[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]






Pek Sevgili Günlüğüm,

Biz insanoğluna hiç bir şey dayanmıyor anacım. Çabucak tüketiveriyoruz her şeyi.

Sevgileri, umutları ve hatta dünyayı bile sonlandırmak üzere çabalarımız.

Takvime şöyle göz ucuyla baktım bu sabah. Ulen koca bir yılı da bitirmişiz.

Evet Günlükçüğüm, bu gün itibarıyla evraklar üzerine son kez 2007 yazılacak, son kez günün tarihinin dibine 7 gelecek.

Biz geçen yıl da böyle bir sevindiydik hatırlarsan. Hani 2006 giderken de zil çalıp oynadıydık.

İşte tam bir yıl geçti. O gün heyecanla, sevinçle karşıladığımız 2007’yi, bu gün yine güle oynaya uğurluyoruz.

Lakin ben şahsen kendim kendime bu 2007’yi sevemedim zaten. Gelirken de sevememiştim. Giderken de sevemeyerek yolluyorum.

Aman zaten o da bana bayılmamıştı. Hislerimiz karşılıklı yani anlayacağın.

Umarım 2008 ile ilişkimiz daha bir seviyeli ve sevgi dolu olur.

Yeni yıldan herkesin beklentisi farklıdır mutlaka. Ben diliyorum ki, kim ne istiyorsa, kimin gönlünde yeni yılla ilgili ne varsa o gerçekleşsin.

Öncelikle herkes için mutlu, sağlıklı, bol ve hayırlı kazançlı, çok güzel bir yıl olmasını temenni eder, yeni yılın, eski yılı aratmamasını dilerim.

Çok sevgili, benim şeker kardeşim Gmemuzinim ve tatlı arkadaşım, sevgili Biyom Kedimin doğum günüsülerini, tüm dünyayla birlikte ben de kutlarım.

Canikolarım, bir yıl daha geçti ömrünüzden ahan da yaşlandınız. Hayır bunu kutlamak istiyorsanız ben sizi tutmayayım. Hatta sizden evvel ben kutlayayım dedim.

Hediyelerinizi alın şekerler. Kedi Biyomun, şekerler Gmemuzinimin, mavi tepeler de hepimizin olsun. Öpüyorum ikinizi de doğum günü kızları.

Evet sevgili günlük, bu 2007’ye veda yazımdır.

Şu nadide ve orijinal sözü söylemeden gitmeyeyim tabii ki,

“Haydin millet seneye görüşürüz”
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili Arkadaşlarım,

Uzuuunca bir Bayram Tatili!!!!!!!!! sonrasında yine geldim ben. Bu süre zarfında sizleri ziyaret edemedim. Mekana da uğrayamadım. Yorum yazan arkadaşlarımı da cevaplayamadım. Ama buradan hepinizi tek tek sevgiyle kucaklıyorum. Hepinize içten yorumlarınız ve güzel dilekleriniz için teşekkür ediyorum. Yeni gelen arkadaşlarıma da hoş geldiniz diyorum. Geçti gitti bayram yenisine ermek nasip olur umarım hepimize.

Resim süperdi ama değil mi??????

Yoğun bir tatil!!!!!!!!di anlayacağınız. Neler mi yaptım? Şimdi anlatayım da Sevgili Arkadaşlarım, özellikle de bayramda buralarda olamayacağım dedim diye benim tatil yaptığımı düşünen arkadaşlarım nerelerde olduğumu öğrensinler.

Arefe günü tadilat işlerinin artık son demleriydi. Buzzz gibi bir kış günüsü idi. Bütün pencereler açık olduğundan mütevellit k.çım başım donmakta idi.

Akşam saat 18.00 sularında ustaların işi bitmiş, evim bir nevi inşaat alanı kıvamına gelmiş idi. Ben deniz o saatten sonra taş, toprak, kum, çakıl birikintilerinin içinden bin bir zorlukla mutfağa ulaşıp bir iki lokma atıştırdıktan sonra işe koyuldum.

Gecenin şu an hiç hatırlayamadığım bir saatinde evimi adam etme yolunda sağlam adımlar atmış olarak, sanırım salonun bir köşesinde sızıverdim.

Bayramın birincisi günü haricinde sürekli bir silme, yıkama, yalama, yutma halinde dolaşıp durdum. Bayramın sonuncusu günü saat 01.00 sularında artık bütün işler bitmiş, misssler gibi bir eve sahip olmuş idim. Amma velakin ertesi günü işe gitme kabusuyla ficudumdaki bütün kemiklerim sızlar vaziyette bir türlü uyuyamadım. İki gündür de şirkette işler azdı, coştu, kudurdu. Başım ağrıyor ve ayaklarım cızlıyor. Şu an bitik bir vaziyette bunları yazıyorum. Her bi tarafım ayrı dökülüyor ve gözlerim kapandı kapanacak.

Birkaç gün yoğun çalışmam gerekiyor. Mekana gelemezsem merak etmeyiniz. Anlayınız ki anacığım ağlamakta.

Bu yıl içinde başkaca tatil kalmadı değil mi? Ühü ühü ühüüüüüü… Neyse artık seneye kısmetse.

Bayramın ilk günü temizlik yoktu. N.Sultan’da toplaşıldı her bayram olduğu gibi. Gündüzleyin gelen, giden, et kavur, çay demle, datlu ikram et, çikolatayla kolonya dut, e bal tutan barnağını yalar hesabı, habire camışlar gibi ye derken akşam ettik. Gece yarısı bizim çatlaklar azdı. Haydin “sessiz sinema” oynayalım moduna girildi. Şimdi bu nadide ve güzel oyundan ufak tefek notlar sizin için.


Film: Dabbe
Anlatıcı:İncegül şahsiyeti.
Anlayıcı:Gmemuzin, Smalbrother ve Mini kişisinden oluşan bizim grup.

Anlatmaya Çalışan: (Ulen canınıza okuycam he.. nasıl anlatılır ki bu?) Gözler pörtletilir, eller iki yana kaldırılır. (Hani korku filmi olduğu anlaşılsın diye.)
Anladığını Zanneden: Heh biliyom ben bu filmi.. hani seyrettiydik.. korkudan altımıza edecektik yaaa… hatta bazılarımız seyredemedi..
Anlatmakta Kararlı Olan: (Filmi çözdüklerini düşünüp, kelime çağrıştırmaya çalışır.) Avuç içleriyle vücudunun çeşitli bölgelerine tokat atmaya başlar. Aklınca “Darbe” den olayı bitirecektir. Oysa karşıdakilere patlatsa daha hoş olacaktır. Bu arada bacakları morarmaya başlamıştır.
Anlamaya Hiç Niyeti Olmayan: Yaff neydi beee… şimdi hatırlıycam yaff.. (Hiç inanasım gelmiyor ama.)
Anlatmaktan Vazgeçen: Dabbe beee …
Anlamaktan Vazgeçen: Hassss…tiiir.

Minicim: Ya anne bana hiç anlattırmıyosunuz ya.. banane ben de anlatıcam şeklinde mızmızlanmaktadır.


Film adı: Küçük Kıyamet
Anlatıcı: Bigbrother kişiliği.
Anlayıcı: Liselim, Koca ve de cebren ve hile ile oyuna dahil edilen N.Sultan’dan oluşan karşı grup.

Anlatıcı: Küçüğü bir şekilde anlatmış, “Kıyamet” konusunu çözmeye çalışmaktadır. Elleriyle kafasına boynuz işareti yapmaktadır. “Şeytan” kavramından yola çıktığını düşünmekteyiz.
Anlayıcı: Saymaya başlar “Küçük Boynuz” “Küçük Solucan” (Boynuzu anladık da solucan ne bee?)
Bizim Grup: Pıhhhh şeklinde gülme efekti yapmaktadır.
Anlattığına İnanan: Bu sefer titremeye ve titretmeye başlar. (Kendisinin ne kadar cool bir yavru olduğunu düşünürsek bizim grup kopma noktasına gelmek üzeredir.)
Bu kez Anladığını Düşünen: “Küçük Deprem” “Küçük Zelzele” “Küçük Heyelan”
Bizim Grup: (Yavrucaklara destek babında) “ “Küçük Sel”
Anlatmaya Çalışan: Dua etmeye başlar. (Hani oyun bitsin size göstericem son duanızı edin len diye mi yoksa kıyamet için mi bilemiyoruz)
Anladığına Emin Olan: “Küçük Dua”
Bizim Grup yerlerde.

Mini: Dayı ya.. filmi bana da söylesenize ya.. niye söylemiyonuz? Zaten bana hiçbişey yaptırmadınız ya.. banane ya. (Yavrunun gözleri hin hin bakmaya başladı. Haydi hayırlısı.)

Film: Cesur Balık
Anlatıcı: Gmemuzin kişisi
Anlayıcı:Bizim Grup

Anlatmak İsteyen: Ağzını bi garip şekillere sokup, eliyle yüzme işareti yapmaktadır.
Anlamak İstemeyen: Heh buldum ya.. hani balığın yan tarafında bulunur, ya solungaç değil öbürü süzgeç miydi neydi?
Diğer Anlamak İstemeyen: Yüzgeç mi? Kız yüzgeç mi anlatıyon?
Anlatmayı Çok Arzulayan: Ih ıh işareti yaparak “yok anacım ne süzgeci, ne solungacı ben balığın kendini anlatmaya çalışıyom” demek istemektedir.
Anlamayı Hiç Düşünmeyen: Hala kanat çırpmakta ve balığın pullarının altındaki o organı bulmaya çalışmaktadır. Lakin balık dediğinde de organ bu kadar anacım.
Anlatmaya Kesin Kararlı Olan: Halının üzerinde yüzmeye başlamıştır.
Anlayıcıların Kraliçesi: “Cesur Balık” olleeeeyyy.. (Utanmadan bi de seviniyon yaff)

Mini: Anneee bak ben de anlatayım bi kere lüffen yaaa… ya niye oynatmıyosunuz yaaa… (Mini fena halde sinir yapmıştır. Üstelik de uyku saati feci şekilde şaştığından sapıtmıştır.)


Film: Perili Köşk (Haydi kıyak olsun size.. kolay bir film seçtik. Zaten saat 02.00 larda dolanıyor.)
Anlatıcı: Yine ve ısrarla Bigbrother yavrucağı.
Anlayıcı: Karşı grup.

Anlatmakta Israr Eden: Köşkü bin bir zahmetle anlatmayı başarmış ancak “Peri” konusunda hala bir başarı sağlayamamıştır. “Cin” den yola çıkmaya çalışıp kulaklarını sivri sivri yapmaktadır.
Anlamamakta Israr Eden: “Cinli Köşk” “Zebaniler Köşkü” Şeytan Köşkü”
Bizim Grup: E yuh artık.. (Bu arada gülmekten karnımıza ağrılar saplanmıştır.)
Bizim Gruptan Mini Şahsiyetsizi: “Perili Köşşşkk”
Bizim Grup: Oooo sayılmaz ki ama.. o bizdendi.
Karşı Grup: Ne yapalım yani? Siz çocuğa hiç bişey yaptırmazsanız, filmi bile söylemezseniz böyle olur. Gel kuzum sen bizim tarafa.
Bizim Grup: Olmaz ki ama, çamursunuz işte.. bu kadar kolay filmi bilemediniz ve minicik bir yavrudan medet umuyonuz.
Karşı Grup: (İyice edepsizleşir) Hadi hadi hadiiiiiiiiii……….

Film: Takva. (Ulen var ya.. dua edin anacığım sizin grupta. Yoksa sorardım ben size takvayı tukvayı.)
Anlatıcı: İncegül tabii ki.
Anlayıcı: Sadece iki kişi kalan bizim grup.

Karşı Grup: “Hayatta anlatamazlar bunu. Haydi bunu da anlatın da görelim bakalım.” şeklinde gıcık vermektedir.
Anlatmaya Azmetmiş Olan: Kendini bir oraya bir buraya savurup, kafasını arkaya öne doğru sallamaktadır. (Aslında karşı gruba da bir mesaj vermektedir. “Size böyle bir kafa savuracam, göreceksiniz leyyyyyn” şeklinde.)
Anlamakta Sınır Tanımayan: “Takvaaa” (Yafrum Gmemuzinim beee..)
Bizim Grup: Heh heh heh….

Film: Beyaz Melek (Daha ne yapalım size beee.. bunu da bilirsiniz herhal.)
Anlatıcı: Tabii ki Bigbrother..
Anlayıcı: Bu kez Mini şahsiyetsizini de aralarına alan karşı grup.

Anlatmaktan Helak Olan: Kırıta kırıta kanat çırpmaktadır. (Ulen karizma marizma hiç bişey kalmadı yakışıklı kardeşimde.)
Bu Kez Bir Seferde Anlayan: Meleeeek…
Bizim Grup: Valla brafo.
Anlattıkça Mutlu Olan: Bu kez elleriyle bi takım hareketler yapmaya başlamıştır. Hani ooolum tamam melek de nasıl bi melek.. ne mene bişey bu melek gibisine..
Anladıkça Dört Köşe Olan: “Kanatlı Melek” (yok canım) “Uçan Melek” “Gökteki Melek”
Anlattıkça Ruh Sağlığı Bozulan: Karanlık ve geceden yola çıkarak oradan devam etmeye çalışmaktadır.
Anladıkça Psikopata Bağlayan: “Kara Melek” (Bizim grup hiç bu kadar eğlenmemişti.) Renklerden türetiyorlar bu sefer...“Sarı Melek” “Turuncu Melek” (O kadar da olmaz mı dediniz. Bir de bunu dinleyin) “Mor Melek”
Anlatmaktan Nefret Etmiş Olan: "Türetin anasını satiiim.. daha kötüsünü bulamazsınız herhalde" işareti yapmaktadır.
Anlamakta Son Noktayı Koyan: Hay Allah ya.. nasıl da aklıma gelmediii “Beyaz Melek”
Bizim Grup: Tebrikleeerrrr..

