[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Nerde kalmıştık efenim. Heh işte biz yukarıya çıkıp yerleşmeye çalışırken bebeler durur mu? Durmaaaz!.. Bavulları orta yere bıraktıktan hemen sonra kendi odalarını terk edip kapımızı yumruklamak suretiyle, kibarca bizi dışarıya davet ettiler. Oysa ben, o odaya kendimi kapatıp kuşlarla muhabbet edecek, börtü-böcükle haşır neşir olacak, balkondaki yeşillikleri koruyup kollayacaktım. Üstelik koca kişisini de bunun bir tür meditasyon olduğuna, tatilimizi burada, bu odada hücre hapsi şeklinde geçirirsek, şehrimize döndüğümüzde dingin, huzurlu, arınmış ve nirvanalara ulaşmış bir ruh haliyle yaşamaya devam edeceğimize ikna edecektim. Heyhat sıpalarım bundan bihaber, dünyevi zevklerin peşine düşmüşler, “hadi anne yaaaa… havuza inelim artııkkk!” şeklinde çemkirmekte ve otel ahalisini ayağa kaldırmaktaydılar.

Neyse ki havuz başındaki şezlongların çoğu boş idi. En güzel konuşlanmışlarından birine kendimi besili bir camış zerafetiyle bırakıp, koca kişisine de hemen dibime çömmesi talimatını verdim. Kendisine, en zarif ve en kibar halimle, sağa sola bakması halinde gözlerini oymak, etlerini çimdirmek, kor halindeki mangal kömürünü sırtına bastırmak suretiyle yapacağım türlü işkenceleri hatırlatmayı da ihmal etmedim tabii.

O esnada bebelerim havuzda şen şakrak oynaşmaya, birbirlerinin saçına yapışıp suyun dibinde en fazla tutma yarışması yapmaya, merdivene sıkıştırıp boğmaca oyunları oynamaya başlamışlar ve mutluluğumuza mutluluk katmaktaydılar.

Ne olduysa işte o anda oldu. Önce şezlonglar birer birer doldu, sonra suyun o eşsiz dinginliği insan sesleriyle büyük bir karmaşaya dönüştü. Aman allaaam, işte uruslar sonunda gelmiş, topraklarımı işgal etmişti. Buna müsaade edemezdim, etmeyecektim, etmedim.

Bir insan ırkında, hiç mi kıl tüy olmaz idi? Ten dediğinde hiç mi pürüz bulunmaz idi? Yahu bunlar nasıl kadındı ki, bir gram yağ, bir kabukçuk selodit bulundurmuyorlardı bünyelerinde. Allaaam, neden, neden nedendiiii? Lakin, sadece hatun milletinin insanlarında değil, bunların erkek cinsi olanlarında da aynı durum söz konusu idi. Siz bakmayın “Ay onların kadınları güzel ama adamları bi b.ka yaramaz. ” diyen kıllı, kıpçıklı bizim hanzolara. Bebeler hakikaten güzeller, aç parantez, dünya ahret gardaşım olsunlar, kapa parantez. Ah bir de hepsinde bir slip giyme çılgınlığı olmasa idi… Gençlerinde fena durmuyordu da, Yüz yaşındaki Yuri Emmi’ye altına yapmış da temizlemeyi unutmuş görüntüsü veriyordu. Nitekim tiksinçtirici bir durum idi.

Neyse efenim, konumuzdan sapmayalım. Ne diyorduk; hatunlar güzel, e bikinileri de hap kadar olunca, haliyle insanın gözü kayar. “Şimdi bunun için adama da kendine de tatili zehir etmenin alemi yok.” dedim kendime.

Tamam kadın milletinin egosu en güzel, en akıllı, en şık, en sempatik kendisi olsun ister, kabul. Öyle olmasa da sevdiceği ona böyle hissettirsin ister. Lakin, sizin de bildiğiniz üzre henüz böyle bir erkek icat edilmedi dostlar. Kompleks yapmanın alemi yok. “Amaaaan, bırak ne hali varsa görsün, sen hayatın tadını çıkart kızım. Dönüşte seni zorlu bir yaşam savaşı bekliyor. Ne uğraşacan. Zamanında Baltacı tutaydı uçkurunu, bunlar zaten azmazlardı bu kadar.” dedim, yine kendime.

Komplekslerimi tuzlu suyun dibine gömdüm ve kendimin farkına vardım. Artık o kadar da güzel görünmüyorlardı gözüme. Peehhh…! Canım, ben de güzeldim. Bu sıska, bembeyaz, süs bebeklerini mi kıskanacaktım? Onları oldukları gibi kabullenmeye karar verdim. Hatta günler geçtikçe, dostluk çerçevesinde ve bildiğim bir iki Rusça kelime ekseninde muhabbetler bile geliştirdim hatunlarla.

Ben böyle olgun, kendinden emin, komplekssiz ve güvenli bir şekilde ortalıkta dolanırken koca kişisi ne mi yapıyordu? Elbette içeceklerine karıştırdığım ilaçlar sayesinde, günün büyük bir kısmını odada uyuyarak geçiriyordu.

Ne? Ne? Neee? Ne yani, bretim pitimi, savunmasız, biçare ganaryamı, gınalı guzumu, gurt sürüsünün içine mi bırakaydım? Yapmayın sayın hatun kişileri!.. Hangimiz bu kadan da güveniyor beyine bu devirde? Sorarım size. Hatta türküsü bile var. Eşşeği saldım çayıra, otlaya karnın doyura, gördüğü düşü hayıraaaaa, yoranında…

Şimdi gidiyorum. Meraklanmayın sayın okuyan. Çok yakında geri geleceğim. Çileniz dolmadı daha. Nihohahahaaaa…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Gönül ister ki; yıl boyu, gün dağların ardına çekilene kadar kızgın kumlardan serin sulara atlansın, öğünlerle ilgili sıkıntı “bugün ne pişirsem” değil; “yemeğe giderken ne giyeyim” olsun, bütün gün yiyip içip malak gibi yayılınsın, gak deyince havyar, guk deyince şuşi servisi gümüş tepside gelsin.

Ama, heyhat, siz de bilirsiniz ki hayat böyle bir yer değil sayın okuyan.

Yaz bitti, tatil bitti, benim kabusum kış; sizin kabusunuz ince kişisi geri döndü. Vatana millete hayırlı olsun.

Bu yıl tatil organizasyonunu koca kişisi sponsorluğunda, zeka küpü, ortam insanı, organizasyon komitelerinin bir numaralı elebaşısı olan bendeniz gerçekleştirdim efendim. Dağların eteğinde, denizin kıyısında, doğa harikası, sevimli mi sevimli, sakin mi sakin bir tatil beldesinde kafa dinleyecek, şehrimin yapış kokuş nemine, tiksinç sıcağına inat, püfür püfür orman havasında serinleyecek, buz gibi sularda, bir göl kuğusu edasında çimecektim. Bir sevinç, bir coşku, bir neşe, hatta pür neşe hazırlıklar yaptım. Lakin, kara bahtım, kem talihim beni oralarda da rahat bırakmayacaktı elbette. Bunu bilecek kadar çok görmüş, çok geçirmiştim ya yine de umut etmekten geri durmayacaktım.

Ne midir, bu güzel tatil etkinliğinde beni bahtsız bedevi gibi çöllerde kutup ayılarının önüne düşüren. Anlatayım efendim. Buyurunuz bir alt paragrafa geçiniz.

Bendeniz ve benim çekirdek çerez ailem, en tatil kıyafetlerimizi, en yarım donlarımızı, en turist şapkalarımızı ve bitter gözlüklerimizi kuşanıp düştük yollara. Otel pek güzel, pek şirin, pek nezih görünüyordu. Sevindim. Zira, benim lüküs düşkünü, kalite aşığı kocam kişisi mızıkçılık edebilir, “nerde len bu otelin, suyu yirmi bir buçuk dereceye ayarlı cakuzisi, helalar altın kaplama değilmiş, hiç beğenmedim, aaa bu yatağın içinde zümrüt-ü anka kuşu tüyü olmalıydı” şeklinde sitemlerini dile getirebilirdi. Getirmedi. Beğendi. Lakin, oteli mi, yoksa içindekileri mi daha çok beğendi, işte onu tam algılayamadım.

Bir dakika yahu yazara çemkirip durmayın sayın okuyanım, anlatıyorum işte.

Daha resepsiyonda, daha misafirliğimiz çıkmadan bomba patladı. Önümüz, arkamız, sağımız, solumuz, kendilerine mecburen, ne diyeceğimizi bilemediğimizden “hatun” dediğimiz yaratıklarla doluverdi bir anda. Benim koca kişisinin gözleri bi földürse de, yerinde müdahalem sayesinde kendine geldi. “Abooovvv” dedim. “Ben ne halt ettim?” dedim. “Kendi ellerimle, kendimi ateşe atıveedim a dostlaaa.” dedim. Ne desem fark etmeyecekti nasılsa. İstediğim kadar saçmalayabilirdim artık. Eşeğin istemediği ot önünde bitermiş böyle. “Le ben bu süt urus hatunların içinde ne b.k yiyecem şimdi” diye düşünerek odaya çıktım.

Evet sayın izleyici!.. İncegül bundan sonra ne yapacak? Sütlerin topunu tuzlayıp süt kesiğine mi çevirecek? Yoksa kaderine razı olup tatilin tadını mı çıkaracak? Azzz sonraaaa…

To be Contunie bebeeem. Şimdi şu işlerimi bi toparlayayım. Çok bi kısa sürede görüşeceğiz yine.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Günün birinde “Bitti canım. Hadi düş bakalım önüme, gidiyoruz. Senin ömür buraya kadarmış yavrum.” dediklerinde; “Yahu dursaydın bi! İşti, evdi, çocuklardı, oydu, buydu derken, hayatı ıskalamışım ben. Dur da baştan alalım be hacı! Daha yapılacak çok iş, yaşanacak çok şey var. Bi daha başlayalım. Yeniden yaşayalım. He, olma mı?” deme şansın olmayacak ey okuyan. Geçmiş ola!..

