sonra bulaşık makinecisi aranır. Telefondaki güzel sesli kız “Hanfendü elemanımız o möhütten ayrılmak üzere, dilerseniz telefonunu verem de arayın.” der. Kahramanımız çantasından bir kalem çıkarmak için hamle eder. Bu sırada koltuk altına sıkıştırdığı evrakların bir kısmı yerlere saçılır. Hain bir rüzgar uçuşturur onları. Birden aklına kalemini formu doldurmak için oturduğu masada bıraktığı gelir. Bir yandan uçuşan kağıtları ayağıyla tutarken diğer yandan etrafta kalem tedarik edebileceği birilerini aramaya başlar.

İşte aranan kahraman oradadır. Standında sakin sakin çalışmakta olan anketörden kalem alınır, kağıt aramakla ise hiiç uğraşacak hali yoktur doğrusu. Hatun koluna yazar numarayı koca koca rakamlarla. Şaşkınlıkla kendisine bakan çocuğun son sözleri “Apla kağıt da verseydim!” olur.

Bu esnada eşyaları getiren kamyonun şoförü de evi bulamamış, hatundan yardım istemektedir. Heyhat bilmez midir gafil adam, kahramanımız kaybolma ve kendisine yol soran insanları kaybetme konusunda doktora yapmıştır. Bütün işler bir bir halledildiğinde, midesinden gelen gurultuları fark eder. Şimdi hatırlamıştır, kahvaltı bile etmemiştir kadın ve saat dört sularıdır.

Hemen bir pideciye dalınır. İki tane kaşarlı pide istenir. “Apla paket mi olacak?” diyen yavrucağın şaşkın bakışları altında çoktan pidelere yumulmuştur bile kahramanımız. “Hommm, yoğğ… yüycum bevvn bunlaruu…” şeklinde garip garip sesler de çıkarmaktadır bu arada. Pideci çocuğun “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.” dileğine, kocaman bir “Amin” der içinden.
  • Sonra mı? Sonra önünde uzanan o uzuun yolda, yeni maceralara doğru yürümeye devam eder kahramanımız.
  • Haydin sağlıkla kalın dostlar...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Canparelerim, cevizli lokum dolmalarım…

Beni bilen bilir. Cep telefonuyla arkadaşlığım ekran poşetini bile çıkarmayacak kadar görgüsüz, bilinçsiz ve üstünkörü; bilgisıyırla dostluğum sadece yazmak amaçlıdır. Msn’yi dosya alışverişi için açar, bir iki arkadaşa selam verir, sonra yok olurum. Feyisbok desen hermime uğramaya çekinir. Maillerimi sorarsanız gelen kutusunda dörtyüzkırkbir okunmamış ileti olmasından da anlaşılacağı üzere aklıma gelmez kontrol etmek.

Hal böyle olunca da şu “Bak iletmezsen bir gözün kör olur, bu iletiyi doksan dokuz arkadaşına göndermezsen yamulursun, ölümü gör ilet, bunu bana da göndermezsen arkadaş değiliz…” şeklindeki milyon tane FW mesaj da güme gitmekte elbette. Yani yakında çarpılırsam, başıma bir felaket gelirse, tümden arkadaşsız kalırsam şaşırmayın diye söylüyorum.

Göndermesem de okuyorum bazılarını. Okuduklarımdan çok faydalandığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Beni bilinçlendirip gözümü açtı bu mesajlar. Bu nedenledir ki, gönderen arkadaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum.

Börtü böcek, fare parçalarından oluştuğunu öğrendiğim kolayı artık sadece klozeti temizlemekte kullanıyorum. Meyve sularını zaten içindeki bin şekil katkıdan dolayı içmiyorum. Sular desen mikrop yuvası. Bu sıcakta ağzım dilim kuru dolanıyorum ama çok sağlıklıyım.

P.poma virüslü iğneler acep nerede batacak tırsmasından, sinema, tiyatro, restoran gibi sosyal etkinlikleri tamamen bıraktım. Eve kapanıp antisosyal kişilik bozukluğumu tedavi edecek bir doktor arıyordum ki, son gelen sahte diplomalı doktorlar mesajı yüzünden kendi kendimi iyileştirmeye karar verdim.