Şu an bu satırları yazarken gözlerim kapanıyor. Uyudum uyuyorum neredeyse. Bak yine uzuuuun uzuuuuun yazmışım. Sizlere de yarın akşam misafir olurum artık. Haydi bana tatlı rüyalaaaar.. öpüldünüz canlarım.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Kırmızı, yandan tokalı, rugan papuçlarım yok yatağımın başucunda.


Bayramlıklarımı da okşaya okşaya yerleştirmedim dolabıma.


Sevinçten içim hoplamıyor. Kalbim öyle yerinden fırlayacakmış gibi çarpmıyor.


Kara gözlü koç için göz yaşı dökmüyorum geceleri.


Bayram geldi.


Geldi ama benim çocuk yüreğimdeki "Bayram" değil.


Umuyorum çocuklarımız aynı heyecanı duyuyorlardır.


Bayramınız mübarek olsun arkadaşlarım. İnşallah gönlünüzün dilediği gibi bir bayram olsun.


Hepimiz için hayırlara vesile olsun.


Bayram boyunca buralarda olamayabilirim. O yüzden şimdiden büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]










Ebesini sevdiğimin blog aleminde bir “sobelerden sobe beğen, beğenemezsen beğendirirler” köşesinde yine sizlerle birlikteyiz efenim.

Öncelikle bu sobeyi bana layık gören çok sevgili arkadaşım Renkciğime çook teşekkür ediyorum.

Sonra da bana kalbi kadar temiz bu sayfayı ayırdığı için Günlükçüğüme de teşekkür ediyorum. Bir de desteklerini esirgemeyen Londra’ya bağlı Aşağı Şemdürüklü Belediyesine ve bütüüüün Mançesterli hemşerilerime teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Bilmezsiniz siz. Benim soyum taaaaa İngiliz kraliyet ailesine dayanır. Büyük büyük büyük büsbüyük dedelerim sarayda b.kyedibaşıymış. Kibarlığım, asaletim ve hanımefendi çizgim de buradan geliyor şekerim.

Dağıtmayalım konuyu.. konumuz “Gece ve Karanlık”

Geceyi severim. Yalnızlığın, sessizliğin tadını çıkarabildiğim yegane saatlerdir.

Geceleri şöyle elime sıcak ya da soğuk bi drink alıp, “ne anlıyon bu cangıl cungul şeylerden” takılmaları olmadan, kumandayı elimden çekiştiren kimsecikler yokken televizyon karşısında pineklemeyi severim mesela.

Çok uykum yoksa bir kitap alıp sakin sakin okumanın keyfi de bir başka olur gece vakti. Kargaşada bir cümleyi otuz kere okuyup ne dediğini anlamadığım zamanlara inat, sindire sindire okumanın tadını çıkarırım geceleri.

Geceleri severim.. ama hem ortalık hem de içim aydınlıksa.

Eskiden sevgiliyi düşünmek için, efkarlanıp gizli gizli içilen bir sigara için, sessiz yapılan telefon görüşmeleri için ya da şiir yazmak için fırsattı geceler.

Şimdilerde sevgili zaten içeride horul horul uyuduğundan mütevellit bazen dolapları düzenlediğim, bazen sırtımda bir battaniye öyle boş boş duvarları seyrettiğim ya da sevgiliyle sarmaşıp uyuduğum karanlık saatler.

Karanlığı sevmem bilen bilir. Karanlıkta asla ve kat’a huzur bulamam.

Karanlıkta hareket edemem. Bir odadan diğerine bile geçemem.

Diyelim o gün fazlaca sıvı tükettim.. ve baskı altındayım. Sabaha kadar tutarım. Asla tuvalete kalkmam. Benden evvel biri kalkıp ışığı yakarsa olur bak. Yoksa gün ışıyana kadar beklesin ne edeyim?

Normalde geceyle ilgili çok romantik şeyler yazmam lazım gelirdi ama, bu gün hiç romantik modda değilim. Eminim Perilim romantik bişeyler yazar. Sobe şekerim.

Anket neticesiyle ilgili de bir şeyler yazıcam ama canımın içi Renklerciğimin doğum günü hasebiyle, öncelikle hem sobesini cevaplandırayım hem de kendisini kutlayayım istedim.

Benim adı gibi rengarenk, ışık ışık, güzeller güzeli arkadaşım. Yüreğindeki sevgi ve sıcaklığın ömrünce hep karşılığını bulsun. Eşinle, Mavişinle, Gül Ağacınla birlikte mutlu ve huzurlu bir hayatın olsun. Yürüdüğün yollar dikensiz olsun. Nice nice senelere canım.. DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN.

Mor çiçekler senin için. Kabul edersen sevgi ve dostlukla sana gönderiyorum. Sanki bunlar tam sana göreymiş gibi geldi. Beğenmediysen söyle hemen yeni demet göndereyim.

Gelelim anketimize. Eskiden anket defterleri var idi hatırlar mısınız? Hani arkadaşları tanıma, sizin hakkınızda ne düşündüklerini anlama, hoşlandığın çocuk da senden hoşlanıyor mu öğrenme babında elden ele dolaşan, genelde kareli harita metottan hazırlanmış defterlerdi bunlar. Yabancı artizlerin gazetelerden veya blue jean dergisinden kesilen resimleri yapıştırılırdı bir de sayfalarına. Bilenler bilmeyenlere anlatıversin canlarım.

Şöyle iyiiice bi baktım işaretlediğiniz şıklara. Buna göre anketten çıkan sonuç kısaca şöyledir.

1-Hemen hemen tüm arkadaşlarım kafayı yediğim konusunda hemfikirdirler.
2-Hemen hemen tüm arkadaşlarım yazdıklarımı fenalık geçirmeden, ayılıp bayılmadan okuma yeteneğine sahiptirler. Ya da kibarlık etmektedirler.
3-Hiçbir arkadaşım kısa kısa yazmamdan yana oy kullanmamış. (Canlarım benim.)
4-Hemen hemen tüm arkadaşlarım beni beğeniyor ve resmimi yayınlamamı istiyor.
5-Bazı arkadaşlarım ise gizem babında “ey güzel sevgili, hayallerimdeki peri.. öyle kal.. seni düşündüğüm gibi” diyor.
6-Hemen hemen tüm arkadaşlarım yorgun ve tatil istiyor.
7-Hemen hemen tüm arkadaşlarım hayalperest ve benim öyle bir tatil yapacağımı ve de üç kişiyi de yanımda götüreceğimi düşünüyor. (Ah be anacııımm keşke keşke. Söz valla büyük ikramiye bana çıksın, bırakacam işi gücü, hepinizi alıp beraber bi tatil yapıcaz. Yapmayan Diva olsun len.)
8-Bunun yanında bazı arkadaşlarım, benim koca bir ayının pençeleri altında ezilerek ya da dağlarda kurda kuşa besin değeri fazla bir yiyecek olarak gümlememi istiyor.
9-Hemen hemen tüm arkadaşlarım beni seviyüür, beni beğeniyüür, beni rencide etmiyüüür.
Şu ince çorap mevzusunu çözememiş arkadaş anket cevaplandırmaktan hoşlanmıyor.


Netice olaraktan.

1-İncegül yazılarını on on beş sayfaya çıkararak sevgili arkadaşlarına daha da faydalı olmaya çalışmalıdır. (nihohahahaaaaa)
2-İncegül bayram temizliği süsü vererek evini adam etmelidir. Yoksa kokudan şüphelenen mahalle halkı evi basıp kendisini linç edebilir.
3-İncegül, en kısa zamanda bir ayı bulmalı ve iyice bi sırtını başını çiğnetmelidir. Dokuz yıldızlı tatili de rüyalarında görüp arkadaşlarına anlatmalıdır.
4-İncegül hazırlıklı olmalıdır. Kendisine acilen tersten giyilen bir gömlek diktirmelidir.
5-İncegül fotosunu blogunda yayınlayamasa bile, isteyen arkadaşlarına “resim sizin kopeeeniz olsun” demeli ve mail adreslerine göndermelidir. Malumunuz vechiyle, burası umuma açık bir yer. Abuk sabuk insanlar da giriyor. (Örn.İnce çorap arayan zat ki kendisi en efendi aratmalar içindedir.)

6-Yahut İncegül zamanını söylememek kaydıyla, kısa bir süreliğine resmini bloguna koymalı merak eden arkadaşları kendisini görmeli. “Ne edecen kardeş. Allah yaratmış işte. Günahtır laf etmeyelim. Anaaaam bu muymuş len İncegül, ıyyy. Valla bütün hayallerim hoşaf oldu leyn ” şeklindeki görüşlerini kendilerine saklamalıdır. (Bu hoşafı da Biyomdan çaldım. Sen Bal’ın lafını çalarken biz bi şey dedik mi bebeğiimmm. Esinlenme esinlenme..) Şimdilik İncegül'ün görüntüsüyle ilgili fikir edinmek maksadıyla şuraya bakabilirsiniz.

Neticenin neticesi..

Hepinize yıldızlısından on arkadaşlarım. Bu alemin en parlak yıldızları sizsiniz be. Büyük ikramiye çıkar çıkmaz da çekilişsiz kurasız gidiyoruz tatile.. şimdilik şu pembe çiçekleri ve arkadaki kalbi kabul edin canlarım. Seviyorum sizi bebeğimmm..
  • Not: Profilimde görünen mail adresine mail gönderebilirsiniz arkadaşlar....
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sanırım depresyona giriyorum.

Yoksa ne diye durup dururken böyle ruh gibi dolaşayım ortalarda. Şirkette işler yığılsa elleyesim yok. Evi b.k götürse temizleyesim yok. Tembellik mi diyorsun? Yok be canımın içi ben ve tembellik aynı cümlenin içine girmez.

Sürekli uyumak istiyorum yahu. Uyumak ve hiç uyanmamak. Ya tabi uyanayım ama. Ben uyandığımda bütün dosyalar hazırlanmış, bütün mallar satılmış, bayram temizliği yapılmış ve bütün sorunlar çözülmüş olsun.

Evet sanırım çok yorgunum. Bunu söyleyeceğimi ben bile tahmin etmezdim ama “yo-rul-dum”

Sürekli bir yazma isteğim var. Lakin vakitsizlikten yazamıyorum. Biriktim içime yağamıyorum. Ben de size sorayım dedim de nasıl soracağımı bilemedim.

Bu arada özendim, heves ettim. Hani çocuklar birinin elinde bişey görür de “Anneee yaaa banane banane bana da al” derler ya.. o hesap işte. Ben de anket yapmak istedim.

Ama bu yan tarafa yapmayı beceremedim. Neden aceba?

Aha da anket soruları ve şıklar. Her soru 0,25 puan üzerinden değerlendirilecek olup, yorumlara göre kanaat notu kullanılacaktır. Başarılar efenim.


Soru 1: İncegül “yazalak” olmuş. Sizce ne yapsın?

A- Bıraksın yazı mazı yazmayı. Gitsin çöp evini temizlesin. Yakında belediye ekipleri kapısına dayanır.

B- Gitsin tedavi olsun.

C- Bırakın yazsın dursun manyak. Sonunda nasılsa iki görevli gelip giydiriverir gömleği tersten.

D- Yazsa ne, yazmasa ne? Çok da trinkimdeydi.


Soru 2: İncegül’ün yorgunluğunun çaresi nedir?

A- Şöyle dokuz - on yıldızlı bir tatil yapsın. (Bu şıkkı işaretleyenlerden kurayla belirlenecek üç kişiyi yanımda götürücem anasını satiim.)

B- Şöyle güzel bir ayı bulup gendünü iyiiice bi çiğnetsin.

C- Alıp başını dağlara kaçsın. Yanına da cep telefonlarını almayı unutmasın. Kurt murt saldırırsa birilerine haber verebilsin. Lakin şarjını doldurmayı unutmasın. Unutursa da bırakın kurda kuşa yem olsun alık.

D- Bana ne kardeşim.. ben de yorgunum. Şikayet ediyo muyum? Ulen ne işim var ki benim burda?


Soru 3: İncegül yazmaya başlayınca kendini tutamıyor, destan yazıyor. Nasıl çözelim?

A- Bırakın öyle uzun uzun yazsın. Böler böler öyle okurum. Manyak falan ama seviyom be ben onu?

B- Daha sık ama kısa kısa yazsın. Kendini durdurmaya çalışsın. Bizim de canımız var. O kadar yazıyı okuyacaz diye anamız ağlıyo buralarda.

C- Kendi haline bırakın garibi. Tıp çok ilerledi. Onun da derdine bir çare bulunur elbet.

D- Ya ne biliim kardeşim? Ben zaten okumuyorum ki. “Siyah ince çorap”yazdım, buraya düştüm yanlışlıkla. Guugıl da kafayı yedi.


Soru 4: İncegül fotosunu yayınlasın mı?

A- Yok yayınlamasın. Hayallerimde canlandırdığım şekliyle kalsın.

B- Yayınlasın yayınlasın gül cemalini görelim. Bu güzellikten bizi mahrum bırakmasın.

C- Anacım yayınlasa ne olacak, yayınlamasa ne olacak yani? Ulen her bi şeyini öğrendik zaten hatunun. Yüzünü görünce mi gizemi kaçacak?

D- Ne yaparsa yapsın kardeşim. Bana ne İncegül manyağının fotosundan. Ben hala ince çoraplı ka.rı fotosu arıyom. Yokmuş len burda bi halt. Bi daa gelirsem var ya..


Not: Cevaplarınızı sabırsızlıkla bekliyor olacağım. Cevaplamazsanız küserim valla.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ben var ya bu blog aleminin ebesini….

Dur yahu ne sinirleniyosun? Ebesini, sobesini pek seviyorum diyecektim. Sevgili kardeşim Figenim sobelemiş beni. Zevkle efenim. Buyrun başlayalım.

Ben Güccükkene…. Çok mutluydum çoook. Bu mutluluğum benim çocukluğumda her şeyin daha güzel olmasından mıydı yoksa ben çocuk olduğum için her şeyin daha güzel görünmesinden mi bilmiyorum. Ya da çocuk olmanın kendisi güzel ve mutluluk verici bir şeydi de ondan belki .