Gerçekleşememiş, küçük hayaller sandığının dibinde küflenmeye bırakılmış bir iki eşsiz, el işlemesi parçayı çıkarmak için emekliliği bekliyordum. Şunun şurasında iki bin on altı yılına ne kalmıştı ki? Her şeyi boş vermiş, kendimi kurmalı, oyuncak bir robot gibi olayların gidişine bırakmıştım bir süredir. Tek farkım sağa sola çarpmama ayarımın bozuk olmasıydı. Çamaşır asarken p.pomu pencere köşesine, duştan çıkarken dizimi küvet kenarına, koltuktan kalkarken ayağımı sehpa kıyısına vurup morartmak benim en büyük tutkularımdandı. Mutfak tezgahından düşüp düşüp çanak çömleği sakatlamamdan ise hiç bahsetmiyorum dikkat ederseniz. Zira konumuz bu değil.

Sadede gelmeden evvel daha ne kadar uzatabileceğim konusunda aranızda bahislere tutuştuğunuzu, kiminizin “Meraklanmayın, hatun manyak falan ama, sonunda kesin bir yerlere bağlayacaktır .” diye arka çıktığını; kiminizin de “Ya hala bunun deli saçmalarıyla uğraşmaktansa gidip Bitter’in kendini öldürüşüyle kahrolup salya sümük ağlamak daha iyidir.” diye bu garibi harcadığınızı duyar gibiyim. Telaşa mahal yok sayın okuyan. Elbette, her daim olduğu gibi bağlıyciim efenim, az sabrediniz.

İşte yine böyle kendimi rölantiye alıp, önüme konana eyvallah demekle meşgul olduğum, hanım hatun oturup fatura neyin kestiğim günlerin birinde, şeytanın darbeleriyle irkiliverdim. “Dursana be, ne dürtüp duruyon?” dememe, kendisiyle hiç muhatap olmamama karşın rahat vermemekte kararlı görünüyordu. Benden ne istiyordu? Neden bunca zaman sonra, yine beni kurcalamaya niyetlenmişti? Bilmiyordum. Tek bildiğim, sürekli mıncırıp durduğu ve “Hadisene, tekrar hesaplatsana, kaç yaşında emekli olacan bi baksana.” diye diye, tepemde şarkılar söylediğiydi.

Uydum sayın okuyan. Sonunda şeytana uydum. Değil mi ki; tüm hayalleri emeklilik üzerine kurmuş, tüm planları iki bin on altı’ya yapmış, tüm yaşanacakları o yıllara ertelemiştim. Değil mi ki; ince ince işlenmiş o dantelleri çıkarıp hayatın kalanını süsleyecektim. E baksaydım ne olacaktı? Yaşanacak o tatlı anları düşleseydim yeniden, mutlu olsaydım fena mı olacaktı?

Açtım Sürekli Süründüren Kurum iken Sürekli Güldüren Kurum halini alan, devletimize zeval gelmesin, bak nasıl da koruyor çalışanını teşkilatının sayfasını. Girdim tüm verileri.

Lakin o da neyin nesiydi? Ne demeye çalışıyordu bu hesaplama zımbırtısı? Ne demekti iki bin yirmi altı? “On beş yılın var hayallerin gerçekleşmesine daha, k.çının kılları ağarmış olacak, bi halt edemeyecen, alırsın üç kuruş emekli maaşını, güzel bir kefen yaptırırsın artık kendine.” mi demeye çalışıyordu? Aman Allah’ımdı. Olamazdı. Olabilemezdi.

Neyse ki cinsiyetimi erkek olarak işaretlediğimi fark ettiğim ve tekrar hesaplama yaptığımda gördüm ki; canım devletim, kademeli olarak geçirme politikası gereği yine de bir beş yıl eklemiş emeklilik hayallerimin yol mesafesine. Polyannacılık oynadım, on yıldan iyidir dedim. Buna da “Eyvallah” dedim. El mahkumdu. Yapacak bir şey yoktu. Dua etmeliydim ki; ben emekli olana kadar, biraz daha geçirmesindi.

Lakin uyandım sayın okuyan. Aman o da olsun, bu da gelsin, şu da geçsin diye diye; ömür nihayete yaklaşmaktaydı. Artık bu insan evladının da kendisi için bir şeyler yapma zamanı gelmiş de geçmekteydi.

Şimdilik aha şu resimlerdeki yere gidip kafamı toparlamalı ve yeni kararlar almalıyım. Sonra, bomba gibi, fişek gibi kaldığım yerden değil, olmak istediğim yerden hayata yeniden başlamalıyım. Küflü hayaller sandığını boşaltıp temizleme, güve yeniklerini onarma, şeytan sidiklerini yıkama zamanıdır artık.

Haydin kalın sağlıcakla sayın okuyan. Ben bu masmavi denizde boğulmama mücadelesi verip havuzda çim çim çimmeye çalışırken, torosların nefis havasını ciğerlerime doldururken, siz de kendinize iyi bakın olur mu? Öpüldünüz.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Dün
Biz evlat olmanın tadını çıkarırken,
Birileri ana kucağı yerine, uğruna şehit düştüğü toprağın koynunda uyuyordu.
Dün
Biz ana olmanın keyfini yaşarken,
Birileri evladının gül kokulu saçları yerine, uğruna şehit düşülen toprağın bağrını okşuyordu.
Ve dün
Biz uyurken,
Birileri beş dakikalık apışarası iktidarı uğruna, inandığımız bütün değerlerin içine tükürürken, o birilerinin yardakçısı birileri onuncu yıl marşı eşliğinde kaldırdığı kadehlerden "inadına rezillik" yudumlarken,
Uğruna şehit düşülen kutsal toprağın koynundaki fidanların,
O toprak uğruna şehit düşmeye hazır fidanların,
Ve o fidanların analarının
Ruhlarını, yüreklerini sızlatıyordu.

Anneler günümüz kutlu olsun mu?

Tüh olsun, vah olsun, yazıklar olsun mu?
Etiketler: 4 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Nerde kalmıştık sayın okur? “Veren Memnu Alanın Ağzı Bir Karış” dizisinin yeni bölümünün yayını başlamak üzere. Haydi çayını, kahvesini, soğuk drinkini almak isteyene son çağrııı… Hadi kız Hatçe, sallanma, Mualla az kıpırdan güzelim, kaldıramadın k.çını, Ayşeee, hasta olacan yavrum, o kadar buz atılır mı meyve suyuna. Hadi hadi yerleşin artık. Başlıyooor.

Yeni bölüme geçmeden evvel, yayından uzun özet vermek müessesemizin hiç adeti değildir sayın seyirci. O nedenle, bir önceki bölümü seyretmek için aha burayı tıklıyorsunuz.

Hellim’in yaptığı, Fırıldak cadısının el attığı iksirin etkisi azalmaya başlamış, Ahman Bey uyanma, silkinme, kendine gelme belirtileri göstermeye başlamıştır. Bu nedenle Bitter’i şatodan kovmuş, Düldül’e de ülkenin uzak nahiyelerinden birinde vergi toplama görevi vererek çevresinden uzaklaştırmıştır.

Lakin Prenses Nihale o düşüşten sonra bir türlü otsal hayattan çıkamamaktadır. Şatonun baş büyücüsünün teşhisi Prenses’in yüz yıl kadar uyuyacağı yönündedir. İşte bu nedenle öyle bir büyü yapar ki; prenses uyanana kadar, dizinin bütün kahramanları aynı yaşta kalacaklardır. Zaman dünya için geçse de onlar için yerinde sayacaktır.

Ne? Neee? Çemkirmeyin yüzüme. Kurgu, hayal, film yahu. Haydi şimdi anı yaşayın sevgili seyirciler.

YÜZ YIL LEYTIR…

Masum güzel Madama kişisi, içindeki canavara yenik düşmüş, Ahman Bey’in gazozuna ilaç karıştırmak suretiyle emeline ulaşmıştır. Kendisinden yavruladığı, üç oğlan, iki kız, yirmi iki kurbağa ve onlarca torun tombalakla birlikte doksan iki katlı tovırlarında mutlu bir hayat yaşamaktadırlar.

Fırıldak cadısı, Okusford cadılık okulunun kapatılıp güzel sanatlar fakültesi yapılmasının ardından, burada öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamış, sonra da moda bölüm başkanlığına kadar yükselmiştir. Ve hala yaşlanmamakta ısrar etmektedir.

Teknoloji ve tıp ne kadar ilerlemiş olursa olsun, Mübaşir’in ötürüğüne çare bulunamamıştır. Lakin, Düriye’nin İsmail YK fanlarına katılıp Alamanyalara gitmesiyle ele geçirdiği özgürlüğünü sonuna kadar kullanmış, feyisbuklarda, tivitırlarda kendine epey manita yapmıştır. “Ulen, ne malmışım be, o salak prensesin peşinde yıllarımı heba ettim, ahan da buralar ne biçim karı kız kaynıyomuş.” demeyi de ihmal etmemektedir.

Büyücü Hellim, karısı kafasına vazoyu indirince tamamen değişmiş, hidayete ermiştir. Kendini dine, insanlığa, yardıma, iyiliğe, güzelliğe adamıştır.