Yemeklerime artık tuz neyin atmıyorum. Bir çeşit saman yiyoruz ailecek. Tuzlu yemek seven koca kişisi çok yakında boşanma davası açacak ama olsun. Tuz gölüne s.çan Konya’lıların boynunadır yıkılan yuvamın günahı.

Gülümseyip selam vermeye kalkan her yabancıyı potansiyel organ mafyası üyesi zannediyorum. Hatta öylesine paranoyak oldum ki, geçen sabah “Günaydın” diyen komşu kadını saçından sürüyüp polise götürmeye kalktım. Ama haklıydım. Ya beni bu tatlı sözlerle kandırıp evine götürür, çayıma ilaç koyar ve ben buz dolu bir küvetin içinde inleyerek, bir böbreğimin yok olduğunu fark ederek uyanırsam. Size gelmedi mi böyle bir mesaj? Aman dikkat diyeyim, benden uyarması.

Deterjan, deodorant, parfüm ve bilumum temizlik maddelerindeki kimyasallardan dolayı artık sadece sirke kullanıyorum. İğrenç koktuğum için kimse yanıma yaklaşmıyor, koca kişisi kendine soyu tükenesice bir urus hatun bulup urusyaya yerleşti. Çocuklarım anneannelerinde kalıyorlar ve onları sadece pencereden görebiliyorum. Ama mutluyum. Kanser olmayacağım.

Göndermediğim mesajlar yüzünden başıma ne bela gelecek diye beklemekten helak oldum. Odanın ortasına uçak mı düşecek, penceremden tır mı girecek, ağaca yuva yapan kuşlar yüz tane yavrulayıp üzerime mi saldıracak düşüncelerinden uyku uyuyamıyorum. Bilgiden, bilinçten sersem oldum. Doldum doldum taştım. Hatta şiştim, yeter artık.

Beleş kontür istemiyorum, zaten hattımın dakikalarını bile bitiremiyorum ay sonuna kadar. Bilgisayarıma virüs bulaşma riski yok, ben onu her gün çamaşır suyuyla silip, haftada bir de dezenfektanla temizliyorum. Ülkemin zenginliklerinin farkındayım. Çevre örgütlerine üyeyim. Lakin, kendini korkuluklara zincirlemek gibi eylemleri gençlere bıraktım. Zira iki evladıma kim bakacak ben hapislerde çürürken? Üstelik ben gibi psikopatı üç günde şişlerler oralarda.

Hayatın anlamını o çipil Çinlilerden çok daha evvel çözmüş bir milletin evladıyım ben. Onlar dedi diye sokmadım yüreğime sevgiyi, iyiliği, duyarlılığı. Beni tutmasalar, Nirvana’nın zirvelerinde otluyor olurdum şimdi. Üstelik Maykılla birlikte çocukluğum falan da ölmedi yahu. Bütün zıpırlığıyla yerli yerinde duruyor.

Bu nedenle sevgili dostlarım, çok rica ediyorum ben gibi teknoloji özürlü, internet yoksunu hatuna bu mesajlardan artık yollamayın. Listelerde bir adres olarak değil de selamlaşılacak bir dost olarak görülmek, başıma gelebilecek en büyük zenginlik ve en yüce bilgelik olacaktır.

Sevgi ve dostlukla…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Erkek milletinin “yazan” kısmı şanslı kitledir dostlar. “Yooo” demeyin hemen. Hele bir bakın etrafınıza. Yüreğimizi cızır cızır kebap eden, aşık eden, maşuk eden şiirlerin, öykülerin yazarlarına bakın bir. En hakiki şarkıların bestecilerine, güftecilerine bakın. Erkek değil mi çoğu? “Sezen, Sezen…” diye çemkirmeyin suratıma. O başka bi şey. O insan üstü, kadın üstü bi şey.

Peki neden?

Ellerinde karmakarışık, tutarsız, beyin kıvrımları labirent gibi, estetiği tartışılmaz, güzel, narin, duygusal, en önemlisi de algılanabilirliği çok yüksek bir ilham kaynağı var ve bu kaynak sınırsız çünkü. Onlar kadına yazıyorlar. Kadın için yazıyorlar daha da önemlisi…

Ya hatun milleti ne yapsın? Sorarım size; kime şiirler yazsın, şarkılar bestelesin? Kimin öyküsünü anlatsın? Kütlükte sınır tanımayan, höt zöt etmeyi şanından sayan, üstelik kel, göbekli, kıllı erkek ırkına mı?