İşte ben o yüzden hep bir yanımı çocuk tutuyorum. Saf, temiz, masum, iyi niyetli, bazen öfkeli ama öfkesi saman alevi, öylece pat küt işte. O çocuğu büyütmedim hiç. Büyütmeyeceğim de.

O yüzden ben güccükkene ne isem, şimdi de oyum. Afacan, geveze, huysuz, sevgi arsızı, gönül hırsızı, ota b.ka ağlayan, ağladıktan hemen sonra kahkahalar atabilen, tehlike sezdiğinde annesinin kucağına sığınan, incitildiğinde yüreği paramparça olan ama asla kin tutmayan, koşup, düşüp her tarafını yara bere yapan yine de kalkıp koşmaya devam eden, yeri geldiğinde gözü kara, devleri bile yenebilecek kadar güçlü olduğunu düşünen ve kendisinden on kat daha büyük canavarlarla savaşıp duran küçük kız çocuğuyum hala.

Aslında Ben… Nasıl desem? Neysem oyum işte. Görünen köye kılavuz ne gerek? Bana bir adım gelene on adım giden, bir adım kaçandan da aynı jet hızıyla uzaklaşabilen bir tür ortam insanı.

İlk kopyam... Hiç kopya çek(e)medim. Ama, kopya verme hikayelerim vardır. Onu bir başka zaman anlatsam olur mu? Olur olur.. Bu yazı aldı başını gidiyor zaten. “Yazalak” oldum ben. Tutamıyorum kendimiii..

En Saçma Huyum... Saçma mı bilmiyorum ama, en sevmediğim huyum öyle aniden parlayıvermemdir. Gereksiz yere sinirlenip söylemek istemediğim şeyler söyler, sonra da pişman olup sırnaşırım. Kendimi affettirene kadar yılışırım da yılışırım.

Bunu da en çok koca kişisine yaparım. Yazıktır benim Bretim Pitime. Ama sanırım O da dengesiz hatunlardan hoşlanıyor. Yoksa bu zamana çoktaaan bırakırdı beni. Zaten dayanılmaz cazibeme nasıl karşı koysun yavrucak.

Cep Telefonum… Heh işteee.. geldik zurnanın zortladığı deliğe. Şimdi ben öyle ahkamlar kestim ya.. aman efendim millette iki tane cep telefonu varmış da.. işte her bi taraflarında cep telefonlarıyla geziyorlarmış da.. Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı hesabı, tam üç adet telefonum var söylemesi ayıp. (Ayıpsa niye söylüyon o zaman? Görgüsüz seniiii..)

Dur yahu.. hemen celallenme. Bi müsaade et de anlatalım di mi.. Bir tanesi mecburiyetten kullandığım şirket telefonum ki, kendisini habire iş yerinde masanın üzerinde unutup eve gittiğimden dolayı, patronumla daha geçen sabah papaz oluyorduk neredeyse. Sonraki paragraflardan birinde ayrıntı vereceğim. Şu anda nereye denk gelir kestiremiyorum.

İkinci telefonum şu sana bahsettiğim, her daim çekmecede, jilet gibi katlanmış çamaşırlarımın altında mutlu mesut yaşayan zavallı aygıt. Mesajları iki gün, cevapsız çağrıları haftasına gördüğümü söylememe gerek var mı bilemiyorum. Yanımda taşımadığım için ondan bundan yediğim fırçalar da cabası.

Gelelim üçüncü ve en taze telefonuma. Benim kara gözlü yavru kuzularım, (Hayır, kuzu zaten koyun yavrusudur, yavru kuzu nasıl oluyorsa..) harçlıklarından biriktirip bana yeni bir telefon ve hat almışlar. (Oy anneleri ölsün onlara) Sıkı sıkı da tembihlediler “anne bak bu hep yanında olsun tamam mı? Öbürü gibi yapma he..” şeklinde.

Yavrucaklarıma kıyabilir miyim hiç? İlk gün aldım yanıma. Sağa sola da mesajlar attım. “Bak bu benim yeni numaram. Hep yanımda olacak heeee.. eskisi gibi değil” diye teminat verdim. Akşamüzeri şarjı bitti. Kimsecikler ulaşamadı. İkinci gün evde şarjda bıraktım. (Tamam.. itiraf ediyorum.. unuttum. Alışmadık cepte telefon durmuyor işte.) Üçüncü gün yine evde bu sefer masanın üzerinde unuttum. (Ya tamam işte ne yapayım? Ben böyleyim yahu.. Kızma bana.. sev beni.)

İşte patroncuğumun çıldırması da o günün sabahına rastlar. Ki kendisini çok severim ve kendisi dünyanın belki de en sakin, en halim-selim insanlarından biridir. Şimdi ben kendi hattımı evde, şirket hattımı da şirkette bırakınca ve sevgili patroncuğum da çok önemli bir mevzuda benimle görüşmek isteyip ulaşamayınca, hafiften sinir yapmış. Dediğim gibi, yıllardır tanırım kendisini bir iki kez rastlamışımdır sinirli haline. (Ulen melek gibi adamı bile çileden çıkardın kızım ya…)

Sabah kendisiyle karşılaşınca bana “İncegüüüül, niye bıraktın telefonunu?” diye hafiften sitemli sordu haliyle. “Unutmuşum patroncuğum. Yoksa valla kasti bişey yok” şeklinde yanıt verdim. Tabii benim bu şirinliğim yok mu… her şirkete benden bi tane lazım kardeşim.. ölmeyim ben e mi… dayanamadı yumuşayıverdi hemen. (Megalomanlığın zirvelerinden indirin beni artık.)


Neticede bu meret bundan on beş sene öncesine kadar hayatımızda yoktu. E onsuz da yaşanabilirmiş demek. Aha da ben yaşıyorum. Kanlı canlı ispatıyım bunun. Allaaa allaaaa. Tamam ya.. üstüme gelmeyin ya.. bu gün itibarıyla unutmayacağım… sözzzz..

Aşk Bence... Külüstür bir otobüste tekerlek üstü koltukta yolculuk ederken hani bir tümsekten geçersin de için böyle bir hoplar ya... ahan da böyle bir şeydir işte. Tümseği geçersin ve hoplama moplama kalmaz canım. Yine tangır tungur gider durursun o dökük otobüsün içinde.

Asıl önemli olan sabah uyandığında gözleri Japon balığı gibi şişmişken, saçı başı darmaduman olmuşken onu dünyanın en yakışıklı erkeği gibi görmek. Karnını kaşıdığında, geğirdiğinde ve hatta yellendiğinde bile onu çekici bulabilmek. Kokuşmuş çoraplarını yatağın başucuna, bu da yetmezmiş gibi senin yattığın tarafa koymasına hiiiç sinirlenmemek bu durumda bile onun çimen gözlü prensin olduğunu düşünmektir.

En Sevdiğim Bloglar... En sevdiğim blogları değil de blogırları yazayım şimdi sırasıyla.

Hadi canım hadi.. yok öyle. Kimsecikler isim vermemiş benim ağzımdan laf mı alacağını sanıyorsun Günlük sen? Nasıl tuzaklar var gördün mü bu yazıda? Dikkat et valla. Tehlikeli bir manyakla karşı karşıya olabilirsin.

Yan tarafta linkleri olan arkadaşlarımı ve de linkleri iki arada bi derede güncellediğim için atlamış olabileceğim, ama sık kullanılanlarda yer alan ve yakında fark edip “ yuh bana nasıl da es geçmişim tüküreyim kafama” şeklinde kendime kızıp ekleyecek olduğum arkadaşlarımın hepsini çok seviyorum. Bana kızmasınlar. Ya da kızsınlar “ kızzzz şabalak İncegül, yan tarafta niye bizim adımız yok hıııı!!” şekli yapıp beni uyarsınlar.

Bir de yan tarafta bulunan, ama artık yazmayan ya da bir şekilde dükkanı kapatıp giden arkadaşlarımı da silmiyorum. Belki bir gün dönerler diye…

Bu arada Limon, Azimli ve Zarife kızlarına da bu vesileyle seslenmiş olayım.. “kızzz niye davetiye yollamıyonuz bebeğimmm.. yoksa beni sevmiyonuz mu?” Dilek 35 ciğim senden de davetiye bekliyorum hayatım. Alır çiçeğimi, çikolatamı gelirim. Bir bardak demli çaya tavım bak. Bir şey de istemem. Gönderdin de ben görmediysem affet diyorum. Tekrar bekliyorum.

He bir de vakitsizlikten bazen uğrayamadığım ya da uğrasam da selam bırakamadığım zaman bana darılmayın canlarım olur mu? Hakikaten çok yoğun çalışıyorum. E hayat zor biliyorsunuz.

Ebe olmayan kaldı mı bilemiyorum ama sanırım Sevgili Arkadaşım İpek henüz sobelenmedi bu konuda. Haydi bakalım...
Etiketler: 26 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili Yıldız Yağmurlarının kelime oyununu hepimiz biliyoruz değil mi? İşte bu seferki kelime ve küçük hikaye benden olsun. Zor bir kelime. “Ölüm”


Yaşamsızlığın içinden fışkıran yaşam. Toprağın karalığına inat, nasıl da yemyeşil otlar bitmişti o minicik mezarın üzerinde. Geçen gelişinde diktiği çiçekler de rengarenk açıvermişti.

Ağladı kadın.. ağlamanın faydasız olduğunu bile bile ağladı. Açamadan solmuş tomurcuk güllerine ağladı. Bu çiçekler gibi rengarenk olacaklardı onlar da.

O minnacık bedenlerin üzerine toprak attığı günü anımsadı. Ne acı. Sanki bir el boğazını sıkıyordu. Nefes alamıyordu sanki. Kadın onlarla birlikte toprağın altına girmişti sanki. Yüreğini de gömmüştü o minicik bedenlerle birlikte.

Oysa gece kalkıp üzerlerini örtecekti kuş tüyü yorganlarla. Yumuşacık yataklara yatıracaktı öpüp koklayarak onları.

Şimdi soğuk bir mezarda yatan, üzeri kapkara toprakla örtülü iki küçük yavrusunu düşündü kadın. Ağladı.. ağlamanın faydası olmadığını biliyordu.. yine de ağladı. Üşürler miydi burada? Karanlıktan korkarlar mıydı?

İlk gülücüğünü, ilk adımlarını hatta ilk kez anne deyişlerini hayal etti. Bunların hiçbirini göremeyecekti . Ne acı… ne tarif edilmez bir acı.

Koşup oynayamayacaktı yavruları bahçelerde. Üzerlerini çal çamura bulayıp, annelerinden tatlı tatlı azar işitemeyecekti.

Büyüyüp okula gittiklerini hayal etti. Diploma alıp sevinçle boynuna atladıklarını. Düğünlerini… bembeyaz gelinlik ne de güzel yakışacaktı kuzularına. Ama onlar beyaz kefen giydiler. Kefen yakışır mıydı bebeklere?

Kadın elindeki bidondan usulca toprağa döktüğü suya bakakaldı. Nasıl da akıyordu dupduru. Su gibiydi onun kızları da. Sonra gözyaşlarının damla damla toprağa nasıl işlediğini gördü. Üzülür müydü yavruları annelerinin gözyaşlarına?

Ağlıyordu kadın. Faydası yoktu biliyordu. Yapacak bir şey de yoktu.

Ölüm acı, ölüm ayrılık, ölüm çaresiz. Çaresizdi kadın.

Sonra yavaşça eğilip soğuk mezar taşını öptü. Yavrularının kokusunu hissetmeye çalışarak, bir kez daha, bir kez daha.

Gözyaşlarını sildi kadın. Dönüp ellerini uzattı mezar başında boynu bükük beklemekte olan oğullarına. Onların kara gözlerine baktı sonra. Işıl ışıl, umut dolu güzel gözlerinde yeniden hayat buldu.

Gönlünden akıp gelen büyük bir sevgiyle gülümsedi oğullarına.

İki tarafında kaybetmekten ölesiye korkar gibi ellerinden sımsıkı tuttuğu oğulları, yüreğinde koklayamadan solan gül goncası kızları Ayşe’si ve Elif’i. Yürüdü kadın.

Başını göğe kaldırıp oğulları için şükretti kadın. Artık ağlamıyordu. Dudaklarında artık umutlu bir gülümseme vardı. Bir kez daha geriye dönüp baktı ve yürüdü kadın. Yol uzundu çünkü, yürümek gerekti.
Etiketler: 20 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Anneee ben çok komiğim he..Cem Yılmaz gibiyim.
Yok canım.. kim söylüyor bakalım onu?
Örtmeniiiim..
Neden öyle diyor peki?
Ya şimdi ben şarkı söylemeye utanıyorum ya.. o yüzden hep komiklik yapıyorum müzik derslerinde. Holog filan da yapıyorum. (Monolog demek istiyor.)
Oğlum niye utanıyorsun ki? Bak Gülben Ergen bile utanmıyor da şakır şakır şakıyor. Hatta bu işten bir sürü de para kazanıyor.
Anne yaaa.. o ünlü ama.
Tamam işte, sen de ünlü olursun. Sana bir de şarkı besteleriz “Allah müstahakkını versin, Allah seni nasıl biliyorsa öyle etsin” diye..
Anee sen de çok komiksin he.. öyle şarkı mı olur?
Niye olmasınmış? Daha berbatlarını bile dinledik biz. Bak bir de sana şöyle güzel bir imaj yaparız. En pişik yapanından birkaç deri pantolon, bir iki de uzay kostümü alırız. Saçlarını da bi camış bulup yalattık mı oldu bu iş. Şu arka sokaktaki boş araziye de çöl süsü verip klibini çekeriz.
Kimler oynıycak klibimde peki?
(Aha da yavru havaya girdi bile.)
Çağla Şikel olmaz, o çok kart.. hmmm Cansu Dere komik erkek sever aslında bak. Hele sana bayılır. Komik sıpam benim. Şu senin haremden de bir iki kız ayarlayıveririz artık.
Anneeeee….. benim haremim mi var? Harem ne ki? Yok ya ben Cem Yılmaz gibi olucam banane.