Mahpeyker ile sümsük kocası, “dünya yansa umrumuz olmaz” düsturunu iyice abartmış, kendilerini herkesten, her şeyden soyutlamış, nirvananın zirvelerinde otlamaya başlamışlardır. “Artık kimsenin derdi bizi germesin sevgiliiim. Kendi ailemizlen ilgileneliiim. Hatta ben her sene bi tane yavrulayayım da soyumuz yürüsün.” “Evet haklısın sevgiliiim. Anam babamı öldürmeye tam teşebbüs etmiş, mapuslara düşmüş, çıkınca da bir pavyonda konsomasyon yapmaya başlamış ama olsuuun. Biz yine de ilgilenmeyelim aşkım. Böyle sünepe sünepe yogamızı yapalım olur muu? Ama o iki çocuğu yaparken bile ne kadar zorlandım bebeeem. Başka yapmasak.” şeklindeki diyaloglarıyla izleyici kitlesini orta yerinden çatlatmaya devam etmektedirler.

Bitter, karnındaki bebesiyle orta yerde kalmıştır. Hayatı boyunca “Onu getir Mübeccel, bunu götür Münevver, üstümü giydir Semender, donumu çıkar Düldül” diye emirler yağdırmaktan başka hiçbir iş yapmayan bu kadın, şimdi evlere temizliğe giderek yavrusunun rızkını kazanmak için çırpınmaktadır. Lakin heyhaaat, yine bir gün zengin evlerinden birini silerken, eteği açılıvermiş, yeniden hortlayan popülaritesinden yararlanmak adına hemen her dizinin, filmin bir köşesine konduruluveren Nörü Yalço kişisi tarafından keşfedilmiş, cebren ve hile ile namusu (!) kirletilmiş, en sonunda da genellemenin çok olduğu bir hanede çalışmaya başlamıştır.

Yüz yıldır gittiği bütün illerde, ilçelerde, yukarı köylerde, dağda bayırda, üç nesil hatunu sıradan süzen Düldül, artık süzecek kimse kalmayınca, “köyden indim şehire, gör başıma ne gele” diye türkü söyleyerek, şehrin tüm meşhur hanelerini bir bir gezmeye başlamıştır. Böyle sürterken yol ortasında garip, saat dese saat değil, aypod dese aypod değil, bi dudağı yerde, ötekisi nerde belli değil bir alet bulmuştur. Öyle mal mal alete bakarken, yüzünde yine o bildik “Bizim hiç kıymamız olmadı ki amca.” ile “Ulen amca baba yarısı ise, yenge de anne yarısı mı olur?” arası ifade belirir. Bu sırada hanenin kapısı açılır, Düldül’ün gözleri yerinden fırlar, kamera ifadeyi zumlar, müzik başlar ve aynen TO BE KONTİNYÜÜÜ sayın izleyici.

Yeni bölümde görüşmek üzere, hoş kalın hoşça kalın…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

N.Sultan'ı hepiniz tanıyorsunuz dostlar. Benim dünya güzeli anam olur kendileri. Mecazen söylemiyorum bunu. Elbette herkesin anası kendine güzel de bu hatun harbi afrodittir. Sapsarı saçları, boncuk mavi gözleri, boyu posuyla Em.el Saaayın'ın bizimköy şubesidir. "E o zaman nasıl oluyor da senin gibi, kara-kuru, yerden bitme, hilkat garibesi bir çocuğu oluyor; he söyle bakalım, nasıl oluyor da oluyor?" hönkürüşlerinizi duyar gibiyim sayın okur. O da Allaan işidir, karışmayalım. Çok ayıp, dalga geçmeyin, daş olursunuz daşşşş... Hem önemli olan ruh güzelliğidir. Değil midir? Reca ederim kapatalım bu bahsi kuuzum. Çok kırıcı oluyorsunuz.

Ne diyorduk efenim. İşte bu güzeller güzeli hatun, yakınlarda olacak bir düğün etkinliği hasebiyle, çok hoş bir kumaş almış ve entari tiktirmeye karar vermiş. Kendisi güzel olduğu kadar zevkli bir hatundur ammaaa, burada koskoca bir moda kokoncanı, sitil gurusu, giyim kuşam uzmanı, şaane bir insan dururkene; modele karar verme işi ona mı kalmıştır. Heheeeyyyytt bee! dir.

"Tamam anneciğim, ben gugıl amcanın engin ve sonu gelmez bilgi dağarcığından yararlanıp senin için harika bir model bulurum. Sen o güzel kafanı yorma bunlarla." diyerek bir güzel başladım araştırmaya.

Öncelikle "Anne abiye" diye baktırdım. Malum, bizim köyde "Anam için entari tiktirecem, var mı gözel bir modelin gugıl abii?" demeye gelir bu. Çıktı görseller. Amanın da amanın. Elbiseler pek güzel, pek modern de yahu bunlar nasıl anne? Benim böyle annem olsa, yaşamaktan soğurum, kompleksler içinde yüzer, depresyonların en fenasıyla çarpılır, yüksek dozda İ.Y.K şarkısı alıp kendimi intihar ederim.

Az bi durun anlaticiim. Bi kere hatunlar hemen hemen benim yaşlarımda. Üstelik de doksan altmış doksan ölçülerinde, sülün gibiler. İyi de gugıl amca, benim anam bütün güzelliğine rağmen, her klasik Türk anası gibi tombiş yanaklı, göbekli, hanım hatun bi kişilik. Şimdi bu dal gibi karıların giydiği şeyleri ona model diye göstersem, önce terliğin sağ tekini fırlatmak suretiyle kafamı yarar, sonra sol tekiyle bir güzel masaj yapar.

O zaman ne yapmalı? Hemen durumu değiştirmeli elbette. "Gugıl amca, gugıl amcaaa, her evde bulunan, bildiğin normal analardan bahsediyom. Biz Bitter miyiz ki; anamız fırıldak cadısı gibi olsun he?" manasına gelen "Büyük beden abiye" araması yaptırdım ki; bu daha da vahim bir tabloyla karşılaşmama neden oldu. Bu bölümdeki karıların her bir me.mesi, kabak hormonuyla tatlandırılmış Diyarbakır karpuzu kadar. Alimallah kazara bir tanesi aşka gelip sarılmaya kalksa havasızlıktan boğulursunuz. Üstelik öyle bir dekolte ki evlerden ırak. İnek kardeşlerim bile daha edeplidir bu hususta. Kokoşlukta da hiçbir sınır tanımayan bu modellerden herhangi birini benim sevgili anneme göstertmeye kalksam, önce çatıdan aşağıya atar, sonra evlatlıktan reddeder maazallah.

O halde ne mi yaptım? Elbette ki kendisine, kendi ellerimle bir entari modeli çiziktirivermek için kolları sıvadım. Başarıciiim kesin, galiba, sanırım.

Malumu aliniz, ilkbahar-yaz sezonu açıldı. Önümüzdeki güneşli, güzel günler bir çok düğün dernek etkinliğine gebe. Hepinize illa piste çıkıp göbek atmanız için zorlanmadığınız, kız kıza dans edilmenin yasak olduğu, iyrenç pastalardan ikram edilip yenilmesi beklenmeyen düğünler diliyorum. Bir başka sosyal aktivitede buluşmak dileğiyle, hoş kalın, hoşça kalın.

Dip Sos: Foto, ikinci aratmamda çıkan modellerden seçilme bir görsel ezadır. Çekiniz.

Bir başka dip sos: Madem, kokoncan olduk; önümüzdeki günlerde size moda ile ilgili süpriklerim olacak. Bekleyiniz.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sanma ki derdim güneşten ötürü;
Ne çıkar bahar geldiyse?
Bademler çiçek açtıysa?
Ucunda ölüm yok ya.
Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten
Güneşle gelecek ölümden?
Ben ki her nisan bir yaş daha genç,
Her bahar biraz daha âşığım;
Korkar mıyım?
Ah, dostum, derdim başka...

Orhan VELİ


Annemin başarısızlıkla sonuçlanan "tarafıma ümitsizce şaka yapma" girişiminden başka bir etkinlik yok bugün. Ben ki; konuyla ilgili yaratıcılıkta, şakacılıkta ve dahi insanlara spazm, kriz, beyin kanaması, depresyon, mutasyon geçirtmekte sınır tanımam. Hiç içimden gelmiyor bu yıl yahu.

Galiba bekleyesim var benim. Bu sefer de durayım, bana gelsin diyesim var. Şöyle sıkı bir şakaya uğrayıp silkelenesim, kendime gelesim var.

Ne bileyim işte... Üstat gibi benim de DERDİM BAŞKA...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ben seni bir deniz kıyısı sevdim
Kanamalı midye kesiğiydi gülüşün
Yaşamla kavgalı sevmeler sunuyordu döke saça
Ve kayaya sevdasını anlatırken dalgalar saçlarında
Yosunlar dolandı yarama
Yükseldikçe devrildi kumdan kalelerim
Gittikçe küçüldük ben ve yorgun ellerim
Öylesine bilmeden
Sana geldim

Ben seni bir martı türküsü sevdim
Sancılı kanat darbesiydi gülüşün
Bahar kokulu yağmurlar yağdırıyordu içimdeki sılaya
Ve uzaklar ağlarken deniz karası bakışlarında
Bir bebek eli sarıldı parmağıma
Tahribi yüksek fırtınaydı senden gidişlerim
Tutsaklığımda örselendi asi esişlerim
Her seferimde yeniden
Sana geldim

Ben seni bir ömür bitişi sevdim
Acılı ney sesiydi gülüşün
İsli nameler bırakıyordu yangın artığı duvarlarıma
Ve kör bir karanlığa bilenirken umutlar avuçlarında
Uğursuz kuşlar kondu dalıma
Uzun yol karamsarlığı taşıyordu dönüşlerim
Bir çift buz mavisinde söndü ateşlerim
Son defa ölmeden
Sana geldim
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

“Yaşayan Ölülerin Dirilişi” adlı kıytırık bir zombi filminin, tesadüfen, on dakikalık bölümünü seyretme gafletinde bulunduktan sonra, sahnelerin birinde siyah poşet gördüğü için iki yıl boyunca siyah poşet olan hiçbir odaya yalnız başına girememiş bir insan evladının, korku filmi seyretmeye karar vermesi neyin göstergesidir, sorarım size!..