Şimdi tutup, Bret’i, Corç’u falan örnek vermeyin. Onlar “Bakın aslında böylesini de yapabiliyorum. Lakin, elma mevzuundan hala kızgınım size. Bunlardan ancak tadımlık görebileceksiniz, bakıp bakıp iç geçireceksiniz.” cezasıdır. Kabahatinizle oturun işte.

Ben size aslen rüyamı anlatacaktım. Bakınız nerelere geldim. Her konunun gelip kadın-erkek mevzuuna dayanmasını ben de tasvip etmiyorum. Heyhat neylersin ki, hayat buna zorlamakta bizi.

Efendim gündüz niyetine, hayırlar olsun ben şimdi BKM oyuncusuymuşum. Başımda da erkek yazan tayfasının en fırlak, en tırlak, en laf canbazı, en sözcük sihirbazı şahsiyetlerinden Yılmaz varmış.

Şimdi bu Yılmaz hoca oturmuş oyunculara rol yazıyor ve yazdığı rol anında gerçekleşiyor. Şöyleki; çocuğun bi tanesine ayyaş yazıyor, hemen sarhoş dolaşmaya başlıyor, birine yaşlı rolü yazıyor, saçları beyazlıyor, kırış kırış oluyor falan… Şaşkınlıkla seyrediyorum onları.

Sonra ben duruyorum önünde. Diyor ki “Sana kız çocuk yazacam.” Ben de “Ollleeey… Yeniden çocuk olacam.” diye seviniyorum. Lakin iş bildiğim gibi çıkmıyor. Adam bana “kız çocuğa hamile hatun” rolü yazıyormuş meğersem. Benim karnım şişmeye başlıyor birden. Oluyorum bildiğin tır.

Sinirleniyorum “Yılmaz bağa bak." diyorum. "Kimin kaynı olduğun umrumda değil, seni her halükarda seviyorum. Amma hemen şu bebeyi silmezsen karnımdan, oyarım ona göre!”

“Hayır…” diyor, en sert sesiyle. “Doğuracaksın bu kızı. Hem başbakanın da öyle istiyor.”

Ben İncegül gişisi tırsıyorum. Gerisin geri dönüyorum, elimde kandil, gözümde mendil, karnımda İdil…

Şimdi bu rüyadan çıkarılabilecek ana fikri maddeler halinde çiziktireyim, siz kendi şıkkınızı seçin lütfen.

A- Yaz bile olsa üzerimiz açık uyumamalıyız…
B- Bilinçaltı bize bazen olmadık oyunlar oynar…
C- Kız çocuk aslında hiç fena fikir değilmiş…
D- Kadın kısmı yazmayı, oynamayı, hayatın içinde olmayı bıraksın, doğursun üç beş çocuk evinin karısı, yavrularının anası olsun…
E- Yılmaz beni kıskanıyor…


Haydin selametle kalın canlar...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Size de olur mu bilmem.

Bazı bazı bir öteleme, iteleme, erteleme isteğiyle doluyorum. Yığılmış evrakları, birikmiş ütüleri, hazırlanacak sofraları, mutlu edilecek insanları… Elimle ittiriversem diyorum. “Siz hele bi durun!” demek istiyorum. “Asıl yapmak istediklerimin önüne set çekmeyin! Söyleyin, kim şımarttı sizi böyle? Kim çıkardı tepeme? Kim yığdı önüme?”

Sonra korkuyorum. Hep bir ağızdan “SEN…” diye bağırıp üzerime çullanmalarından, beni yok etmelerinden korkuyorum. Nefesim daralıyor. Azar azar azalıyorum.

Koşmaya başlıyorum daha da hızlı. Bomboş bir yolda buluyorum kendimi. Ayakkabılarım sıkıyor. Ama öyle düğümlemişim ki, çıkarıp yalınayak kalamıyorum. Yolun sonu hiç görünmüyor. Ben hızlandıkça yol uzuyor, yol uzadıkça ayaklarım daha da çok acıyor.

“Dursam!” diyorum kendime. “Bari yavaşla!” diyor kendim, kendime.

Yavaşlamak değil, oturup şu taşa biraz dinlemek istiyorum kendimi. Yapamıyorum.