Oğlum, bu memlekette şarkıcı olmak daha kolay. İki şarkı ezberlersin, biraz da tipin düzgünse, mutlaka bi halt olursun. Belki de sadece bi halt olduğunu zannedersin ama olsun. Lakin komik olmak zor iş. Boş ver sen. Gel bulaşma hiç bu işlere. Derdi, tasası bu kadar fazla olan bir milleti güldürmeyi kolay iş mi sanıyorsun sen?

Şimdi hatırladım yahu.. benim canım Sarı Civcivim beni sobelediydi bir zamanlar. Hayat gailesi, koşturmaca derken çıkıvermiş oynak, yarım aklımdan. Beni affet şekerim. Hem de Dilekçiğimin şahane kelime oyunu da hayal üzerine. E o zaman hayallerimizden bahsedelim biraz...

Şimdi ben mini mini bir bebeyken, polis olma hayalim vardı. Elimde silah, suçluları kovalamak, bir sürü adamla dövüşüp, Malkoçoğlu gibi hepsini yenip, madalya almak, bir çeşit kahraman olmak yani. E bizim zamanımızda öyle Spaydır Men, Bet Men, Cart Men, Curt Men yoktu ki. Teksas Tommikis vardı, onlar da kızlara göre değildi. (Sanki ben de çok normal bir kız çocuğuydum ya..)

Lakin büyüyüp, serpilmeye başlayınca, kadın polisleri masa başında oturttuklarını öğrenip bu hayalimden vazgeçtim.

Lise yıllarımda şarkıcı olmayı hayal ettim bi dönem. Grubumuz bile vardı. İşte bu benden çatlak olmasın, yeterince çatlak grup üyeleriyle biz, o dönemler Çeşme’de yapılmakta olan festivale kaçmayı planladıydık. Hani yabancı artizler falan geliyordu ya. (Seksenlerin gülleri daha iyi hatırlayacaktır.) Bi tanesinin grubuna katılıp dünya çapında menşur olacaktık güya.

Nereye gidiyonuz? Çeşmeyeee.. N'apıcanız orda? E şarkıcı olacaz.. Peki nasıl gidiceniz.. paranız pulunuz var mı? Yooooo… Hadi bi şekilde gittiniz diyelim, olmadı dönmek istediniz ailenize ne hesap vereceksiniz.. hele sen, N. Sultan ağzının ortasına salıncak kurmaz mı?.. Yaa iyi de biz bunları hiç düşünmedik ki.. genciz biz ya.. adı üstünde deli kan.

Bu macerada iç sesimizin çabalarıyla, başlamadan böylece sona ermişti işte. Şimdi her Türk evladı gibi duşta, bilemedin mutfakta yavrularıma yemek pişirirken çok faydalı oluyor geniiiş repertuarım.

Bir ara tiyatro aşkı sarmıştı. Hala da bitmiş değil bu aşk ya neyse. . Bu hayalimi bir tek tiyatro hocamıza açtım. Ondan da destek alınca ben kendimi bi şey zannederek tiyatrocu olmaya programlandım. Sonra bu hayal de tıpkı diğerleri gibi rüzgara kapılıp gitti.

Sonrasında Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olmaya taktım kafayı. Ammaaa, bacımızın hepimizin toptan anasını bellediği dönemlerde bundan da vazgeçtim. Bu milletin bacısı olmak için fazla manyaktım. Üstelik te diğer bacı zaten canına okumuştu zavallıların. Bunun üzerine bir de bunu kaldırabilemezdi benim canım milletim.

Gerçi onlar neler görmüş, neler yaşamış ve lakin yaşadıklarını ne de çabuk unutabilmişti zaman zaman. Bu travmayı da atlatabilirdi belki. Ama, benim hevesim kaçmıştı işte. Çünkü ben o kadar da kolay unutamıyordum ne yazık ki.

Daha sonra kamyon şoförü olmayı istedim. He valla. Hani nasıl biri olduğumu bilmeyen için şaşırtıcı bir hayal olabilir. Oysa beni tanıyanlar için “bizimki manyadı gene” şeklinde yorumlanabilecek bir düşünceydi sadece.

Ama yaşadığımız yer Türkiye olunca bu konuda N. Sultan’ı ikna etmenin de imkansızlığını düşünerek, bu konuyu hiç açamadan kapattım.

Zaman içinde, ne olduğunu bilmediğim ve hala da öğrenemediğim, gazetelerin ilan sayfalarından görüp ilgimi çeken remayyözcülük, kepçe operatörlüğü, frezecilik, kaynakçılık ve de son ütücülük gibi mesleklere meylettimse de hiçbiri olmadı teknik aksaklıklardan dolayı.

Herkesin istediği şeyleri istemedim hayatım boyunca. Hep bir ayrık otuydum sanki. İyi mi kötü mü bilmem ama öyle. Benim koca bana “ota b.ka muhalefet ediyorsun, bir gün de hee bu da böyledir, doğrudur desen şaşarım” şekli yapsa da öyle değil aslında.

Ben hayata başka taraflarından bakıyorum biraz. Bunun için çabalamıyorum.. zaten böyleyim. Yaradılışım bu. Herkesin istediği benim ilgimi çekmez çoğu kez. Belki de kimsenin beğenmediğini çok sevebilirim. Doktor olmayı hiç istemedim ömrüm boyunca mesela. Oysa konfeksiyonlarda makine başında tıkır tıkır çalışan o güzel kızlara çok özenirim hala. Keşke böyle bir yeteneğim olsaydı.

Velhasıl, ister kader diyelim, ister şans.. hepimiz bir şekilde bir hayat kurduk. İyisi, kötüsü.. neşelisi, hüzünlüsü her günü yaşadık ve gördük. Keşkelerimiz yok mu? Elbette var. Ama keşkelerimizi çoook ardımızda bıraktık. E büyüdük.

Kimi hayaller gerçek olur. Kimileri hayal olarak kalır. Belki de öyle kalması en iyisidir. Ben gerçekleşen hayallerim için mutluyum. Gerçekleşemeyenleri de gülümseyerek anıyorum.

Not: Hayal etmeye devam. Şu veciz sözü hatırladım birden. Hayal edeni de... etmeyeni de....

Bir Başka Not: Evveli akşam çok sevdiğim bir arkadaşıma mesaj çektim. O kendini bilir. Kaç satırdı bilmiyorum ama, tam 45 dakika sürdü. Yuh bana be. Lakin "kendimi aştım" yine de. Di mi gıııı?
Başka Bir Not Daha: Bunu yazdım ya.. ne notu yazacağımı unuttum yahu. Valla beynim durma noktasında.
Etiketler: 24 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Günaydın Günlüküm,

Hayırlar olsun, gündüz niyetine, sulara karşı anacım… bir rüya gördüm ki bu gece, hatta gece değil sabah. Liselimi gönderdikten sonra azıcık koltukta sızmışım, iki arada bi derede rüya bile görmüşüm. Oooo benim öyle beş dakikada uzun metrajlı film tadında rüya görmüşlüğüm çoktur.

Dur bak anlatayım sana da. “Bi tarafın açıkta kalmış” deme. Zaten hepten açıktı üzerim. Bir de uzuuunca bir rüya. Sıkıldığın bölümde bırakabilirsin canım. Heh tamam anlaştık o zaman.

Şimdi benim bu yakışıklı ve romantik ve de aynı zamanda maceraperest kocam var ya… işte bu dünyalar iyisi biricik sevgilim bana “haydi hatun.. gel seninle tatile çıkalım” diyor. Önce yok mok diyorum tabi. “ A benim Bretim Pitim, kış günü ne tatili. Çocukların okulu var. Üstelik benim işlerim çok çok yoğun. Nasıl gideriz tatile” diye diretiyorum. (Rüyamda bile salaklık yapabiliyorum yani.. helal bana .)

Neyse sonunda ikna oluyorum ve biz bu koca kişisiynen biniyoruz böyle uçak da değil, gemi de değil, tren hiç değil abuk bir araca. Bazı yerlerden uçarak, bazı yerlerden zıplayarak gidiyor bu garip toplu taşıma aracı. Yolculuk boyunca da tam karşımızda bir çıtır kişi oturmakta ve de öyle süzüm süzüm süzülmekte ki, benim sinirlerimi oynatmakta.

Sonra benim bu koca kişisi kalk sen benim yanımdan, git aşiftenin yanına otur. Utanmaz arlanmaz herife bak sen. Hayır diyelim ki kendi canını düşünmüyon, sen mezara, ben hapise… yavrucaklar ne olacak. Sümükleri aka aka sokaklarda mendil mi satacaklar? Sonra o kazandıkları paralarla analarına temiz çamaşır, sigara falan mı getirecekler?

Vah benim cefakar, vefalı yavrularım. Bunlar hep babanızın suçu. Ama, siz ondan nefret etmeyin. Gidin arada mezarına bi Fatiha okuyun canlarım. Hüngür… fışırtttt… Ulen ne mutlu mesut bi aileydik biz. Uçkur davasına yıktın, darmaduman ettin caaanım yuvamızı. (Benim herifcaazım yapmaz böyle şeyler.. rüya rüya.)

Dur yahu biz daha tatile gidiyorduk. Rüya da olsa tatil yapmak güzel olacak be. Heh işte neyse yolculuk bitti. Biz böyle gele gele geldik, izbe, salaş, pis bir otele yerleştik. “Herif herifff.. gözün körolmaya.. tatil tatil dediğin bu muydu? Ulen bu pis yerde nasıl kalacam ben. Bi kere çarşafları Vernel bile kokmuyo be. Ben uyuyamam buradaaa.” Koca kişisi hiç konuşmuyor ama. Sadece pişmiş kelle gibi gevrek gevrek sırıtıyor.

Sonra birden kendimizi böyle boş bir alanda buluyoruz. Dümdüz bir ova… aşağısı uçurum. Koca yaz deniz yüzü görmemişim. Ne hayaller kurmuşum. Böyle sıcak bir yere gidip, soğuk da olur fark yapmaz, denize girmeyi, çip çip sularla oynaşmayı düşlemişim. Tatile gidiyoruz deyince umutlanmışım. Geldiğimiz mekana bak. Uçurumun kenarındayız yahu.

“Benim canım kocam.. gözümün nuru .. hayatımın anlamı … biricik aşkım… ulen ne b.k yiycez ooolum biz burda.” Herif hala pişkin pişkin sırıtıyor. “Yamaç paraşütü yapıcaz hayatım.”diye karşılık veriyor. Heeeeee anladııım. Zaten bizim olayımız bu. Yazın yamaç paraşütü, banci camping, (biliyoruz herhalde böyle yazılmıyo. Okuyana kolaylık olsun diye şettirdim.) kışın da dağa tırmanırız falan işte. Adrenalin seviyemiz hiiiiç düşmez.

Aha işte adam sonunda tozuttu. Ben dediydim zati.. bu kadar manyağın içinde bu adam fazla da dayanamaz diye. Yavrularımın babası, evimin direği, yuvamın aklı başında, olgun, oturaklı er kişisi. Aha da gitti. Gettiiiiiii gettiiiiii…..

“Yahu manyadın mı a benim herifim. Ne yamacı.. ne paraşütü? Ulen biz ne anlarız böyle ekistirem sporlardan. Zaten benim içim hoplar. Daha kamikazeye binmişliğim yoktur. Gondoldan inince bile toprağı öperim ben. Senin gondol hikayen ise başlı başına roman konusu olur. Hayatta olmaz. Ölsem binmem ben ona. Adrenalin istiyorsan lunaparka gider dönme dolaba bineriz olur biter.”

Biz böyle cebelleşirkene Nük.het Du.ru çıkıyor karşımıza. Töbe Bismillah. Botokstan piranaya dönmüş suratı ve pörtlek gözleriyle ödümü içe kaçırıyor hatun. Bir yandan da Mahmure’yi söylüyor. Sonra kafamı yukarı gökyüzüne kaldırıyorum ki, bir de ne göreyim. Bizim Afffrodit değil mi bu? Böyle yumoş yumoş bembeyaz, küçük bir koltuğa oturmuş , koltuğun kenarlarından taşlı sicimlerle bağlı, pullu payetli bir paraşüt var tepesinde. Hatun uçuyor. He valla.. böyle sakin sakin, kuş gibin bi güzel uçuyor ki, ben de heves ediyorum.

“Tamam ulen getirin bana da böyle işlemeli mişlemeli kokoş bişey ben de uçucam” diyorum. Neyse görevliler getiriyorlar bir tane de bana. Lakin benim paraşüt yamalı bohça gibi. Kimi yeri de yırtık pırtık. Hava alırsa bu meret uçar mı? Pat diye düşmez miyim aşağıya camış pisliği gibi. Koltuğu hiç sorma zaten. Ordan burdan yayları fırlamış, otursam k.çıma batacak.

Hayaaaat ey hayat!!! rüyadayız leyyn! bari burada doğru dürüst davran bana. Adaletli ol biraz.

Ben öyle böyle, ite kaka oturuyorum bu zımbırtıya. Afrodit o koca alameti sığdırdı, biz zar zor tıkıştırdık kendimizi. (Yaylardan valla.. yoksa bi kazaya kurban gideriz de maazallah) Başlıyorum uçmaya. Koca (koca koca kazıklar batmayasıca) sesleniyor bana. “İncegüüül bak çok uzatma, fazla para yazar sonra.” (Yuh artık ya.. yuh. Bu ne b.ktan bi rüya beee. Uyanmak istiyorum artık.) Zaten bu şeyle çok fazla uçamam merak etme. Bir iki dakikaya kadar uçurumun dibinden kazırsınız beni. Korkuyom len. Üstelik de bu yaylar delik deşik etti her yanımı.