Durun hele sayın okur, siz yorulmayın, ben söyleyeyim. Salaklığın daniskasıdır, zeka geriliğinin halk arasındaki adıdır, içsel şapşallığın dışavurumsal yansıldamasıdır, af buyurun b.ku kepçesiyle yemektir. Bu tespitleri yapmak kolay oldu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. İniniz efenim aşağıdaki paragraflara. İniniz, ininiz, lütfen çekinmeyiniz.

O gün de, yorucu bir haftanın ardından gelen her hafta sonu olduğu gibi güzel bir gündü. Güneş, bir önceki gün parlatılmış camlardan içeriye tatlı tatlı gülücükler atıyor, baharın gelişini muştuluyordu. Mutlu yuvamızda kuşlar gibi cıvıldaşılan bir Pazar sabahı daha böylece başlamış, sonrasında kahvaltı faslıyla devam etmiş, sevgi pötürcüğü şeklinde dolaşılıyordu. İncegül gişisi sofrayı toplamakla uğraşırken, onun çekirdek çerez ailesi çoktan birlikte yapacakları bir etkinlik arayışı içerisine girmişlerdi bile.

Heyhat, buna hiç gerek yoktu. Evde kaotik bir muamma, bir sosyal deha, bir ortam insanı yaşıyordu ve yoksa onlar bunun farkında değiller miydi? O halde fark etmelerini sağlamak gerekti. Bendeniz ellerimi belime koydum, en ürkek, en esrik, en örselenmiş tavrımı takındım ve erkeklerimin şaşkın bakışları altında, pırıl pırıl, el değmemiş, harika bir fikir bırakıverdim orta yere. “Korku filmi seyredek la, hadi la, n’olur la!”

Ailenin aklı en başında, en sportif, en yağuşuklu ve aynı zamanda en namkör evlat klasmanında birinciliği kimselere kaptırmayan büyük oğlusu kibar bir şekilde bu teklifi reddetti. “Hayır anne, aslaaaa. Seninle korku filmi seyredeceeme, gider ıhlamurlar altındayı seyrederim daha iyi. Ya anne zehir edecen yine bilmiyom mu ben?” dedi ve jet hızıyla üstünü giyip dışarıya çıkmak suretiyle firar etti. Küçük sıpa Ozi kişiliksizi ise, “Derslerim var benim. Üüfff, çok çalışmam lazım anne çoook.” diyerek kendini odasına kapattı.

Koltukta kuzu kuzu oturmuş gazetesini okumakta olan koca kişisine gözüm ilişti. O ise gözlerini bana değdirmek şöyle dursun, gazetelerle yek vücut olmuş, hatta her hangi bir toprak parçası bulsa kafasını gömecek kıvamda saklanmaya çalışıyordu. Oysa o bilmiyor muydu ki; kafama koymuşsam, kurtuluşu yoktu. Şu anda İncegül’ün hava sahası içindeydi ve kaçış imkansızdı. Madem ki kaçınılmazdı, hiç değilse tadını çıkarsındı. Üstelik elimde tek kurban o kalmıştı ve yıllarca önce etrafa mutlu gülücükler dağıtıp o imzayı atarken düşünecekti bunları.

“Seni seçtim Pikaççuuu.” diye en şirin halimle çemkirdim. “Yapma.” dedi. “Yaparım.” dedim. “Eyvah Eyvah’a gidelim, istiyordun ya.” dedi. “I ıh. Boşa çırpınma, koş kollarıma.” dedim. “Gel vazgeç, seni istediğin yere götüreyim. Hatta bak alışverişe çıkalım, sana baharlık yeni ciciler alalım he?” diye ahlaksız teklifler bile yaptı. Yemedim.

Ne olursa olsun o filmi seyredecektik birlikte. Ben hafiften ürkecek, narin bir güvercin gibi sevdiceğimin göğsüne başımı yaslayacaktım. O elimi tutacak, “Korkma bitanem, ben yanındayım.” diyecekti. Harika, nefis, güzel ötesi, ormantik bir seans olacaktı. Bundan emindim. Lakin, koca kişisinin yüzünde, henüz film başlamadığı halde oluşan o hırpalanmış, örselenmiş, o kösnül, hayattan ürkmüş kanadı kırık serçe ifadesini anlayamamıştım ama neyseydi.

Sehpanın üzerini fındık, fıstıkla donattım. Meyve sularımızı, kahvelerimizi hazırladım. Artizim ya; perdeleri kapattım, “Makiniiist, hadi hazırız, başlat filmi.” diye şakalar bile yaptım.

İşte filmden ve bizden sahneler de aşağıda efenim. Buyurun buyurun, çekinmeyin. Bu seansa bilet almıyoruz.

- Sabahtan beri oğullarınla birlikte bana lolo yapıyonuz? Ne vardı bu kadar abartacak? Ne güzel film işte. Ooo bak gençler parti yapıyorlar dağın tepesinde. Bundan mı korkacam? Neymiş efendim, oğlanın gözünden kırmızı ışık çıkıyormuş. Ay ne korkunççç. Peehh… Hee şimdi ne oldu? Kız banyoya girdi. Dumanlar da çıkıyor. Aman çok korktum. Sıcak su buharı olamaz yani? Hıh…

- İncem, gülüm, canımın içi, bi sussan ya…

- Ay ne dedim ki ben şimdi? İyi, yorum da yapmayalım. Bu nasıl korku filmi beee? Hiç ürkünç diil bi kerem. (Kız gayet mayışmış vaziyette duşunu alırken, birden aynadan acayip bi mahluk fırlar) Oy anammmm… O ne beeee? Dakka bir gol bir. N’oluyooo? Şeytan mıymış çocuuuk? Ay kız kaldı cıscıbıldak banyoda.

- İnceee… Üstümden iner misin? Bi de tepiniyon kızım ya. Valla çürüttün he.

- Pardon canım ya. (İki genç, uçan bir arabanın içinde, tarifi imkansız bir yere gelirler. İçeride türlü çeşit yaratık cirit atmaktadır.) Bu ürkünç yer onların evi miymiş? Ay ileri sarsana burayı ya. Korktum ben.

- Kızım saçmalama. Daha on dakika bile olmadı başlayalı. Asıl korku ileride. Hem şu parmağımı da burup durmasana. Kıracan, elinde kalacak.

- Heee… Pardon hayatım. (İnce yerinden hoplar) Oyyyyy… Anaammm… Öldürdü lan kızı. Hani aşıktı bu buna. Iyyyykk… Kafasını da kopardı manyak. Amaniinnn içine mi girecekmiş, onun için numara mı yapıyomuşşşş…

- İnceeee… Şeytan o şeytan kızım. Saçlarımı yolmaktan vazgeç ya. Boynumu niye sıkıyon? Ya kapatayım bak. Yüzün gözün de bi tuhaf oldu senin.

- Yok yok iyiyim ben. Dur bir iki fındık atayım ağzıma, kendime geleyim. Heh şu kahveden de bi yudum aldım mı… (Tam bu sırada yaratıklar adamın birine hücum etmişlerdir. İncegül acayip tırsar.) Hörrrrrşşşşş…. öğğğğkkkkk!..

- Ya her tarafım kahve oldu ya. Ne biçim püskürttün öyle. Gözüme girdi İnce be. Yapma şunu ya.

- Özür dilerim canım ya. Ama baksana kan föşkürüyor adamın her yerinden. Midem kalktı. (Neyse ki az sakinlemiştir film. Böyle ağırdan müzik çalıyor ve kamera o ilginç mekanda geziyordur. Birden ve pööört diye olan olur.) Aaaaaaayyyy…. Bu nasıl duvardan çıkmak zönk diye yaaaa… Manyaaa bak be. Ödüm koptu. İnsan gibi kapıdan gelse olmuyo sanki.

- İnceee, saçmalama. O ruh ya hani, kapıyı tıklayıp ben geldim diyecek hali yok de mi? Sen benim omzumdan iner misin bu arada. Boynum kırt etti valla. Senin yüzünden ağrıyacak şimdi iki gün. Kapatalım bak istersen.

- Yok yok tamam söz. Bi daha üstüne tırmanmak, etlerini mincirmek, barnağını burmak, kafana oturmak yok. Efendi gibi koltuğumda oturup seyretçem, bak görürsün. (Ama bırakmıyorlardır ki. Bu sefer de yaratıklar sınıftaki çocuklara musallat olmuşlardır.) Ooooooffffff… Aaaayyyyyyy… İki dakka düzgün duramadı allaaan gerzek yaratıkları. Yok onu öldüriim, bunu kesiim, ötekinin içine giriim, aynalardan föşkiriim… Bu ne be?

- Kapatayım mı?

- (En ince, ince ince) Rica edeyim, mümkünse hayatım.

- Hiçbir şey demiyorum sana İnce.

- Deme.

- Kalk da şu ortalığı temizleyelim. Darma duman ettin, fındık, fıstık oldu halının üzeri, koltuğa da kahve püskürtmüşsün. Ayrıca sıkıştırmalarından da her yanım mosmor oldu. Süpürge, bez falan getir hadi.