Sonra başka sesler karışıyor bir rüzgar uğultusuna. Rengarenk sesler. Kimi mavi, çekiyor beni denizlerin en dibine; kimi siyah, salıyor gecenin en karanlık saatine.

Kuşlar geçiyor, öbek öbek, sürü sürü… “Gitsen!” diyor kendim, “Takılsan şunların peşine!”
“Ama kanatlarım yok ki benim!” diyorum kendime. Ağlıyorum gücüm yettiğince.

İnsan yüzünü göremiyor ya yaşam süresince. Herkesin, her şeyin yüzü var da kendinin yok sanıyor. Aslında benim yüzüm var. Görmesem de bir yüzüm var. Ancak o küçük eller gözyaşlarımı sildiğinde anlayabiliyorum.

Sonra, kocaman bir gülümseme yerleşiveriyor yüzümün orta yerine. Alabildiğine çocuk… Alabildiğine masum… Bir ayna beliriyor önüme. Ve işte uyanıyorum. “Ancak gülerek bakabildiğinde o aynaya, işte ancak o zaman görebiliyorsun yüzünü.” diyorum.

Vazgeçiyorum. “Ötelemek, itelemek sana göre değilmiş…” diyorum kendime. Hak veriyor kendim, kendime. Tutuyorum o küçük elleri sımsıkı. Koşmaya devam ediyorum. Koştukça genişliyor ayakkabılarım. O kadar da acıtmıyor artık.

Yol kenarındaki çiçekleri fark edebiliyorum hem şimdi. Sesler, kuşlar daha sevimli…

Bana oluyor bazı bazı böyle… Size de olur mu bilmem!..
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]






















Güneş en kırk beş derecesinden, bu yazın harbiden yapış kokuş geçeceğini müjdeliyorken, Gülcen Sergen’in koltuk altından aşırı derecede midemiz kalkmışken ve hatta rüyalarımıza bile giriyorken, elbise- etek- bermuda- şeytan üçgeni sokakları etkisi altına almış iken, bendeniz moda kokoncanınız incegül şahsiyeti, elbette ki boş durmadım. Araştırmacı, soruşturmacı ve de biliştirmeci kişiliğimden ahalinin de sebeplenmesi babında sizin için yazın moda şablonunu çıkardım. Ahan da buyrun burdan okuyun efenim.

Komşu kızı Itırsu, bir karış bacak boyuna bakmadan giyecek mini eteği, bir de altına yarım tıyat yaptı mıydı ne eksiği kalacak Adriana’dan.

Koca p.polu Menşure, daracık kotlarıyla yine kasıp kavuracak ve mahallenin tüyü bitmemiş bebelerine tüy dikecek.

Osurcan, saçlarını elektriğe tutulmuş karga yavrusu modeli yapıp her genç kızın korkulu rüyası olmaya devam edecek.

Nülgüzar abla, en güllü dallısından basma eteklerini yine en cart renginden şık bir yelekle tamamlayarak bakkal murteza amcaya inceden cilve yapacak.

Verengül, vücudundaki yağ oranının bir ineğinkinin iki misli olmasına hiç aldırmadan, en yapışan bodylerini, en sıktırıcı şortlarını üzerine çekip fit vicuduyla göz dolduracak. Hem de epeyce dolduracak.

Hayrettin amca, kışın favorisi olan oduncu gömleklerinin aynı renk, aynı modelinin yazlık versiyonlarıyla “ulen bu adam bunu nasıl başarıyor” nidaları arasında hayranlarından tam not almayı başaracak.

Mahallemizin en sarışın peynirlerinden Haspanaz, muhtemelen sıcaklardan çok bunalıp üzerine bir şey giymeyi unutarak, balkon ve camlarda salınıp, yine mahallelinin yüreklerini hoplatacak.

Sırmacan, dekoltenin ölçüsünü Pınar Yağtuğ ablasından örnek aldığından, alttan ayrı, üstten ayrı çatal açıp bütün açları doyuracak. E yardımsever insanlara bu memleketin ihtiyacı var değil mi?

Bu da İncegül kokoncanından naçizane birkaç öneri.

Kızlars eteklerinizin, elbiselerinizin altına o bileği dantelalı taytlardan giymeyin yahu. Hakikaten çok çirkin oluyor. Etek çıplak bacağa giyilir kardeşim. En fazla incecik bir çorapla… Yemiyorsa, pantolon giyin. İlla tayt giyecekseniz bari uzun tunikle falan giyin.