Ben bir süre uçtuktan!!! sonra, dönüyorum geriye. Yine bu bindiğim zımbırtıdan inmeden, o izbe, salaş otelin kapısından giriyorum. Kapı direk bizim odaya açılıyor. Ben bu salak aletle birlikte dalıyorum odaya. Bir de ne göreyim. Boyu posu devrilmeyesice, mabadında çıban çıkmayasıca koca kişisi, yolculuk sırasında tanıştığı ve pek ısındığı çıtır insanla güreş tutmakta. Ne güreşi olacak, bildiğin güreş işte. He valla…. yağlanmışlar bir de vıcık vıcık. Iyyyy…… ulen bari düzgün bişey yapın da….. tööbe tööbeeee…

Neyse ben sonunda aletten inip (isim bulamadım alet dedim kaldı bu da) otelin çamaşırhanesine gidiyorum. Çantamdan devasa bir çamaşır suyu şişesi çıkarıp “verin bana bütün çarşafları, hepsini tertemiz, ışıl ışıl yapıcam. Üstelik cırtlatmadan” diyerek işe girişiyorum. Ne kadar çarşaf varsa hepsini basıyorum çamaşır suyuna. Bu arada elime kırmızı bir sütyen geliyor onu da basıyorum anasını satiim.

Sonra benim bu baş pehlivan koca kişisi belinde kocaman bir altın kemerle çıkageliyor. Demek tuş etti hatunu bizimki. Yalnız herif olmuş üç yüz kilo. Böyle duba gibi bişey. “Karıcığım, beni bıraktın, bak ne hallere düştüm” diye ağlıyor. Onu o haltları yerkene düşünecektin koca. Haydi artık geçmiş ola. Affeder miyim ben seni? En iyi sen bilirsin beni..

Ben o sinirle gidip bütün oteli temizliyorum. Sonra gelip çarşafları çıkarıyorum sudan. Hepsi pespembe. Otelin sahibi alnımdan öpüp tebrik ediyor beni. Otelin tiksinçliğine inat, adam ful karizma yalnız. Hem temizlik için hem de o aletten sağ kurtulabilen ikinci müşteri olduğum için bir de madalya takıyor bana. (Bu da bir şeydir. Gerçek hayatta kıymetimizi bilen yok, rüyada aldık madalyayı.)

Ben ve bu diğer şahıs, yani şu bizim yaylı paraşütten (tamam ismi bulduk) sağ kurtulabilen hödük, gece yapılacak kutlama balosuna şeref konuğu olarak katılacakmışız. Lakin şart olarak bütün gece bu şahsiyetle benim sürekli dans etmemiz gerekiyormuş. Yoksa bizi tekrar o alete bindirip uçuracaklarmış.

Düşünsene öküz kılıklı, odun mamulü bir herifle bütün gece dans etmek zorundayım. Hayır adam aklı başında, düzgün biri olsa, o yaylı paraşütte ne işi var değil mi? Aman neyse, bu kadar ünlü şahsiyetin bulunduğu bir otelde bu adam, Allah esirgesin İsmail YK hatta Nihat Doğan kişileri de olabilirdi. Oy oy dağlara taşlara. Normal bir kazmayı tercih ederim.

İşin daha da vahimi ve beni çıldırtan şey ise bu baloda benim yiğitler yiğidi, altın kemer sahibi, baş pehlivan kocamın oteldeki bütün hatunlarla güreş tutacak olması. (Gözlerini oyacam ya.. adama bak ya..)

Ya n’oolur artık biri beni uyandırsın ya. Bu telefonların, saatlerin hepsi birden çalar en uyanmak istemediğim zamanda. Şimdi niye çalmıyonuz beee.

Pekiii gelelim zurnanın tırt dediği yere. Öyleydi dimi? Neyse ne boşver. Bu diğer kişi, yani benim bütün gece dans etmek zorunda olduğum kütük kimmiş biliyor musun? Dur dur sıkı dur. Hatta koltuktaysan arkana yaslan. Yok taburedeysen iki elinle yanlardan sıkıca tut.

Benim beyaz saçlı prensim. Riçırd Giiir namussuzu. (Bu da böyle yazılmaz ama, anladın sen onu.) Bu muhteşem yaratığın böyle salak bir otelde ne işi varmış… sonra, o da senin gibi kafadan mı ki o zımbırtıya binmiş.. diye sorma. Rüya bu allaaaa allaaa.. bu kadar saçmalığa şaşırmadın da şimdi güzel bişey olunca mı batıyor.. hased etmeyelim lütfen.

Neyse ben süslenip püslenip çıkıyorum yola. Böyle prensesler gibi, kraliçeler gibi oluyorum. E potansiyel var kardeşim bir de azıcık cilalanınca afet oluyorum afet.

Yürüyorum o dökük duvarlı karanlık koridorlarda. Az sonra Riçırd’la karşılaşıcam. Heyecanlıyım. Sanırım biraz da acıkmışım. Olsun baloda, mum ışığında, karşımda Riçırd, yerim nasılsa bişeyler. Yok yok.. çok acıkmışım. Karnım zil çalıyor. Hatta bu zil sesleri bariz bir şekilde dışarıdan da duyuluyor. Rezil olacam elin Holivud starına valla. Keşke bi lokma ekmek neyin ataydım ağzıma.

Karnımdan gelmiyor mu bu sesler diyorsun? Nasıl ya.. Yok canım ya… şu anda uyanıyor olamam dimi? Lütfen birisi bassın şu saatin tepesine. Allahım bitmesin bitmesin bu rüya. Ulen tam da heyecanlı yerinde kaldık. Bari bi kerecik görseydim be. Hani dansı da kusur kalsaydı. Hay ben böyle şansın…

Akşam erkenden uyusam, devamı gelir mi dersin günlükçüm?

Hayatımın Aşkısına Not: Şimdi bunu okuyup (ki muhtemelen okuyacaksın) Riçırd konusunda ileri geri yorum yapmazsın umarım. Yani öyle bir şey yapmadan evvel kendi yediğin herzeleri bir düşün istersen. Baş pehlivanım benim. Öperim seni.

Hem bu benim bilinçaltım hesap mı vericez allaaa allaaaa…

Aha Bu da Okuyana Not: Sıkılmadan, üfleyip püflemeden buralara kadar okuduysanız helal olsun valla. Hepinizi kocaman öpüyorum. Abartmışım, kendimi aşmışım. Daha da yazasım var ama, vakit yok. Saat sekiz otuz oldu. Gerçek dünyaya dönüş vakti geldiii. Bitirdim.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Nabersin Günlük?

Beni sorarsan elim ayağım buz gibiyken sırtımdan ter çağlayanları akmakta. Sanki üzerimden kırklık tır geçmiş gibi her yanım acıyor. Bir de akşamdan suya bastırılmış nohut misali şişmiş elim yüzüm. Sanırımsam hastayım. Fakat bir beş dakika durup kendimi dinlemeye fırsatım olmadığındandır ki tam emin değilim. Belki de turp gibiyim. Zira günlerden beri kuyruğuna teneke bağlanmış it yavrusu gibi koşturmaktayım ve hala da bayılmış değilim.

Evet yorgunum. Ve son günlerde pek bir asabi oldum. Mazeretim de yok. Olura olmaza sinirleniveriyorum öyle. Hiç yoktan gönül kırdım, sevdiklerimi incittim. Tüh bana, yazık olsun bana.

Ki ben böyle biri değilim. Çok korkarım kalp kırmaktan. Dünyada tamir edilmeyecek tek şeydir çünkü. İstediğin kadar yapıştır, asla eskisi gibi olmaz çünkü.

Hani pat küt söyleyince daha iyi hissedecektim kendimi. Hani bırak sen üzüleceğine, sen söyle karşındaki üzülsündü. E olmadı. Ben söyledim, ben yaptım, ben hırpaladım.. yine ben üzüldüm.

Ben böyle biri değilim işte. Bana göre değil öyle pattadanak her şeyi yüze söylemek. Bırakayım yine içimde kalsın zehir. Zehir akınca herkesi acıtır çünkü. Önce akıtanı.

Aslında sağlıkla nefes alabiliyorken, hayat bunca güzellik sunmuşken bana ve üstelik bir de iki nur danesini verip kucağıma annelikle taçlandırmışken, niye ve kime bu öfke bilmem ki…

Hakkın var mı? Hiç düşündün mü şöyle durup? Nice acılar, nice sıkıntılar yaşarken bir yerlerde birileri, sen öyle aptal saptal şeylere kızıp ta, hem kendine hem de insanlara niye zehir edersin dünyayı?

Yavrucakların odalarında halı üzerine bıraktıkları eşofmanlarını tutup çöpe attım geçende. Pişman değilim. Bu gün olsa yine aynı şeyi yaparım. Utanmazlar bir de “annem psikopata bağladı” diye şikayet ediyorlarmış beni ananelerine. Sıkıyo mu, dağıtsanıza onun evini de böyle. Alçak eşeğe binmesi rahat oluyo dimi? Bak şimdi nasıl da güzel katlayıp kaldırıyonuz sıpalar.

Dur bak sana bir şey anlatayım. Yalnız önce elimden düşürdüğüm delgeçin içinden yerlere saçılan rengarenk konfetileri ayağımla iteleyeyim de. Heh şimdi oldu. Ofisimi b.k götürüyordu, şimdi üzerine kuş kondu.

Ne diyorduk anacım? Şimdi bizim orada gençten bi kadınceyiz var. Durumları pek iyi değil. Buna rağmen hatunun en büyüğü üç yaşında ve en küçüğü de henüz bir cenin olarak anasının karnında ikamet eden üç yavrusu var. Tamam iki buçuk diyelim. Üstelik hatun biraz da kafadan sakat. Dengesiz, tutarsız ve de ya nasıl anlatılır bilmiyorum da kötü de demek istemiyorum ama, insani özelliklerini biraz yitirmiş gibi sanki.

Hiç yoksullukla falan alakalı değil. İşte derdi varmış da, parası yokmuş da bunlar bahane olamaz böyle kişilik kayıplarında. Ne yoksul insanlar tanırım gözlerinden ışık çıkan. Dimdik, mağrur, tertemiz, insan gibi insan. Ya ruhsal bir dengesizlik, ya da akıl noksanlığı olabilir ancak sebebi. Gözleri böyle nefretle bakıyor. Çocuklarına.. ki onlar daha çok minicik… çok kötü davranıyor.

Ben de bu hatuna elimden geldiği kadar iyi davranıyorum. Her gördüğümde hal hatır soruyorum en şirin halimle. Sevgi pıtırcığıyım ya.. salak demiyorum dikkat edersen, ayıp olmasın diye.. işte benim Liselim ilen Minimin güccümenlerini veriyorum. Hatta koca bir koliyi, akşam vakti evine kadar taşıyorum… şimdi salak diyebilirim işte… Erzak yardımı yapmak isteyen arkadaşlarımı ona yönlendiriyorum.. falan filan işte. Böyle şeyler söylenmez ama, durumun vehametini anlaman için şettirdim..

He şimdi böyle bir olay oldu diye ben akıllanacak mıyım? Hayııııır.. insanlara pat diye güvenmeye, herkesi kendim gibi zannetmeye devam edecek miyim? Eveeeet… Bu durumda ben salak mı oluyorum? Eveeet… çekinme günlük çekinme… “salak” de bana.


Neyse gelelim neler olduğuna. Sen bu çatlak, tut benim Minime tokat at. Boyuna posuna bakma, bunca şeyden utanma, haydi hepsini bırak küçücük çocuk, sana karşı koyamaz, gücü yetemez. Üstelik de bunu ben işteyken, yavrucak evden çıkıp anneannesine giderken yap.

Haydi kuldan utanmadın be sürtük, Allah’tan da mı korkmadın? Hayır onları da geçtin diyelim, sen benim şerrimden de mi çekinmedin? Bak yine sinirlendim yahu.

Neyse annem yavrunun yüzünü öyle görünce anlamış mevzuyu, gitmiş hatunun kapısına. Hatun çıkmış dışarıya demiş ki “camıma daş attı.” O taşı ben senin nerene sokacağımı bilirdim ya, dua et hamilesin. Annem de yol yordam bilir, eski hatunlardan tabi.. “kızım niye vuruyorsun el kadar çocuğa? Yazık değil mi bak yüzüne.”falan demiş kibarca. Anne ne anlar bu şaşkoloz kibarlıktan. Patlatsana iki tane ağzının orta yerine.

“Vururum ben, düğerim ben. Bi daaa göriiim bah nassıl düğüyom” falan gibi saçmalamış gerzek. Annem de “vuramazsın. Nasıl vuruyorsun sen ona? Bir suçu olursa da annesine söyle. Bir daha olursa bak kötü olur” şeklinde sert yapmış. Gacı ne dese beğenirsin günlük? Valla ben ne dese beğenmem de… bu dediğine şapka çıkardım yani. “Teyseee senin kızın deli deli.. ben ona bişey demem. Düğerim çocuğu olur biter.” Yeminlen dediği bu. Öldürür müsün.. sabaha mı bırakırsın. Hayır gel de katil olma.

İşte bunlar döverdim dövemezdin ağız münakaşası ederken, annem bi tane geçirmiş buna. Allahım ne sinir bozucu. Ki benim annem de öyle kolayına sinirlenmez. Otuz senedir aynı yerdedir ve kimseyle kavgası gürültüsü yoktur Artık nasıl çileden çıkarmışsa kadını.

Bir de benim deli olduğuma da karar vermiş baksana hatun. Doğrudur.. kimse yüzüne bakmazken selam verdik, güler yüz gösterdik ya haspaya ondan deli dedi zaar. Deli olduğum doğrudur. Ama o bilemez ki bunu. Benim içimdeki deli sevdiklerimle beraberken, kendimi rahat hissettiğimde çıkar ortaya. Bir de sevdiklerime zarar vermeye kalkan olursa, işte o şahıs, içimde sakladığım psikopatla karşılaşır ki, bu onun için hiiiç hoş olmaz.