- (Süt dökmüş kedi ince) Tamam hayatım. Sonra alışverişe gidelim mi?

- Hayır.

- (Hiç bu kadar zarif olmamış ince) Oldu canım. Peki tuvaletin kapısında bekler misin beni?

- Hayır. Altına et.

- (Hep böyle olması istenen ince) Peki canımın içi, ederim.

- Biiippp… biiipppp… biipppp… biiipppp… (Ayrıca da benim gibi zarif bir insana böyle şeyler söylemen hiç hoş diil koca kişisi. Şu olayın etkisi geçsin, nasılsa alırım hesabını. Ulen kaptırıp içmeseydim o kadar şeyi keşke. Sıkıştım bee!)

- Oziiiii… Oğlum, tuvaletin kapısında durur musun iki dakka.

- Üf anne yaaa… Yine mi?

Bir “alaca karanlıkta korkunun fındıklı çikolata tadı” kuşağının daha sonuna geldik dostlar. Şen kalın, esen kalın ve her bööö diyenden korkmayın.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

“Alan Memnu, Veren Daha da Memnu” adlı nadide dizimizin pek muhterem izleyicileri. Müessesemiz yine hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış, türlü tehlikeler atlatarak Kanal P stüdyolarına dalmış, ucu sivriltilmiş kurşun kalem, çeşitli çaplarda parça tesirli kalemtraş, silgi ve mürekkep bombalarıyla görevlileri etkisiz hale getirmiş ve sizler için dizinin yayın haklarını ele geçirmiş bulunmaktadır. Neden şaşırıyorsunuz anlamadım. Siz müessesemizi hiç mi tanımadınız? Aşkolsunuz.

Öncelikle yayınlanmış bölümlerin üzerinden şöyle bir geçelim, onları gönlümüzün istediği gibi değiştirelim değil mi? Finali de ona göre şekillendirir, sonra da serinin diğer filmleri için kolları sıvarız. E ilk paragraftaki silahları niye elimize aldık sanıyorsunuz? Aha da edebi eser katliamı öyle yapılmaz, böyle yapılır. Buyurun, bundan gayrı burdan seyredin.

O gün Ahman Bey’lerin şatosunda her zamanki ağır havanın yanı sıra, alışılmamış bir tedirginlik de hüküm sürmektedir. Leydi Bitter’le Kont Düldül’ün yedikleri hurmalar g.tlerini tırmalamaya başlamıştır. Çünkü Ahman Bey, Düldül’ün Kaf dağının ardında bulunan, iki adet dev tarafından korunan gizli sarayındaki yatağını koklamaktadır. (Bu iki zevişgen yaratık aylardır gözünün önünde türlü ceviz, fındık ve bilumum kabuklu yemişi kırarken ruhu duymayan Ahman Bey, sade bir kokudan nasıl uyanır diye düşünüyorsan; düşünme sayın seyirci. Sen sadece izle.)

Oysa ki o koku Ahman’ı uyandırmak için, kötü kalpli büyücü Hellim tarafından yapılan bir iksirdir. Ve onu, şatoya uşak olarak soktuğu adamı Habit yatağa, yorgana sıkmıştır . Heyhat gelin görün ki; Bitter’in Okusford cadılık okulundan birincilikle mezun olmuş olan anası, iksirin içine iki parça camış b.ku atmak suretiyle etkisini farklılaştırmış, Ahman’ın öncekinden de derin bir uykuya dalmasını sağlamıştır.

Bundan haberi olmayan Bitter odasında üç buçuk atmakta, bohçayı, çıkını toplayıp Düldül’e kaçmak için hazırlanmaktadır. Pempe pancurlu bir sarayları, mini mini bebeleri olacaktır. Oysa Düldül, tası-tarağı almış, şerwud ormanlarında bir nevi robin hud olmaya karar vermiştir. “Ulen bunca zaman herkes bana verdi, şimdi de ben verecem anasını satayım. Zengine de verecem, fakire de verecem. Yok la öyle diildi, zenginden alıp fakire verecem.” şeklinde planlar yapmaktadır.

Tam şatonun dik merdivenlerinden aşağıya doğru inerken, prenses Nihale onu görür. “Beni bırakıp nere gidiyon erkekim? Sarı ganaryam, toynaklı begonyam, gitmeee! Beni terk itmeee! Gidersen yaşayamaamm.” diye hönkürmeye, sevdiğinin ardından salya sümük ağlayarak koşturmaya başlar. Bunca güzelliğine, aldığı iyi eğitime, babasının kral olmasına karşın; k.çı kırık, üstelik de kendisinden tiksindiği her halinden belli olan Düldül için gururunu ayaklar altına almasından da anlaşılacağı üzere, prensesimiz oldukça gerzek, Ahman Bey’den daha da safsalak bir kraliyet mensubudur.

İşte böyle kaçan bebenin peşinden sallan seplek koşturup dururken, merdivenlerden aşağıya yuvarlanıp kafayı gözü yarar. Lakin, parça pinçik olmuş halde yerde yatarken, bir yandan da “Elimi tut Düldül, sırtımı kaşı Düldül, bana borazan çal Düldül…” diyerek çocuğu yaşamaktan soğutmayı ihmal etmez. Şato halkı seferber olup prensesi kurtarmaya uğraşırlar ama nafiledir, fena parçalanmış contayı iyice sıyırmıştır. Hemen ülkenin baş büyücüsü çağrılıp prensesi iyileştirmesi istenir.

Bu esnada Prenses’e aşık olan ve aynı zamanda doğduğu günden beri sürekli öksüren eski arabacıları Mallar Malı Mübaşir ile ona aşık olan bakıcısı, hizmetçi Sarı Sadırlı Düriye, Ahman Bey’in çok bilmiş ablası Kontes Ayran’ın çiftlikli şatosunda, her zaman olduğu gibi çay içip kraker kemirmektedir. Düriye, Mübaşir bir an önce iyileşsin de kendisini alsın, onu telli duvaklı gelin etsin diye hiçbir fedakarlıktan kaçınmamaktadır. İaçlarını dakikası dakikasına elleriyle içirmekte, terledikçe sırtına tülbent koymakta, “Hırkanı sırtına al Mübaşir, terliklerini giy Mübaşir, burnunu cama tutma üşütürsün Mübaşir…” diye diye bir yandan da çocuğun zaten bi lokmacık olan beynini yemektedir.

Birden çiftlikli şatonun penceresine minik bir güvercin konar. Ayağındaki not, Düriye’ye şatodan sürekli bilgi akışını sağlamayı kendine görev telakki eden Tosuncuk Nermin’den gelmektedir. Olanları bir bir anlattığı notun dibine düştüğü dipsosta “Aman Mübaşir duymasın.” demektedir bizim Tosuncuk. Lakin, heyhaaat… hesaba katmadığı bir şey vardır: Yazdıklarını, o sırada sevdiceğine kelle-paça pişirmekte olan Düriye yerine Mübaşir okumuştur.

Salak prensesin kafayı kırdığını öğrenince, öksürüğü daha da artar. Hele Düldül’le Bitter’in yükleri toparladığını duyunca gözlerini şööyle iyice bir belertir. Celallenmiş, coşmuş, ayağa fırlamıştır. Yollara dökülüp ötürüğüyle dağları devirmeli, Düldül’ün prensesi bırakıp kaçmasına engel olmalıdır. Haaayııırdır, sevdiğinin mutluluktan havalara uçtuğunu, Düldül’e verdiğini görmeden içi rahat etmeyecektir. (Gönlünü canııım.)

Sonra durup bir düşünür. “Lan ben sahiden mal mıyım neyim? Kaç bölümdür iflahım kurudu bunlarla uğraşmaktan. Bırakayım kaçsın allaan zevişgenleri. Prensesim de bana kalsın.” der kendi kendine. O sırada kelle-paça çorbasıyla kapıda dinelmekte olan Düriye, Mübaşir’in bu kendiyle hasbıhalini duyar. “Lem, salak, malak, tipi de bi b.ka benzemiyo, sıska, maraza, malın önde gideni ama seviyom işte ne edeyim?” diyerek kameraya hüzünlü bir bakış atar. Hemen, kötü günler için yüzüğünün içinde sakladığı bir tutam şapı çorbanın içine boca ediverir. “Nihohahaaaa, ya benimsin, ya da şöyle böylesin.” diye de söylenir. Çorbayı içmek istemeyen Mübaşir’e, kaşığı boğazına soka soka zorla içirir. Sonra da her hizmetçi kişisinin yapacağı gibi, çayını alıp şatonun salonuna kurulur.

Bu sırada Ahman Beygilin şatosunda neler olmaktadır? Ahman Bey tatlı uykusundan uyanacak mıdır? Bitter’in yeni planı nedir? Okusfordlu Cadı kişisi ve kankası dadı kişisi nasıl bir hazırlık içindedir? Mahpeyker başpiskoposu dinleyip üçüncü bebeyi ne zaman yapacaktır? Büyücü Hellim, nasıl bir iksir yapma peşindedir?

Tüm bu soruların cevaplarını ve daha fazlasını bir sonraki bölümde seyredeceksin sayın izleyici.

Hadi şimdilik to bi kontinyüüüüü…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

“İnsanın bir kere ters gitmeye işi, muhallebi yerkene kırılır dişi.” diyen atalarımızın gözünü seveyim. Hatta gözünün yağına yımırta kırıp çavdar ekmeemi banıp banıp yiyeyim. Ya bir ata kişisi hiç mi yanılmaz; hiç mi şaşmaz? Yok baba, bizim atalarımız ne demişse doğru demiş. Şu meşhur bahtsız bedevinin başına neler geldiği ise biz faniler tarafından çok iyi bilinmekte olduğundan, tekrar tekrar anlatıp da Blog Zörtletme Kurulu’nun tepkisini çekmenin alemi yok.