Üstten dekolte verdiyseniz, lütfen bacaklarınızı to.toya kadar açmayın. Ya da mini giydiyseniz, üstü biraz edepli tutun. Fazla dekolte hakikaten algıyı bozuyor. Siz bakmayın Pınar Yağtuğ’a. O, ekranda görüntü kirliliği yaratıyor farkında değil. Benden demesi…

Boyunuz ne kadar uzun olursa olsun, eğer totonuz yayık gibi, bacaklarınız da ince ve arasından tır geçecek kadar çarpık ise, rica ediyorum vicudunuzu sarmalayan parlak kaprilerden uzak durun. Mek Damıldsın verdiği o hilkat garibesi uzay oyuncaklarına benziyorsunuz arkadan bakınca.

Sırf moda diye abidik gubidik bir kıyafete, ayaklarınızın tüm damarlarını fırlattıran bir ayakkabıya, asla kullanmayacağınız bir çantaya dünyanın telaaasını vermeyin. Yazıktır, günahtır. O parayı kazanmak için neler çekiliyordur.

Çok dar paça ve çok bol paça pantolonlar, yetmişlerde-seksenlerde de benim gibi kısalara yakışmıyordu, ikibinlerde de yakışmıyor, üçbinlerde de yakışmayacak. Zorlamanın alemi yok. Bırakın dağınık kalsın.

Malum yaş kemale ermeye başladıkça, biz hatun milletini b.k sinekleri sarar ufaktan. Amanın da yaşlanıyorum, amanın da gitti gençlik elden diye ahlanır vahlanırız. Lakin kaçan tren geri gelmeyecektir heyhat. İstediğin kadar son demlerini renk cümbüşü içinde geçirmeye çalış. Boşa çaba kardeşim. Her demin ayrı bir havası, ayrı bir güzelliği ve ayrı giyim tarzı vardır ve olmalıdır da.

O nedenle, lütfen sevgili yaşdaşlarım ve de yoldaşlarım, yirmilik çıtırlarla s.dik yarışına girmeyelim. Gençlere yakışır. Gençliğe her şey yakışır. Lakin g.tlü göbekli, menapozlu hatunların, yağlarını ortaya föşkürtüp bir de son derece ağır makyajlarla, o cart renkli ve üzerlerine üç beden dar gelen kıyafetleriyle salınmalarından hakikaten ahaliye öğk geldi. Kalıbınızın adamı olun yahu.

Evet gençleeer, özellikle on beş, on sekiz arası, liseli, sivilceli ergen sıpacanlaaar… Kotların yıkama talimatında “Yıkamadan önce mümkün olduğunca fazla giyin!” yazıyor olabilir. Ama lütfen cılkını çıkarmayın. Üzerinizdeki pantolon kayış gibi olmuş, üzerine milyon tane bakteri ev; hatta site kurmuş, pislik paçalarınızdan akıyorken, “Yemişim yıkama talimatını, onu yazan da nasıl bir zihniyetse artık… Ay onların evinde kabuklu ceviz bile yenmez be. Çıkar len velet o üzerindekini, hemen dezenfekte etmem lazım, hatta çamaşır suyuna basıp kaynatmam lazım. Iyykkk… Allaaam, benim gibi hatunun, böyle iğrenç evlatları olsun ya. Olacak iş mi ya?” diye kriz geçiren pipirikli ve tırlak analarınızın sözünü dinleyin. Vallaha taş olursunuz karışmam.

Eğer ananızı dinlememiş ve hala o pis musibeti çıkarmamış iseniz, bizim mahalleden geçerken dikkatli olun. Dediklerine göre eli deterjanlı bi manyak kol geziyormuş. Nerde böyle vıcık kirli kot görse “Çıkar leyynn… Yıkıycaaam işte bana ne yaaa…” diye bağırıyormuş. Ben diyenlerin yalancısıyım.

Neyse efenim, bir moda programımızın daha sonuna gelmişken, hepinize trendiii ve mutlu ve Gülcen koltuk altısız günler diliyorum.
  • Dipçik Soscuk: Resimdekileri de muhteşem kişilik, zevkli insan, sevgili arkadaşım DENİZ'e havale ediyorum.