Geçen hafta Cumartesi meydana gelen bu olayı ben iki gün sonra öğreniyorum bittabi. Anam (sığınacak limanım dedim, sınırsız güvendim n’ooldu? Hatun demedi bana bişey.) Kocam ( ilk aşkım, son sevgilim. Hani aramızda gizli saklı olmayacaktı hııı.. sen kimbilir daha ne haltlar karıştırdın da bana söylemedin..)

Çünkü bilir onlar içimdeki bu iyi niyet ve sevgi dolu pisicik, yavrularıma dokunulduğunda bir aslana dönüşür de kimseler tutamaz. İşte o zaman deliririm bütün anneler gibi. İşte o zaman ne varsa yıkar geçerim. Pençelerimden kurtulmaya çalışmak nafiledir.

Bu insanlar neden gelip hep beni bulur, merak ediyorum yahu. Hayır git başka yerde ara belanı, benden bulma. Ama kaşınıyorsan da kaşırız ne edelim.

Haydi Günlük selametle. Ben yine çok sinirlendim. Başta yazdığım sevgi kelebeği uçtu gitti işte.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Matematik, Fizik, Edebiyat, İngilizce, Biyoloji… bu ve benzeri derslerden üst üste, bıkmadan, usanmadan yazılı olmuş, bu vesileyle beyni jöle kıvamına gelmek üzere olan Liseli bir yavrucak ve onun liseyi yeniden, ikinci kez, tekrardan okumak zorunda kalan, bu nedenle inceden kafayı kırmakta olan tatlı, güzel, muhteşem ötesi, harika annesi tarih dersine çalışmaktadırlar.
  • Önce biraz motive edelim yavruyu. Bilinçli bir annenin kuracağı şöyle bir cümle onu ders çalışma konusunda yeterince ikna edebilir:
  • Bak yavrum.. bakıyooo.. şimdi çok ders çalıştığın için sana inek diyebilirler... derler de yani acımazlar... lakin ileride, okumuş, başarılı bir adam olduğunda... inşallah... bütün çıtırları sen kapacaksın ve o seninle kafa bulan ve popüler olduğunu zanneden hıyarlar, sadece lisede çıktıkları sümüklü kızların anılarıyla abaza bir hayat geçirecekler.

Haydi başlayalım. Anadolu’daki Türk Devletlerini biliyon mu sen?
Sular seller gibi anne..
Peki söyle bakalım o zaman, Hitit Devleti’ni kim yıkmıştır?
Persleeer…
Diil len sıpa. (Çocuğun kulağına işaret parmağı sokularak beyne kan gitmesi sağlanır. Çocuk bundan nefret eder ama, olsundur.)
Anne yaaaa.. yapmasana şunu.. iğrenç yaaa…
Yaaaa deme anneye.. Söyle bakalım bunların yaptığı en önemli ilk neydi peki?
Ateşi mi bulmuşlar?
He he he.. çok komiksin… hani anlaşma falan…
He Perslere karşı ilk anlaşmayı yapmışlardıııı…
Ne Persleri beeee .. (Enseye ilk şaplak indirilir.) Başlıycam Perslerine şimdi.

(Mini kişisi kikirdemektedir bu arada)

Peki Frigleri kim yok etmişti?
Persleeeer..
La oğlum taktın he Perslere.. bak bi daha Pers dersen, yiyecen elimin Persini.
Neyse bari şu ilk meclisi açanı söyle..
Ya anne kuşlu bişeydi de.. heh Baykuş..
Pankuş len Allah iyiliğini versin. (Enseye birkaç şaplak daha indirmek suretiyle çocuk şapşallaştırılır. Kikirdeme hususunda Mini kişisine destek verilir.)

(Mini kişisi kendini yere atıp, ayaklarını havaya kaldırmış, garip hareketler yaparak kahkaha atmaktadır.)

Peki bu Lidyalılar neler yapmış anlat bakalım.
Parayı buldular ya anne. İlk döviz kurunu, pariteyi, serbest piyasa ekonomisini bunlar şettirdiydi.
Oooolum dalga geçmesene.. adam gibi çalışalım işte. (Bu arada saçlar yolunarak kakılmuuş hareketi çekilir ve kahkahalar odayı çınlatır.)
Tamam anne ya.. söz ciddi olucam. Ame sen de güldürme..
Haydi o zaman yavrucuğum söyle bakayım anneciğine bu Lidyalıları kim duman etti?
Kikir kikir … (ulen bu camışa kikirdemek te çok yakışıyor bee..)
Söylesene len, hani söz verdin ya.. düzgün çalışacaktık.
Söyleyemem anne ya..
Niyeymiş o?
Sen dedin ya, bir daha Persler deme diye o bakımdan.. (Yavrunun alnının ortasına bir şaplak daha indirilerek iyice afallaması sağlanır.)

(Mini kişisi bu esnada, halının üzerinde yüzükoyun bir şekilde uzanmış, kafasını yere vurmak suretiyle gülmekten katılmak üzeredir.)

Peki Persleri anlat o zaman.
Ya anne bırak ya. Nesini anlatiim. Ona buna saldırıp durmuş, kavgacı lavuklar. Sonunda bunları ortadan kaldırmışlar da millet bi rahat etmiş..
La oğlum bi dek dur lan.. şimdi sorarım ben sana.. ( Bu sefer yavru yere yatırılıp hırtlağına çökülmek suretiynen, bilgilerin iyice bellenmesi sağlanır.)

(Mini kişisi ayağa kalkmış tepinmeye başlamıştır. Eğer hala işemediyse, birazdan altına kaçıracak diye düşünüyorum.)

Bu arada salonda TV seyretmekte olan koca kişisi bir hışımla odaya dalar. Kapıyı tıklatmamış olmasını kınadığımız koca şahsiyeti şöyle seslenir:
Hani siz ders çalışacaktınız? Bu ne gürültü yahu? Savaş mı çıktı?

Ben deniz gayet pişkin İncegül şahsiyetsizi şöyle cevap verir, gariban kocaya:
Aaaa.. ne var ki.. biz Tarih sınavına hazırlanıyoruz. Sen yanlış duymuşsundur canım. Ya da münasebetsiz komşulardan biridir.. Allaa allaaa ya.. bak bütün konsantremizi bozdun şimdi…

(Tabii anne bunları söylerken , Mini üçkaatçı sıpası ranzaya yatmış, elindeki masal kitabını okuma numarası yapmaya başlamış, biz de çalışma masasının başında en ciddi pozumuzu takınmışızdır. Adamceyiz ne etsin her zamanki çaresiz ve mahsun bakışı attıktan sonra olay mahallini terk eder.)

Neyse.. bu kadar Tarih yeter. Anladın dimi oğlum bütün konuları?

Anlamam mı anne… sen bi dershane açsana. Gıcık aldığım bütün salakları sana göndereyim. Çalışıp kurs paralarını da ben öderim.(Şimdi bu dana iyi bişey mi söyledi anlayamadım ama neyse..)

De haydi biraz da Dil Anlatım’a bakalım. Teyy teyyy… (Anne cosutmuştur.) Hımmmmmmmmmm söyle bakalım düz ünlüler ve yuvarlak ünlüler hangileridir?

Düzleri bilmiyom da.. yuvarlaklar Fatih Ürek, Kuşum Aydın ve .Dr. Bilaldir anneciğim…

(Tamam yeter bu kadar.. burada kopulur ve ders çalışmaya son verilir. Zaten Mini kişisi kendinden geçmiş, helak olmuştur. Yazıktır ona.)
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bu hafta evcağızımda tadilat var günlükçüm.

Bu yoğunluğun arasında hiiiiç sırası değildi ama, mecburi işler bunlar.

Aslında el değmişken yapmak istediğim keyfi bi sürü şey var ama, kalacak şimdilik. Mesela for eksampıl, kendime şöyle güzel bir oda istiyorum. Çocuk mızıldanmaları, koca dırdırı, hayat telaşı, ıvır zıvır her şeyi dışarıda bırakıp kafayı dinleyebileceğim, öyle boş boş duvarlarını seyredebileceğim, kitap okuyabileceğim.. sadece kendime ait bir yaşam alanı istiyorum. (Hayal kurma İncegüüül..)

Bu koca eve k.ç kadar mutfak yapan inşaat ekibinin özellikle halay başına saygılarımı sunmak istiyorum bir de.. hem nasıl istiyorum bilemezsin. Şöyle büyük bir mutfak yaptırmak istiyorum. Evet at koşturucam.. hatta deve güreştirecem ulen. Wıııl bii wıl biiiiii diye şarkılar söyleyerek yavrularıma kurabiye pişirmek, hatta Kuğu gölü balesi yapmak istiyorum. Geniş ya mutfak o bakımdan.

He bir de portakallı ördek pişirmek istiyorum. Bu ara buna takmış vaziyetteyim.

Böyle bir şeyi yemeyecek olduğum ve de ev ahalisinden kimse yemeyecek olduğu halde niye pişirmek istediğimi bilmiyorum. Estiler, ilişmeyin .

Ama, ben ördeklere kıyamam ki. Yazık onlaraa. Zaten ben kıymam. O kıyılmış gelir, ben sadece pişiririm.

Şimdi bunu kışın mı pişirmek lazımdır.? Portakal bilindiği üzere bir kış meyvesidir. İyi hoş ta ördeklerin eti de baharda güzel olur. Zaten ben ördek eti yemem. Ama, öyle söylüyorlar. Baharda portakal olur olmasına, lakin mevsimi değildir ve lezzetsiz, içini yemiş ve pörsümüş olur biraz.

O halde kışlarda yapalım. E o zaman da ördeğin eti kartlaşır. Pişmez, kara olur. Saman gibi lezzetsiz bi şey olur. Mevsimsiz meyve lezzetsiz olur diye kart ördek mi yiyelim yani? Zaten ben ördek eti yemem. Nasıl olursa olsun.

Zaten artık hiçbir şeyin mevsimi de kalmamıştır ki. Kış ortası, karpuz irilğinde çilekler manav tezgahlarını süslüyor artık. Çilek dediğin yazın olur. Ufacık tefecik olur. Mis gibi kokar. Kışın da çok çok reçelini marmelatını yer, kompostosunu içer hasret giderirsin.

Ne işin var güzelim senin kış günü orta yerde. Sen yazın güzel prensesi. Bırak ta özleyelim havalar soğuyunca seni. Bırak, yaz gelse de çilek yesek diye iç çekerek analım o güzel lezzetini.

Hele o kış günlerinin vazgeçilmezi ıspanak sebzesi. Hala, faydalı mıdır zararlı mıdır araştırıla gelen, demir deposu mu toksin kaynağı mı anlaşılabilemeyen, yesek te mi Temel Reis olsak, yemesek te Safinaz mı kalsak karar verilemeyen. Ama, her halükarda sevdiğim. Artık yılın dört mevsimi bizlerle.

Anaaaa, ıspanak çıktı işte, kış geliyor diye sevinmek, soğuk kış akşamları sarımsaklı yoğurdu üzerine döşeyip, sonra da sarımsak kokusunu yok etmek için kahve telvesi yemek istiyorum. Aç parantez.. Al işte, faydalı bir bilgi de vermiş oldum bu arada… kapa parantez.

Neyse konumuz çilek ve ıspanak değil, portakal bildiğin üzere. Hatta portakallı ördek. Ben ördek eti yemem yine bildiğin üzere. Zaten konumuz bu da değil.

Ya domates, biber, patlıcan ayrılmaz üçlüsü. Onlar da yaz kış sofralarımızda değil mi artık? Tadı tuzu yok mevsimi dışında ama, yine de talibi çok. Ben bunları da yemem. Tabii yazın yerim. Hem de bayılırım. Neyse konumuz bu hiç değil.

Konumuz ne peki? Ben şimdi bu güz günü portakallı ördek pişirmeye karar verdim diyelim. Nedenini boş ver. Taktım kardeşim, yapıcam işte. Delidir ne yapsa yeridir…

Hiçbir şeyin artık ve de maalesef mevsimi olmadığı halde, sera, hormon vırt zırt gibi kelimeler hayatımıza girdiğinden beri, ot gibi de olsa her türlü sebze meyveyi her mevsim yeme lüksüne sahip olduğumuz halde, neden ördekler sadece baharda yeniyor o zaman? Neden portakallar Gönül Yazar hanımefendisinin gözümüze soka soka ezberlettiği cicikleri gibi kendinden geçmiş oluyor kış bitmeden? Sorarım sana neden ha neden?

Ben şimdi ağız tadıyla bir portakallı ördek pişiremeyecek miyim? Hayır pişirsem de, portakalların içi geçmiş, ördek kart. Bir şeye benzemeyecekse niye uğraşıyorum o kadar. Üstelik ben ördek eti de yemem ki.

Bir de takıldığım nokta şudur ki: Ben bu yemeği pişirirken, bu içi geçmiş, pörsümüş portakalları,bu kartlaşmış ördeğin neresine şettireyim?

Bir başka taktığım nokta da bu k.ç kadar mutfağı hiç yapmasalardı da o gereksiz büyüklükteki salonun bir köşesinde pişiriverseydim ördeğimi daha iyi olmaz mıydı günlükçüm??
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yılın bu zamanı ne kadar da güzeldir benim memleketim. Londra’dan, Paris’ten, Roma’dan daha güzel. Güzel yurdumun güzel topraklarından bir parça. Ama, sadece bir toprak parçası değil o. Doğduğum fakat büyüyemediğim yurt.

Belki ekmek için, aş için, belki daha iyi bir gelecek için koptuğum yurt. Başı dumanlı dağlarını, yemyeşil ormanlarını, düzlüğünü, yokuşunu her bi tarafını ayrı özlediğim memleket.

Zamanı geri almak mümkün olsaydı eğer… oralarda büyüyüp serpilebilseydi şu deli ruhum.

İstanbul’u da severim ben aslında. Zaten bir garip şehirdir burası. Ya aşıksındır, ya düşman. Ya sevdalısındır yahut hasım. Ya vurulursun ya da gözden, gönülden silersin. Ortalarda olamazsın. Yorumsuz hiç kalamazsın. Öyle bir yosma şehirdir işte.