Bu kara bahtım, kem talihim yüzünden bazı bazı infiale gelip aşırı dozda İsmail YK dinlemek suretiyle intihara teşebbüs etmeyi düşünsem de; çoğu zaman her zorlukta iyi bir yan bulma konusunda Polyanna’ya nal toplatmışımdır.

Yolumda hanım hanım giderken, horoz kovalar. Ormantik bir şekilde denizi seyrederken kafama martı zıçar; ki dikkat buyurunuz bunca kuş b.ku emiklemişken, daha bir kere amorti bile vurmuşluğu yoktur bu garibe. Sabahınan güneş açtı diye koca bir hafta sonunu evin devasa camlarını silmeyle geçiririm. Tam “Ahan da bitti. Misler gibi oldu.” diye yayılacakken, yağmur başlar. Bankada üç saat kuyruk beklerim, tam sıra gelir, o bir türlü düzelemeyen sistemler çöker. Acil işim olur, araba bozulur, bozulmazsa teker patlar, en iyi ihtimal arabanın önüne öküz sürüsü çıkar da üç saat beklemek zorunda kalırım.

“Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur.” diyeyim de atalarımızı yeterince şad etmiş olayım ve de mevzuya bir de tüy kondurayım.

Bilen bilir, bizim çocukluğumuzda sanayağı’nın da –her şeyin olduğu gibi- bir kıymeti vardı. O zamanlar böyle; önce “Aman da yirseniz damarlarınız dıkanır alimallah, soora g.tünüz, gobeeniz mişlen bebeği gibi şişik şişik olur . Siz ondan vazgeçin.” deyip sonra; “Yok gurban, biz yanılmışık, aslında sanayavı da gayet sağlıklı bir gıda çeşidimiz imiş. Siz iyisi mi bizim tavsiyelerimizi dinlemekten vazgeçin. Baksanıza, bir dediğimiz diğerini tutmuyor. Bilgi manyaana çevirdik hepinizi şebekler.” şeklinde düzeltme yaparak ona orta malı bir s.rtük muamelesi yapılmıyordu. Pilavımızın, makarnamızın lezzeti, kahvaltı sofralarımızın baş tacı, sütümüzün yoldaşı, ekmeğimizin lüküs katığıydı. Tavada cozurdarken üzerine kırdık mıydı iki tane çift sarılı köy yumurtasını, yeme de yanında yatımızdı.

Yine bilen bilir, o zamanlar sanayağına ulaşmak bu kadar da kolay değildi. Belki de bu yüzden onca değerliydi bilemiyorum. Gak deyince ekmeğe, guk deyince suya ulaşılabilen çağa henüz ulaşmamıştık. Bebelerimiz gibi her şeyimiz varken doyumsuz, bunca ilgiyle besleniyorken mutsuz değildik. Bir köylü bebek, bir tekeri kopmuş arabayla saatlerce oynayabilir, koşup coşup, sokakların tozunu attırabilirdik. Gerçi sokaklar da bugünkü gibi değildi o vakit. İnsanlar güleç, komşu teyzeler sevecen, bakkal amcalar cömertti. Bu gün olduğu gibi, beş kuruşu eksik diye boynu bükük, eli boş çıkarmazlardı çocukları dükkanlarından.

Hazır çocukluğuma dönmüşken, dünya tatlısı Kaptan Amca’dan, Alamancı ailelerin bebelerinin, gelen hediyelerle nasıl nispet yaptıklarından da bahsederdim ya, mevzumuz o değil. Zaten mevzumuz sanayavı da değil. Tamamen benim kara bahtım, kem talihim. Bağlıyciim efenim sabırsızlanmayınız.

O zamanlar biricik analarımızın bize nefis yemekler, çıtır çıtır börekler yapabilmesi için, uzunca kuyruklarda, keyifli (!) saatler geçirmesi şart idi. Lakin kardeşlerim henüz küçümen bebe olduğundan, bu kuyrukların tadını çıkarmak bana kalırdı. Önümdeki teyzelerin, amcaların birer birer eridiğini görür, o uzunca sürede kendimce hayaller kurardım.
İlk kuyruğumu dün gibi hatırlarım. Ne kadar da heyecanlanmıştım. Önemli bir insandım ben artık. Evimin sanayağı ihtiyacını görecektim. Çocukluğun sebepsiz neşeleriyle yüklenip saatlerce bekledim orada. Biliyordum, her tünelin sonunda bir ışık vardı ve her kışın ardı ilkbahardı. Sabırla bekledim. Üf bile demedim. Ben bir sevgi pötürcüğü, harbiden çakma Polyannaydım.

O ilk uzun bekleyişin ardından işte beklenen olmuştu. Sıra bana gelmişti. Bende bir sevinç ki sormayın. O tapınılası küçük camın önündeydim artık. Elimi uzatsam ona kavuşacaktım. Sanayağımı alacak, mutlu yuvama geri dönecektim. Lakin, heyhat, hayat hep mi bana acımasızdı? Kaşlarımı güççük eyvah gibi kaldırıp “Bizim hiç sanayağımız olmadı ki amca. Bize de versene amca.” muadili bir cümle kurdum. Eyvah’ın anasını kandırıp kötü yollara düşüren Nöri Yalço bakışlarıyla bana döndü ve “Kalmadı canım.” dedi. Dilleri eşek arısı kolonisi tarafından tek tek sokulası görevliye veda etmek hiç içimden gelmedi. Burnumu çeke çeke eve döndüm. Ve bu durum üç-beş-yedi… her sanayağı günü böyle tekrarlandı gitti. Annem her seferinde, “Nesibe’nin yarım akıllı kızıyla, Dürdane’nin sümüklü oğlu bile almış gelmiş, sen bir de uyanık geçinirsin.” diyerek, yediğim darbelerin üzerine cila çekerdi.

Kah.pe kaderin bu bana ettiklerine artık dayanamayacaktım. Heyhat annemin de dediği gibi akıllı bir insan evladıydım ben. Lakin kuzguna yavrusu kartal görünürmüş ya. Annem yanılıyordu muhtemelen. Yine de bu, benim haince planlar yapmama engel olamazdı.

O gün de kuyruktan eli boş döndüğüm sayısız günden biriydi. Benden bir iki yaş büyük olan Sidikli Aysel’i yolda sıkıştırdım. Eli kolu sanayağından görülmüyordu. Öncelikle gasp etmeyi düşündüm ama olay duyulursa annemin beni terlik marifetiyle parça pinçik edeceğini hatırlayıp vazgeçtim. Sonralıkla, tatlı dilimin de yardımıyla kendisine rica edip onları bana vermesi konusunda kendisini ikna etmek akıllıca geldiydi fakat bu da yemeyecek gibi görünüyordu. Hayvan epeyce terliydi zira.

Ben de tilki hayvanı şeklinde bir kurnazlıkla, hem Sidikli Aysel’i ürkütmeden, hem de anneme duyurmadan sanayağlarına kavuşabileceğim bir planın hesaplarını yapmaya başladım. Lakin ben kimdim, kurnazlık kimdi? Heyhat bunu ilerleyen vakitlerde çok iyi anlayacaktım.

Usulca yanaştım kıza. “Kız Aysel, dedim. Bu Hoptirik Ömer Amca’nın oğlu, Zottirik Kadir var ya, senden çok hoşlaşıyomuş, şimdi de okulun bahçesinde seni bekliyomuş. Benden haber göndertti.” deyiverdim. Kızın sarıdan bozma yeşile çalan sümükleri neredeyse ağzının içine girmek üzereydi ki diliyle bir hüüp yapıverdi. Ağzının şapırdatarak “Yapma be!” dedi. Üzerime doğru kusma sayın okur. Tamam ben de istemezdim bu uzun hikayenin üzerine sana bu şekilde bir tablo çizmeyi. Neylersin ki gerçekler bazen acı olduğu gibi; bazen de böyle iyrenç olabilirdir.

Neyse efenim, bizimki bir heyecanla okul yoluna doğru sapmaya hazırlanırken, bendeniz tilki kardeş, şen sesimle “Ya canım, o elindekilerle mi gideceksin çocuun yanına. Sen onları bana sat, sonra tekrar kuyruğa girip alırsın nasılsa.” dedim. Birden bire, az önce büyük bir iştahla sümüklerini yiyen o şapşal insan gitti ve yerine nasa uzay üssünde baş astronot olan ameerikalı siyahi bir zeka küpü geldi. Öyle de çark etti hatun. “Yaaa, verim de sonra bulamayım de mi sanayağı? Sona da annem bana baarsın? Pışşşıık…” dedi.

Pışşşığına turp sıktığımın karısı, seninki sana bağıracak sadece, benimse kuyruklardaki karanlık ve de başarısız geçmişim yine yüzüme vurulacak. Dört yaşında okumayı sökmüş bir insan yavrusunun, nasıl olup da iki parça k.çı kırık yağı alıp eve gelemediği aile toplantımızın ana gündem maddesini oluşturacak tekrar ve tekrar. Parmak kadar bebelerin maskarası olacam. O ne olacak peki?

Evet değerli okur kitlesim, bunun üzerine bu hem sidikli, hem oldukça sümüklü Aysel’in, Kadir’i bulamayınca olanları mahallemizin kadrolu dedikoducusu olan annesine anlattığını, onun da gelip olayı ballandıra ballandıra sevgili anneciğime aktardığını, annemin de bir köşeye sinmiş olacakları beklemekte olan bana, uzun menzilli terliklerinin ikisini birlikte fırlattığını, “Senin bu afacanlığından illallah be çocuk! Yeter artık, mahallenin bütün çocuklarını hırpaladığın yetmiyormuş gibi bir de aklınca uyanıklık mı yapıyon?” benzeri roketatarlarını hedefe kilitleyip üzerime saldığını anlatmama gerek var mıdır bilmiyorum?