Yorar insanı. Gürültüsü, keşmekeşi hiç bitmez. İnsanları pek gülmez. Omuzları aşağıya büker biraz. Hafiften bir kamburdur İstanbul. Yine de İstanbul’dur işte. Uğruna savaşlar yapılan, şiirler, şarkılar yazılan güzel şehirdir.

Sabahlarda, bazen memleketimin kokusunu duyarım. Çam kozalağı olur bazen düşüverir önüme. Kimi de bir sıcak tebessüm ya da bir dost selamında bulurum güzel insanlarını.

Bulutunu, yağmurunu, o doyumsuz toprak kokusunu duyarım bazen. Bazen de leylakların sabah serinliğinde insanın içini acıtan kokusunu. Fındık toplayan anaların yürek burkan türküleri çınlar kimileyin kulaklarımda, kimi de evlatlarını gurbete yollarken yaktıkları ağıtlar.

Bazen bir ağaç gölgesinde doruklardan incir toplarım, bazen bir su kenarında çocukluğumun yanıçlı gölünde çimerim. Yanıçlar ısırmasın diye de iyice bi bakarım.

Tenha bir yolda giderken, böğürtlen toplarım kenarlardan, elimi ağzımı mora boyarım. Dağ çileklerinin minicik ama muhteşem görüntüsüyle büyülenirim.

O kalabalık caddelerde yürüyen hoş hatunların yüzünde, sarı yemenili kadınlarımı, pembe yazmalı kızlarımı görürüm. Pusetteki bebelere baktıkça, aynalı beşik sırtında, sabah ayazı tarlaya koşturan taze gelinleri hatırlarım.

Ne zaman bir esnaf kepenk açsa, o küçücük bakkal dükkanından aldığım şekerlerin tadı dilime dolanır. Ya da ne zaman bir büyük binanın önünden geçsem, dayım beni sırtındaki küfede taşır.

Anneannemin gözleme kokusudur kimi zaman, ya da dedemin ak sakalı. Kocaman gözlü, pembe yanaklı çocukların kahkahaları belki. Pınarın buz gibi suyu, selvi ağacının bulutları delen boyu. Taş, toprak, çimen, çiçek, bazen de şifon kanatlı bir kelebek.

İstanbul’da yaşarım ben memleketimi. Hasretim dinmez, katlanır. Ya da hasrete katlanılır. Hasret zor iştir, çeken bilir. Gurbet zor iştir.

İstanbul’da bulurum bazen memleketimi.İstanbul’da ararım memleketimi de ondan belki. Yüreğimden silmedim, silemedim de ondan. Belki hala göçemedim. İstanbullu olamadım, olmadım. Köklerimi söküp almadım oralardan. Kökleri o topraklarda sımsıkı, buralarda büyümeye çalışan bir fidan gibiyim. Ne kadar sularsan sula, hep bir yanı susuz, hep eksik bir yanı. Kökleri sıla toprağında, dalları gurbet göğüne uzanmaya çalışan, ama hep kısa kalan bir ağaç belki.

Ya da ben yüklü küçük bir bulutum gurbet semalarında. Gidip memleket toprağına yağmayı hayal eden…
Etiketler: 27 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Oldukça yoğun günler geçiriyorum Canım Günlüküm. Farkındayım, ihmal ettim seni bu arada. Hakikaten zamanla yarışıyorum diyebilirim. Lakin öyle şeyler de oluyor ki, yazamadığım için kaynayıp gidiyor. İşte bu çok fena.

Hayatımda teknolojiyi sevemedim ben Günlük. Beni tanıyan herkes te bilir bunu.

Hani her ne kadar nimetlerinden faydalanıyorsak ta yine de hep soğuk ve uzak gelmiştir bu teknoloji bana. Beni bırak Taş Devri’ne, bırak bırak çekinme. Cilalı olur, yontma olur hiç fark etmez, mutlu mesut yaşarım inan ki.

Mağaramda oturup kocamın avdan dönüşünü beklerim, o gelene kadar taşları yontup cilalarım, yavruların bir gün olup tekerleği icat edeceklerini hayal ederim, sonra akşam olup koca kişisinin avladığı bizonu pişiririm. ( E ateş te keşfedilmiş olsun. Valla etin az pişmişine bile tahammülüm yoktur. Çiğ de yiyemiycem şimdi.) Yemekten sonra saçlarım koca kişisinin ellerine dolanmış vaziyette romantik gezintiler yapmak ta hoş olurdu. Dinazorlara ekmek filan atardık birlikte.

Aslında hep özlüyorum o eski günleri. Teknoloji denilen iki başlı canavarın bizi birbirimize yabancılaştırmadığı günleri. Birbirimize soğuk ve tek tip bayram mesajları yazmak yerine, özene bezene seçip gönderdiğimiz kartpostallar attığımız günleri. Televizyon karşısında transa geçip hayali insanların hayatlarıyla ilgilenmek yerine, birbirimize hal hatır sorduğumuz günleri. MSN, Çat Çut, ıvır zıvır yokken, hasret dolu, ucu yanık mektuplar yazdığımız günleri. Köye gittiğimde düvene binmeyi, idare lambasıyla aydınlanmayı, lüküsün lüküs olduğu günleri bile özlüyorum be.

Hele ki şu herkesin elinde, cebinde, kulağında ve de bilumum yerlerinde envayi çeşit cep telefonlarıyla gezmediği, birbirine o tuşları uçururcasına, dürte dürte mesaj yazmak yerine, sıcacık sözler söylediği günleri hasretle anıyorum.

Benim cep telefonu, evdeki çekmecelerin birinin dibinde, katlı çamaşırlar altındaki yerinden son derece memnundur mesela. E iş telefonum belli, ev telefonum belli. İş çıkışı arkadaşlarla bi drink almaya karar vermiyorsak, ki ne mümkün? Evden işe, işten eve, yeri yurdu belli bir hatunum ben. Zaten eve gidene kadar, anneciğimi, babacığımı, bir kısım kardeşimi, yeğenciğimi ve hatta gelinciklerimi bile görüyorum. Yüz yüze, öpüş kokuş, misler gibi. (Ne kadar şanslıyım yahu.)

Efenim konumuza gelince. Şimdi benim bir şirket hattım var. Gece, gündüz yanımda olması gereken. Hep açık olan. Lakin ben İncegül kişisi, onu da koyarım gelince bir kenara, orada bırakırım. Hiç aklıma gelmez orasını burasını kurcalayayım. İşte telefonun ne özellikleri varmış bir bakayım. Onu bırak, cevapsız çağrıları bile ancak ertesi gün görürüm. Anacım ne edeyim ben böyleyim işte?

Geçen akşam benim Koca kişisi, al sen eline bu telefonu, ekranını falan değiştir, içini dışını kontrol et, mesajlara bak. Bu bir koltukta oturmuş, elinde minicik telefon dıt dıt dıdı dıt dıt oynamakta. Ben de diğer koltukta oturmuş Liselime soru hazırlıyorum. Bir yandan da sinirlenmeye yüz tutmuşum. Benimki sesleniyor sevgi dolu sesiyle.

“İncegüüüül..”

Ben deniz aptal karga.

“Efendim canım.”

“Bu telefonu senden başka kimse kullanmıyor değil mi?”

“Hayır hayatım. Sadece ben şettiriyorum.” Ay ona kullanmak denirse tabi. Çalarsa ve bu esnada ben onun çaldığını duyarsam bakıyorum işte.

“Peki bu mesaj da neyin nesi aceba hayatımın anlamı? Bu telefondan gönderilmiş te.” Mesajı okuyor: “Canım, seninle eve kadar yürümek bile çok güzel ve özeldi. Bunu hep yapmak istiyorum. Seni seviyorum aşkım.”

Hönkkkkkk!!!!!! Nasıl yani yaaa? İyi de bu nasıl olur ki? Allah Allah, kim yazabilir ki bu mesajı benim telefonumdan.

Hiç bozuntuya vermiyorum bittabi.. yaram yok ki gocunayım.

“Aman ne biliiim ben. Bizim Cemba kişisinin işidir mutlaka. Telefon onundu ya. Benimki bozulunca hattı ona taktıydık. Malum kendisinde üç yüz doksan tane telefon, bi o kadar da kız arkadaş var.”

Hani normal bir evde bu durum meydana gelse yaşanacaklar aşağı yukarı şöyledir: Adam sinirle “kim ulen bu meşajlaştığın, hatta eve kadar yürüdüğün herif?” şeklinde celallenir. Kadın ık mık edip, derdini anlatmaya çalışır. Anlatabilirse ne ala.. yok anlatamazsa. Adam kırk beşliğini çıkarıp hatunu alnının çatından vuruverir maazallah. E Türkiye burası. Karısını öldüren psikopata, hatun cilveli bir şekilde saat sordu diye ceza indirimi uygulanır, töre cinayeti adı altında, seven gönüllere hançer vurulur benim ülkemde. Lakin ne edersin, gülü seven, dikeni orasına burasına battığında bile acısını içine gömecek ve o gülü sevmeye devam edecek. Dikenleri her yanını kanatsa bile sevecek. Hatta ölümüne sevecek.

Gelelim benim duruma. Bizim herif şimdi tutup beni vurursa, gençliğime doyamadan gidecem. Yok eğer vurmazsa, bu koca kişisine “beni artuk çekücü bulmeyyon mu itülmüş” diye soracam. Hayır elin adamlarıyla kapılara kadar yürüyecen, sonra tutup bir de üstüne aşk meşajları atacan. Bu koca kişisinin kesin beni vurması gerektir. Namusumuzu yerde komaması lazım gelir.

Koca kişisi bu konuda asla benden şüphelenmez biliyon mu Günlük? Niye mi? Yok öyle “aman benim kocam bana sonsuz güvenir. Ben adamı namusumla döverim” falan demiycem. Beşer şaşar. Allah şaşırtmasın. Hiçbir herifçioğlu da açık yakaladı mı “yok canıııım” demez netekim.

Lakin benim koca bilir ki, ben cep telefonundan mesaj atmak şöyle dursun, açma düğmesine bile basmaya erinirim. Hayır her konuda ful çalışkan, asla hiçbir şeyden üşenmez kadının tekiyim. Ve fakat iş cep telefonuna geldi mi, sevmediğimden olsa gerek hiç işim olmaz. Hayır müziğini değiştireyim, cartını curtunu öğreneyim hevesim bile yoktur. Telefonun kamerasını kullanmayı bile Mini yavrum gösterir hala bana. Bu kadar diyeyim, gerisini sen anla artık.

Neyse efenim uzun lafın kısası, teknoloji özürlü, cep telefonu düşmanı bir hatun olmanın faydasının bir gün göreceğimi biliyordum zaten…

He bir de ben bir halt karıştıracak olsam, emin ol gece uykumda bile olsa mutlaka anlatırım bu koca kişisine.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Memleket sabahları. Neşeyle uyandığım sabahlar. Küçük ahşap pencereden güneşin doğuşunu seyretmek. O muhteşem kızıllıkta kaybolmak. Nasıl güzel bir dünyaya açılır o minicik pencere. Masalsı bir andır beynimin köşesinde o pencere ve pencereden görünenler.

Hava ışıklanıp, akla kara seçilmeye başladığında, bostanlar çıkar ortaya. Kıpkırmızı domatesler fışkırmış o yemyeşilliğin arasından, nasıl da güzel görünür. Tıpkı gelincikler gibi utangaç ve narin. Ya altın renkli mısırlar, kendilerini iyice salıvermişler, iyice yaklaşmışlar mis kokulu toprağa. Minik bibercikler ve hemen yan komşusu bamyalar sanki üşümüş gibi sokulmuşlar kardeşlerine.

Ihlamur ağacının kokusu, sabah rüzgarında nasıl da tatlı tatlı vuruyor. İncirler ballanmış iyice. Bizi bekler doruklar.

Daha aşağısı orman. Hayaller kurmaya başlıyorum yine ormanın hafif karanlık, gizemli ve biraz ürkütücü görüntüsüne bakarak. Çeşit çeşit canavarlar yaratıp sonra da onlarla savaşırken buluyorum kendimi. Tam hepsini yok edip, zafer naraları atacakken, anneannemin o tatlı sesiyle kendime geliyorum. “A sakalını sevdüğüm, a benim kadun kızım, gel de kahvaltı et. Ne edersin iki saattir o camın önünde?”

Ah ananem, başı dumanlı Ilgaz’ı da azıcık seyredeyim, onun o sabah mahmurluğundaki azametine azıcık daha şaşıp kalayım, geliyorum.

Ananeciğimin nefis gözlemeleriyle, ihtimaldir ki sabahın beşinde kalkıp sağdığı tazecik süt ve afacan bir çocuk gibi tırmanıp folluklardan yeni bulduğu yumurtalarla hazırladığı o güzel kahvaltıların, gün gelecek tatlı bir anı, bir hayal olacağını hiç aklıma getirmemiştim o günlerde.

Sonra bir başka şehirde, bir başka pencerede, bu kez tam ters taraftayım. Bu defa pencereden değil pencereye bakıyorum. Korkulukları mavi ve bombeli, hafiften asma yaprakları kapatmış üst tarafını. Babaannem ve Dedem oturmuş divana, karşılıklı sohbet edip çaylarını içiyorlar. Korkulukların yer yer böldüğü harika bir tablo gibi.

Oyunu falan bırakıp öylece onları seyrediyorum. O kareyi beynime kazımak istercesine, belki de onlardan kalacak en güzel görüntü olarak hatıralarıma katıyorum.

Neden sonra Babaannem “gel bakayım sırtın terli mi..” diye çağırıyor beni. Sonra içeriye girmemin pek mümkün olmadığını görünce, uzatıveriyor o tombik pamucuk ellerini demir korkulukların arasından, “gel gel” diyor. “Yanaş ta bakayım a afacan!!!! Sırtıcığın su olmuştur senin şimdi..”