Neyse ki artık sanayağı ve bilumum margarin marketlerde dizim dizim dizilmiş bizi bekliyor. Üstelik zararlı mı faydalı mı tam emin değiliz. Ve ailem benim sayemde son derece sağlıklı kaldı. Değerimi bilsinler değil mi?

Haydin dostlar, talih kuşu her daim, hepimizin kafasına z.çsın inşallah…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bakmayın benim bu çağ dışı, anti teknolojik, ortaçağ zihniyetli hallerime sayın okuyan; bizim aile efradı pek bir meraklıdır gelişime, değişime… Yeni çıkan teknolocik zımbırtılardan mutlaka bir tane edinirler. Her türlü yazılımı daha yazılmadan çözerler. Bir de bu sosyal paylaşım sitelerine mutlaka üye olurlar.

Sevgili kardeşlerim ve onların sevgili eşleri birbirlerini en fazla fıysbokta görür, görüşürler. Oralarda sofralar kurar, hediyeleşirler. Koca kişisi ormantik faaliyetlerinin büyük kısmını yine bu sitelerde gerçekleştirir. Bebelerim, buralarda fink atar gece-gündüz.

Hal böyle olunca da; bunca zaman direnişin en şiddetlisini gösteren, “Bana ne len, fıysbokta ne işim var benim be?” diye çemkirip duran İncegül gişisinin de direncinin kırılması, pes etmesi, “Tamam len, nalet getsin, uğraşamayacam sizinle, açacam bir hesap.” dememesi beklenemezdi elbette, diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz dostlar.

Evet, artık fıysbokta bir İncegül var. Ama bir sorun bakalım niye var?

1- Tatlı ikizlerimin yüzünü ancak orada görebiliyorum. En güzel fotolarla arz-ı endam ediyorlar.

2- Delikanlı oğlumun ilişkili mi işkilli mi olduğunu, gelin kızlarımın neye benzediğini, yavrucuğumun kimlerle ahbaplık ettiğini öğreniyorum.

3- Küçük oğlumun, konuşma, yazışma stilinden karakter gelişim analizini yapıyorum. Gayet düzgün, bilinçli bir evlat mı yetiştiriyorum; yoksa anası gibi pisikosomatiknevrotik bir velet olma yolunda mı ilerliyor onu görüyorum.

4- Kardeşlerimin ne halde olduklarını, ne halt karıştırdıklarını, neleri beğenip neleri paylaşmayı sevdiklerini biliyorum.

5- Epeydir görüşmediğim arkadaşlarımın hal ve gidişlerinden haberdar oluyorum.

6- Son olarak ve en önemlisi; koca kişisinin romantik videolarını, bunlarla kimlerin ilgili olduğunu, urus, cinli, capon, alaman ve bilumum ırktan avratlarla arkadaş olmasının nedenini, niçinini araştırıyor, bu arkadaşlığın hangi boyutlara ulaşabileceğini soruşturuyor, açığını yakalarsam çok fena oyma potansiyelinde olduğumun her an kendisi tarafından hissedilmesini sağlıyorum. Yazdığım notlarla, yorumlarla, “Nefesim ensende herif. Bi b.klar yersen, kendine girecek delik ara.” göz dağının dibine vuruyorum.

Nadir girebilsem de; yine buradaki aynı ismimle fıysboktayım artık. Ola ki arkadaşım! olmak istediniz. Öncelikle ön elemeyi geçmeniz lazım. Bunun için, iki boy, iki de portre fotonuzu, nüfus suretinizi ve ikametgah ilmuhaberinizi tarafıma iletiyorsunuz. Bu aşamadan sonra yarı finalde “Yeteneğine Kurban Türkiye” formatında bir yarışma yapılacaktır. Oldukça zorlu ve bir o kadar çetin geçecek bir platform hazırlanacak size. Diyelim burada hünerlerinizi sergilediniz ve bunu da başarıyla atlattınız. İşte finale kaldınız. Final etabında size İncegül yazılarının içeriği ile ilgili sorulardan oluşan birer test kitapçığı dağıtılacak. Bu sınavı da başarıyla geçerseniz fıysta görüşürüz.

Arkadaşım olmaya hak kazananlar için; “İncegül ilen Fıysta” el kitabı da aşağıda sunulmuştur.

1- Bilgisayar oyunlarını oldum olası sevmem. Zaten buna ayıracak bir dakika bile boş vaktim yokken; yok ürün yetiştireyim, bir de onu toplayayım, aman da akvaryumumu süsleyeyim, gibi boş işlerle uğraşamam. Bana bunlarla geleni fena yaparım.

2- Çiftliği için çivi, çekiç, kalas ihtiyaçlarını benden gidermeye çalışana çok pis yan bakarım.

3- Akvaryumuna balık talebinde bulunanları kötü rencide ederim. Gelin bana, levrek buğulama, fırında çipura, hamsi tava, somon ızgara pişireyim size. Sazanlığın lüzumu yok. (Brother kişileri, özellikle size söylüyorum.)

4- Sanaldan gül, çiçek, börtü-böcük göndermeyin. Gönderecekseniz tek taş, olmadı beş taş, yetmezse tam takım yedi taş gönderin. (Koca kişisi bunu da sana söylüyorum, yine sen anla.)

5- Etkinlik davetlerinize katılamam. (Tabii ki Çırağan’da neyin kokteyil verip beni de şeref misafiri yaparsanız o başka.) Aksi takdirde refüze ederim.

6- Mini etek giyip bacağına hırka örtenler, sevinçten havaya ateş ederken kendini topuğundan vuranlar, düğün günü gelini salonda unutanlar… gibi gruplara üyelik isteğiyle geleni istediğine isteyeceğine pişman ederim.

7-Son olarak, fıysın olmazsa olmazı rakı sofralarına çağırıp bana sarhoş muamelesi yapanı çizerim, hele dürtmeye kalkanı oyarım.

Haydin dostlar; sosyalleşelim, güzelleşelim…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]


Karşımda kocaman bir siyah bazen, hiçliğimi çokluğa kattım. Oysa bir sarı gülümsemeli, belki mor hüzünlenmeli, ille de kırmızı yansımalıydım

Bilsem de derinlerin vurgununu, maviye bağladım gönlümü, yollarımı düşlere saldım. Hercai gemiler uzaklaşırken kıyılarıma bir bir, ben lacivertlerin en koyusundaydım. Lal renkli yaşamaklardan yudumladım ömrümü an be an. Ve en sonunda nefessiz daldım.

Tozu dumana katan yolculuklarda, her limandan bir parça demir aldım. Yankılarımı duymuyordu o leyla, yine de dilimde vaveyla, yüreğimi salıp sulara, fısıltılar haykırdım.

Martılar uçurdum göklere kanatlarında türküler… Belki de öyle sandım. İçim dalgalara köpüklenirken saklı kuytularda, aslında çaresiz bir karabataktım. Ki dem be dem daha çok daldım.

Penceremden bulutlar geçiyordu saf saf… Kah açıldım kah kapandım. Yağmurun ne çoktu taneleri, sayılmıyordu küçücük ellerle. Bense buğuya çizilebildiğim kadardım

Zerre oldum toprakta bazen. Katre katre sürgün verdim yeşile, umuda açtım. Dünya uzaklaştı evrenimden an an, vefalı bir yıldıza sevdalandı eyvah! Ben, yine bana kaçtım.

Sahipsiz sokaklarda inadına lambalar yanıyordu. Ki zifiri karanlık, kör bir yaşamayı kucakladım. Kim bilir belki diğer elimi bulsam, bir kuytuda rastlasam sarhoş yanıma ya da; daha hızlı koşacaktım.

Bazen bir güvercin düştü kanadıma, ürkek ve beyaz... Hani neredeyse uçacaktım. Oysa özgürse de ruh, sürgündü beden nefese. Umar yoktu ki başka; kahkahalarla ağlayacaktım.

Ömrümün en yükseğinde bilmem hangi bahar, çiçekli bir çatıya çıktım. Güneş derdini döktü yanan ellerime. Karlar yağdı gözlerime tutam tutam, eritip suya kandım.

Kalemimin beşiği hazır değildi daha, söz söz içime aktım. Ah dostlar bir bilseniz ne çok şiir doğdu ellerime. Sıktım kana kesmiş avuçlarımı kalan bütün gücümle.

Yazabilsem... Yazacaktım!..


Öykü Atölyesi'ne sevgilerimle...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Hep istemişimdir bir kızım olsun pek sevgili okur. Onu prensesler gibi yetiştireyim. İncecik, nahif, kibar sesiyle "Anneciğim, evcilik oynayalım mı?" diye sorsun. Pembe elbisesine süt döküldüğünde, "Aman Allah'ım üzerim leke oldu. Hemen değiştirelim canım annem." desin. Birlikte alışveriş yapalım. Süslenip püslenelim. Hatta Hülya Kavşar klibi misali bir örnek giyinelim.

Heyhat! Rabbim bana iki tane oğul bağışladı. Nankörlük edecek değilim elbette. Lakin takdir edersiniz ki; erkek çocukların dünyası bir başka ilginçtir. Televizyonda, bilgisayarda, pleysteyşında, hatta normal oynarken bile ağızlarından "dışın dıkış" yapmalar. Birbirlerine çorap koklatmalar, geyirme ve hatta osurma yarışmaları gibi tiksinç etkinlikler... Pislik, dağınıklık, sergüzeştlik, vurdumduymazlık... Ve daha neler neler... Yine de bunlara alışılabilir. Normal bir erkeğin yapısı gereği biraz böyle olması hoş bile karşılanabilir.

Ve fekat günün birinde küçük oğlunuz size gelip "Anne ben Sura'yla evlenecem!" derse, sizin de her klasik Türk annesi gibi "Hööö?.. Vışşş!.. Hönkkk!.." şekli hayret nidalarıyla kendinizden geçmeniz kaçınılmaz olur elbette. İlk şoku atlatıp biraz kendinize geldiğinizde, klasik Türk kaynanası diyaloglarıyla çocuğunuzu bundan vazgeçirmeye çalışırsınız. Çalışmaz mısınız?

-Canım oğlum sen daha on yaşındasın. Ne evlenmesi?
-Ama anne bir görsen, sen de beğenirsin. Tam senin sevdiğin tipte.
-(Ya sabır) İyi de oğlum, okulun ne olacak? Bırakacak mısın?
-Hahahaha... Ay anne alemsin, niye bırakiim ki okulu. Hem biliyon mu; Sura şeytanın tohumlarını taşıyo. O yüzden çok zengin olcaz.
-(Töbe bismillah... Allaam sen affet) Le oolum manyadın mı sen? Hem ben o şeytan toomlarına torunum deyip bağrıma basamam. Bunu böylece bilesin.
-Anne ya, ya da evlenmiim ben. Bu şimdi ikide bir mesaj atacak "Aşkım beni kassana, sevgilim skillerimi geliştirsene." Uğraşamam ya.
-(Anlamış gibi davranmalı. Yola gelecek. Zamane kızları işte...) Tabii oolum. Nereye kadar kasacan hatunu? Hem bu skilleri geliştirmek de zor iş.(Allaam, neler söylüyorum ben böyle.)Bekarlık sultanlık, boşver oğlum sen.
-Ama anne, sen hiç kendi donunu yıkayan sultan gördün mü?
-(O hatuna toomlarını bırakan şeytan diyorki; çak iki tane ağzının ortasına, görsün don yıkamayı sıpa.) Oğlum senin henüz b.ktan yeni çıkmış donlarını ben yıkıyorum zaten. Üstelik o Sura mıdır nedir, ne biliyon donlarını yıkayacak?
-Ya anne, zaten bişey yıkamaz bunlar. Anca "Kas beni, geliştir beni, gel savaşalım..."
-(Akla mukayyet incegül, kendine hakim... Ne diyordu okuduğun kitaplar? Bebe yetiştirirkene, sabır en büyük anahtarın olacak. Sana her kapıyı açacak. Sabrın tükenip canın veleti alıp o duvardan bu duvara çarpmak isterse, içinden ona kadar sayman gerekiyordu hani. Unuttun mu?) Evet lan, unuttum işte, unuttuuum...
-Anne niye baarıyon ya? Neyi unuttun?
-Bana bak sıpa, parmak kadar boyuna bakmadan evlenecem diye tutturuyon, valla beni unut o zaman. Ne istemeye giderim, ne de düğününe gelirim. (Süt olayını karıştırsam mı nen? Yok ya, daa küçük bu. Öteki olsa neyse...)
-Ne düünü anne ya... Sen de amma cahilsin he. Oyun bu oyun...

Bu olağanüstü görüşmenin üzerine bin şükür edilir, oğlanın ensesine şaplak indirilir, etleri mıncırılır, burnuna barnak sokulur... (bkz. abisi üzerinde oldukça başarılı olmuş bir çocuk yetiştirme yöntemidir.) Tabii ki o gerzek oyun bilgisayardan kaldırılır ve hiç değilse gelinlerin normal insanlardan seçilmesi hususunda umut edilmeye başlanır.

Haydin görüşür, konuşuk ederiz yine.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Dün akşam bir yandan soğan doğrayıp bir yandan hayatın anlamını düşünüyordum sayın okuyan. Sanmayın ki gözlerimden oluk oluk akan yaşların tuzu, duygusal bir tat bırakıyordu çatlamış dudaklarımda. Tamamen soğanın itliğinden. Lem bir soğan kişisi bu kadar mı acı olurdu be?.. Yine de iyi mi geldi bu soğansal ağlamaklar? Biraz açıldım mı ne?

Zaten uzunca bir zamandan beri üzerimde bir mallık, bir boşvermişlik, bir bana ne kardeşimcilik, bir ben yaptım olduculuk, bir dünya yansın benim samanlarım sağlam dursunculuk ki sormayın gitsin. Sütaşkıyla yanıp tutuşan, hatta üzerime üzerime uçuşan ineklerin altında kalsam sesim çıkmayacak yahu!..

Bitter Düldül’e vermiş (gönlünü). Düldül Nihale’ye takmış (yüzüğü). Umrum değil inanabiliyor musunuz?

Hiçbir şey yapasım gelmiyor, iki satır yazasım olmuyor. Bilen biliyor artık; “depresyon” kelimesi hermime uğramaz benim. Lakin bu ne menem bir durumdur, bu nasıl bir halet-i ruhiyedir çözebilemedim a dostlar. Çözebilen olursa da takdir ederim, en derin saygılarımı sunar, taltif ederim. Hatta ellerinden öperim.

Tahminimce, yoğun çalışan amele güruhunun, hele ki camış kıvamında pasaklı iki evlat sahibiyse, tıpkı ben deniz gibi, işi gücü bitmez sayın okur. “Akşam evde şööyle uzatıp toynaklarımı bi rahat edeyim, aman da alayım elime sıcak bi drink, uzun kış gecelerinin tadını çıkarayım” ve veya benzeri ulaşılmaz hayaller kurmaksa, bahsi geçen kitlenin olmazsa olmaz fantezisidir.

Koşturmaktan şişmiş ayaklarını, sabahın körü kalkmaktan siyaha çalan göz altlarını, kaldırıp kondurmaktan kasılmış sırtını ancak uyumak için sıcacık yatağına uzandığında dinlendirebilecektir. Yine de “belki” diye umutlanır garip. Ne de olsa umut fakirin suşisidir, “ye Ahman Bey ye”sidir.

Durum böyleyken ve ben bu güruhun en önde giden temsilcilerinden biri iken, nasıl olur da böyle tembelleşebilirim? Nasıl olur da önümde gün gün büyüyen çamaşır yığınına, makineye yerleşmeyi bekleyen kokuşmuş tabaklara, ortalığa atılmış donlara, üzerine nameler yazılabilecek kıvama gelmiş mobilyalara, koltuk minderlerinin altına birikmiş çerez kabuklarına öyle bön bön bakmakla yetinebilirim.

Her defasında başa dönmek nasıl bir şeydir? Bu kısırı döngü hiç mi bitmeyecektir? Her hafta sonu krem şanti dök yala kıvamına getirilen bir ev kısmı, birkaç gün içinde bu hale nasıl gelebilir?

O halde bu telaşın anlamı nedir? Şairin dediği gibi “Yaşamak değil de bu telaşlar öldürecek midir bizi?” Telaştan ölmemek için midir bütün bunlar? “O halde dur artık! Dur da soluklan!..” mı demektedir içimde bir yerler? Bundan mıdır bu el çekiş? Bundan mıdır her şeyi bir kenara itiş?

Peki ya nereye kadardır bu kendini dinleyiş?

Ve lakin, buna rağmen, namütenai, bizatihi, filhakika, bilmukabele… ve bilumum hayret nidaları içinde söylüyorum ki; kitaplığımda sırasını bekleyen, asla vakit bulup okunmaya başlanamayan, başlansa da bir şekilde yarım bırakılan onlarca kitap varken; bir dünya yeni kitap siparişi vermiş olmam da nasıl bir manyak ruh halinin neticesidir, bunu anlayabilene “İlahi Komedya” hediye edecem. Söz!..

Haydin dostlar, şimdilik bana müsaade. Hakikaten sıkı bir akşam temizliği yapmalıyım. Kalın sağlıcakla…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Hayaller kurduk biz eskiden. Zehir zemberek gecelerde, içimizi sıcacık eden düşler gördük. Kimimiz kavuştu ereğine, kimimiz baktık öylece geriden. Ama hepimiz yaşadık önümüze sunulanı isteyerek veya istemeden.

Umut ettik her yeni gelenden. Umudu besledik her yıl yeniden ve yeniden.

Sonra baktık ardımıza, binlerce çürütülmüş yıl eskisi... İsli, puslu, küf kokulu, hatta yaşanmadan tüketilen...

Hep yarına saklamışken yaşanacakları, hep geleni beklemişken bir dolu hayat için... Anladık ki bitmiş heybemizdeki servet. Ah o zaman yok mu; artırmaya çalışırken eksilen...

Oysa biz bilseydik gün gün dökülecek parmaklarımızın arasından sular... Ah bir düşünseydik, kuruyacak gün gelecek o tükenmez sandığımız pınar... Olabildi mi bunca vakit bir anlayabilen?

Bir Haziran ikindisine teslim edip gülüşünü, bölüşmek simidini o yaralı martıyla... Bir serseri Mayıs akşamı, çapkın uçuşan eteklerini seyretmek memleketin... Ya da kavruk bir Temmuz öğleninde, serinlemek karşı yakadan gelen dost bir vapurun selamıyla...

Görebilmekti aslolan; görmedik...
Gidebilmekti uzak yolculuklara korkmadan; gitmedik...
Yaşamaktı erek oysa; yaşamadık...

Hele sorun şimdi dostlar; var mıdır geçip gidenleri geri döndürebilen?

Yeni gelenin, umut edilen yarınlar değil, mutlu kılınan bugünler yaşatması dileğiyle... Nice uzun senelere...