Sonra başka bir pencere önünde, bir başka dünyadan yansıyan, başka başka hayatları seyrediyorum. İnsanlar telaşlı, koşturuyor. Sağa sola savuruyorlar kendilerini. Hepsi sanki bir yerlere yetişecek, bir şeyler için geç kalmış gibi. Deniz hırçın, deniz öfkeli. Dalga dalga, köpük köpük çırpınmakta. O da annesinden mi ayrılmış? Yağmur yağıyor. Ben ağlıyorum. Sadece annemi özlüyorum. Dünya silinmiş. Gelip geçen insanların yüzlerini göremiyorum artık. Sadece annemi bekliyorum.

Sonunda görünüyor karşıdan. Yağmur diniveriyor tam o anda. Ama göz yaşlarım dinmiyor. Bu kez karışıyor bütün duygular birbirine. Küçücük ellerimle kalp çiziyorum camın buğusuna ve o kalbin içinden geçip geliyor bana doğru canımın içi. Daha da çok ağlıyorum. Bir de yazı yazmaya çalışıyorum şimdi ne olduğunu hatırlamadığım.

Öyle küçüktür ki pencereler, böylesine büyük manzaraları, bunca güzelliği, ve milyon tane anıyı belki de, nasıl olmuş ta hapsedivermiştir içine? Tıpkı yüreğimiz gibi küçüktür. Lakin bilemeyeceğimiz kadar büyüktür pencereler de. Hepsi başka bir yaşamı gizler ve başka başka dünyalara açılır sanki. Tıpkı yüreklerimiz gibi…

Not: Sevgili Dilek’in çok güzel bir kelime oyunu var. Ben biraz geç kaldım ama, mutlulukla katıldım. Dileyen arkadaşlar, Yıldız Yağmurlarında ıslanabilirler.
Etiketler: 25 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Yaaa işte Canım Günlük, geldim ben...

Neler mi yaptım görüşmeyeli???? Bolca çalıştım, çokça yoruldum.

Her fırsatta temizlik yaptım ve yine yoruldum. Üstelik te tekrar kirlendi bile. Sanki her yer kötü kokuyor. Bu kokuyu gidermenin bi yolu yok mu?

Akşamları saatlerce ders çalıştım.

Sor şimdi bana p veya p değil önermesinin doğruluk değerini, şakır şakır şakıyayım. Havuz problemlerini boşver ama. Hala umut yok..

Tabii ki yine yoruldum...

Yoruldukça kaybolmuyormuş acılar bunu öğrendim.

İnsanoğlu yüreğine sakladığını incittiğinde kendi yüreğini de paramparça edermiş, bunu öğrendim.

Çokça ağladım...

Bazen güldüm.. ve bu gülüşlerimden utandım. Bazen insan aldığı nefesten bile utanırmış, yediğin lokma dizilirmiş boğazına bazen bunu da öğrendim.

Bak insan ne çok şey öğrenebiliyormuş kısacık zamanda.

"Hayat devam ediyor" sözünden nefret ettim... ama yine de hayatın bir şekilde, kendi rutininde devam etmesine şaşakaldım.

Seni ve arkadaşlarımı çok ama çok özledim..

Yakında dönerim merak etme beni.

Nelerin üstesinden geldik biz.. yaralar üzerine tuz basmadan da iyileşiyor.. sadece birazcık zaman lazım.. izi kalacak elbet..

Şimdi gidip maddenin kimyasal ve fiziksel yapısını öğrenmem gerekiyor...

Sonra da acıları yok edebilir miyiz.. yok edemezsek te onlarla yaşamayı öğrenebilir miyiz.. bunu öğrenmem gerekiyor... lise kitaplarında var mıdır acep???

Daha çok çalışmam lazım.. daha da çok yorulmam lazım..

Belki Ajda haklıdır ne dersin Günlükçüm?????

Hasret ve sevgiyle öpüyorum çok...... hoşçakal Günlük...
Nottt: Resim taze taze Beş dakika önce çekildi...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Ne denir.. ne söylenir ki?
Sözlerin bittiği yerdeyiz...
Vatanım yangın yeri, anaların yüreği yangın yeri..
Tomurcuk güller açmadan soldu...
Gencecik fidanlar filizlenemeden toprağa düştü...
Vatanım ağlıyor..
Bu son olsun..
Onlar analarının kuzusu, onlar evlatlarının dağ gibi babası..
Onlar sevdalı, onlar yavuklu...
Allah rahmet eylesin şehit Mehmetçiklerimize..
Ve zor durumda olmadığını umduğumuz sekiz yavrumuzun da yardımcısı olsun..

Vatan görevi yapan nice evlatlarımız var..
Rabbim onların yardımcısı olsun ve sağ salim dönmeyi nasip etsin.

Sözlerin bittiği yerdeyiz...
Ve şimdi Minicim konuşsun..

Annecimmmm..
Efendim yavrum..
Beni askere gönderme olur mu?
Hiç olur mu öyle şey oğlum, tabii ki gideceksin.
Ama anne, sen benim çocuklarım olmasını, sana "babaannecimm" demesini istemiyon mu?

Ve bir anne için sözün bittiği yerdeyim..
Etiketler: 39 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
























Hüzün yaptık epeydir. Haydi biraz eğlenelim. Daha sonra halet-i ruhiyemizden bahsederiz. Bu da benim dönüşüm mü olsa? Ebe sobe oynayalım mı? Bu kez sobeler çifter çifter. Çifte kavrulmuş, taze fıstık tadında. Elde olmayarak meydana gelen gecikmeden dolayı arkadaşlarım beni affetsinler olur mu?

Birinci sobe çok sevgili örtmenim canım benim Tatlı Cadı’dan gelmiş. Konu evimizdeki süsler ki kendilerini fotoğraflarda görüyorsunuz. (Bkz. yukarıdaki resimler.)

Ben öyle incik cincik pek hoşlaşmam aslında. Bir işe yaramıyorsa evde tutmam hiçbir şeyi. Yani mutlaka bir görevi, bir işlevi olmalı. Orada öylece durup dinelecek, bir de habire elimde bez tozunu pisliğini temizliycem. Hiç tasvip ettiğim bir davranış biçimi değil bu.

Öyle heves edip bir gaflet anında almışsam da temizlik yaparken sinirleniverip çöpe attığım çok olmuştur bunlardan bir kısmını. Tabii ki birkaç süs eşyası bulunduruyorum ben de. Yani o kadar da hödük değiliz. Bunların da hala evimde ikamet ediyor olmasının sebebi, ya hediye olması, ya da kendim yaptığımdan dolayı atmaya kıyamamış olmamdır. Bu da böylece biline.

Sonraki sobe sevgili arkadaşım Figen’den gelmiş. Ne demiş kendisi? Sinir olduğun 5 şeyi bi yazıver demiş. Ben de yazıyorum. (Bkz. bir sonraki ve de ondan sonraki paragraflar.)

Birinci ve en öncelikle, dağınıklığa sinir olurum. Etraf dağınıksa elim ayağım boşalır. Toparlayana kadar rahat, huzur bulamam. Durum ortadan kalkana kadar söylenir dururum. Hatta bağırır çağırırım. O kadar sinir yaparım kendime. Dağınıklıkta çalışamam, oturamam, uyuyamam velhasıl hiçbir şey yapamam ve hatta yaşayamam.

Özellikle ranza tepelerinde idam edilmiş eşofmanlar, yerlerde at pisliği şeklinde duran çoraplar, kesici, batıcı, kanatıcı, oyuncak döküntüleri, masaların üzerinde kapatılmamış defter ve kitaplar, okunup sehpaya bırakılmış gazeteler, yana kaymış örtüler, olması gerekenden farklı yerde misafirlikte olan her şey beni sinir eder. İşte bu yüzden ömrüm dağınık toplamakla geçiyor.

Sonracığımaaa, ikincil olarak acelesi olmamaya sinir olurum. Rahat, relax olmaya sinir olurum. Ben kendimi paralarken (ki hipermanyak olmamdan mütevellit genelde bir parçalanma, hırpalanma halinde yaşarım) birisinin son derece sakin ve umursamaz tavırlar içinde olduğunu gördüğümde sinirden deli olurum. Acele işimiz varken, ağır hareket edilmesine sinir olurum. Ben herhangi bir sıkıntıyla boğuşup, kafayı yerken, insanların tek derdinin “Fenerbahçe’nin Avrupa’da ne kadar ilerleyeceği” konusu olması bütün tüylerimi ayağa kaldırır. “Dünyayı su basmış, ördeğin umuru olmamış” durumu beni sinirden öldürür. İşte o anda katil olmanın o kadar da mümkünsüz bir şey olmadığını anlarım.

Örneğin, mesela, for eksampıl.. insanlık hali, sahura kalk, geri uyu, sonra uyan, birazcık geç kalmışız. Liselimin okula gitmesi gerekiyor. Ben deli danalar gibi koşturup haydi çocuum, haydi oğlum diye çırpınırken, beyefendinin çorabının teki elinde öyle boşluğa bakması beni çıldırtabilir. Kan ter içinde gardrobunda ceket aradığım ve on sefer “oğlum ceketin yok burda” diye söylediğim halde, neden sonra lütfedip, ceketi tıkıştırdığı yerden çıkaran, bu telaşta bir de ütü yaptıran ve bu esnada son derece sakin bir şekilde hala çorabının diğer tekini giyen yavrumu, aç parantez, ne kadar seversem seveyim, kapa parantez, bacaklarından tutup pencereden sarkıtacak kadar sinirlenebilirim.


Üçüncü sinir olduğum şey de açık, aralık ve hatta minicik ayrık kapaklardır. Açık dolap kapısı, çekmece ve bilumum hırdavat gördüm mü çok sinirlenirim. Nerede olursa olsun kapatırım. Yani bu hiç tanımadığım birinin evi, bir mağaza ve ya devlet dairesiymiş fark etmez. Kapatamazsam krize girerim.

Bir şeyin kapağı açık veya aralıksa ve bunu kapatamayacağım bir yerdeysem, öylece gözlerimi diker bakarım. İçim içimi yer de kahrolurum. Yerimde kıpır kıpır ederim. Böyle abuk hareketlerle onun kapatılması gerektiğini herkese belli ederim. İnsancıkları huzursuz ederim. Gözlerimle yerim o kapağı. Hala olmuyorsa, gider kapatır rahatlarım.

Ev ahalisinin bu huyumu bilip, inatla bunları aralık bırakmalarının ise, beni kamuoyuna, kavgacı, geçimsiz, şirret bir tip olarak lanse etme isteğinden kaynaklandığından şüpheleniyorum.

Dördünç olan sinir yapıcı şık biraz iğrençtir. Şimdiden kese kağıtlarınızı ya da kusuk poşetlerinizi yanınıza almayı unutmayınız. Benden uyarması.

Sabah sabah, daha kahvaltı etmemişken, karşıdan gelen şık giyimli, oldukça modern görünümlü, adam sıfatlı kişiliğin, vücudun ürettiği ve yoğun kıvamından dolayı oldukça mide bulandıran ve yine kıvamından dolayı, düştüğü yerde lök diye kalan o sıvıyı, tam da yol ortasına ve de tam da kendisiyle karşılıklı gelmişken bırakıvermesi sonucu oluşan sinir krizini sadece ters ters bakmakla geçiştirmek çok zor gelir. O sıvıyı alıp suratının orta yerine yapıştırmak, hatta daha da iyisi çıktığı yere geri göndermek isteğiyle yanar tutuşurum.

Son olarak ta her şeyi bildiğini zanneden tiplere sinir olurum. Aslında hiç bi halt olmadığı halde, sürekli kendini öven tipleri döven bir tip olma isteğimi bastırmak hayli zor olur. Hatalarını, başkalarını suçlayarak ört bas etmeye çalışan, egosu şişkin, kendisi pişkin insanlar kadar sinir bozucu bir şey olabilir mi? Düşünmem lazım. Olabilir de, olmayabilir de… Sonra, iyice emin olmadığı konuda iddia eden, bir de tutup ahkamlar kesen müstesna şahsiyetlere uyuz olurum. Aslında kendilerini komik duruma düşürdüklerinin farkında bile olmadan, profesör edalarıyla, küçük gören tavırlarla bir de bu konuda konferans verirler ya işte orası bittiğim noktadır.

İşte sinir olduğum şeylerden bazıları böyle. Daha yazasım, yazdıkça sinir olasım var ama beş tane demiş sevgili canım ikiz kardeşim Figen. Zaten öyle her şeye sinir olmamak ta lazımdır. Sinir küpü müyüm ben di mi ama. Sevgi pıtırcığı olmak, otla, çiçekle, böcekle uğraşmak, laylaylom laylaylom mutluluk nameleri bestelemek lazımdır değil mi?
  • Not:Bu arada sobelenmeyen kimse kaldıysa, istedikleri konuyu seçmek kaydıyla ebe ilan ediyorum. Hehehehe.......
Etiketler: 27 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
HUZUR
NEŞE
VE KARDEŞLİK
GETİRMESİ DİLEĞİYLE.
GÖZYAŞLARINIZ TEBESSÜM OLSUN.
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.


  • Verdiğiniz destek için hepinize tek tek ayrı ayrı teşekkür ederim. Benim sevgili arkadaşlarım, iyi ki varsınız. Sizleri tanıdığım için çok şanslıyım ve çok mutluyum. Bunu en samimi hislerimle söylüyorum.
  • Bu arada sizleri ziyaret etmediğimi zannetmeyiniz. Hepinizden haberim var. Kimler otobüs gezilerine çıkmış, kimler güllerle harikalar yaratmış, kimler tatile çıkmayı planlıyor ve daha neler. Sizleri okuyarak neşeleniyorum, belki de hüzünleniyorum kimi zaman.
  • Bayramdan sonra görüşmek, birlikte eğlenmek, belki birlikte hüzünlenmek üzere canlarım.
  • Yeni gelen arkadaşlara hoşgeldiniz sefalar getirdiniz diyorum. Eski dostlara, eskimeyen dostlara, eskimeyecek dostluklara, eski ve yeni tüm dostlara selam olsun. Bayramınız kutlu olsun.