[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Kosla reklamlarında, kıkırdayarak milletin üzerine çay, kahve döken, koca sesli hatuna sinir oluyorum. “Gitti güzelim t-shirt, daha da yeni aldıydım” şeklinde, eblehçe bir tepki veren hanımefendi var ya, ona da sinir oluyorum. Çayı alıp, kafasından aşağıya dokmemesine sinir oluyorum. Bir de o Kosla’cı hatunun pişkin pişkin, “ay verin bana, bak nasıl temizliyorum” şeklindeki söylemine sinir oluyorum.

Haydi hepsini geçtim de, sonuçta, “ anaaaa yeni gibi oldu len” diye, hep beraber sevindirik olmalarına sinir oluyorum.

Sillit Benk reklamlarına çıkan hatunun, dolabındaki envai çeşit temizlik maddesine karşılık, evini b.k götürüyor olmasına sinir oluyorum. O, caanım ocağın, spatulayla kazınsa çıkmayacak hale gelene kadar silinmemesine sinir oluyorum.

Hele o banyodaki bataryaların, Pamukkale’deki travertenlere taş çıkartan görüntüsünün, bu hatunu, reklamın yapılacağı güne kadar hiç rahatsız etmemiş olmasına nasıl sinir oluyorum.

Deterjan reklamlarında, full makyaj ve şıkşıkıdım halleriyle temizlik yapan ve de saçının bir teli bile uçuş uçuş olmamış hatunlara sinir oluyorum. Bu hatunların, ev o hale gelene kadar beklemiş olmanın utancıyla, ezik büzük olmaları gerekirken, mutlu mesut sırıtmalarına sinir oluyorum.

En çok ta, bu hatunları, üç tane çanağı, bulaşık makinesine yerleştirdi, elinde bir bezle, iki bale hareketi yaptı diye “aman da benim akıllı, becerikli, yeteneklilik abidesi, müstesna karıcım” şeklinde şapır şupur öpen adamlara sinir oluyorum.

Saçlarını bi kere şampuanlayıp, dünya güzeline dönen hatunlara sinir oluyorum. Saatlerce saç bakımı yaptırıp, sonra yoldura yoldura fön çektirip, kafada alüminyum folyoyla, hilkat garibesi gibi saf saf oturan zavallıcıklara, “ahanda budur, bi şampuan her bi şeyi hallediverir” diye nispet yapmalarına sinir oluyorum.

Bir heves, bu şampuanlardan alıp, eve gelip, kafayı kazıya kazıya yıkayan ve “niye benim saçım da öyle olmadı” diye hayıflananlara da sinir oluyorum. He bir de, sırf saçları parlıyor diye, bütün işini gücünü bırakıp, bu kızların peşine düşen, ya da ağzı açık ayran budalası şeklinde bakış atan o adamlar var ya, onlara acayip sinir oluyorum.

Bir de en fazla, Pepsi Max reklamlarında, kola içenlerle öpüşen hatuna sinir oluyorum. Hayır, her kola içenle öpüşecekse, işi zor. Allah yardımcısı olsun. Kola içen adam, kız bunu öptü diye, mayışıyor, çok pardon yavşıyor ya, ona daha da sinir oluyorum.

Bir de bu koladan içtiğimde, bu hissi yaşama ihtimali bile beni sinir etmeye yetiyor. Bir hatun kişi olarak, almışsın kolanı, selülit olma ihtimalini bile hiçe saymışsın, kalorisini malorisini boş vermişsin, içindeki asidin, midene vereceği zararı önemsememişsin, içiyorsun serin serin. O sırada, iğrenç bir şekilde, bir kadın tarafından öpülüyorsun. İşte bu düşünceye kafası basmayan reklamcılara da sinir oluyorum.

Haydi günlük ben şimdi bu kadar sinirlenmişken, gidip bıııırrrrrr kola içeyim, sahile oturup, Koslacı hatunu bekleyeyim.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Günlükçüm, dün sabah postacı gelip evrakları kutuya bırakırken, çok hislendim ben ya.

Postacılar artık mektup getirmez oldu. Mektuptan vazgeçtim, bir kartpostal olsa. Bayramlarda bayramım olsa.

Postacılar, kredi kartı extreleri, trafik cezaları ve faturalar getiriyor artık. Postacı geliyor, selam bile vermiyor. Herkes ona bakıp, merak ta etmiyor. Başına gelecekleri biliyor. Postacının getirdiklerini kimse sevmiyor. Eskiden yollarını gözlediğimiz postacıları da, artık kimsecikler beklemiyor.

Mahalle bekçileri vardı eskilerde. Düdüklerini öttürür, gecelerimizin güvencesi olurlardı. Ne kadar karizmatik yürürlerdi. Gururla. Korkmayın, endişe etmeyin. Ben varım. Ben sizi korurum der gibi. Şimdi ne yapıyorlar acaba.

Bakkallarımız vardı bizim. Onlar teker teker kapattılar o minicik sevgi dolu dükkanlarını. Koca koca marketler aldı yerlerini. Hipermarketin onlarca çeşidine rağmen, tek çeşit peyniri vardı onların. Ama, o bir kalıp peynirin yanında, tatlı bir gülümseme ve sıcak ekmek eşliğinde, sıcacık bir sohbetti bakkalımızın farkı. Raftan alıp sepete attığımız bir dünya ithal zımbırtı, bakkal amcanın sevgiyle uzattığı gofretin yerini tutabilir mi bilmiyorum.

Hani saçlarının bembeyazlığına inat, rengarenk şeker macun satan Şeker Amcalar neredeler? Etrafına toplaşan yavruların her biriyle ayrı ayrı konuşup, yanaklarını, saçlarını okşayan, o güler yüzlü ihtiyar adamlar. Onlar da bir bir kaybolup gittiler.

Yoğurtçuların çıngırak seslerini duymayalı ne kadar oldu hatırlamıyorum. Akşam sofralarımıza katık etmeyeli o tazecik yoğurttan, kaç akşam geçip gitti ömrümden.

Ya hallaççılar? Yatağımızı yorganımızı dökerdik önlerine. O yünlerin arasında yuvarlanırdık çocuk aklımızla. Sonra, anneler sinirleniverirdi de, bak şimdi sopasıyla dövecek sizi amca, diye tehdit ederdi. Ama, onlar hep gülümserdi.

Sakalar vardı bir de. Bugünkü sucuların, fi tarihi versiyonu. Onların kamyonetleri, minibüsleri yoktu. Onun yerine, kocaman, güzel gözlü merkepleri, ya da ahı gitmiş vahı kalmış beygirleriyle dolaşır, hayvanın iki yanına asılı, tahta kasalardan su dağıtırlardı.

Destancıları unuttum mu sandın? Yanık yanık okuyarak geçerlerdi sokağımızdan. Ellerindeki basılı destanları satarlardı.

Hatta bir gün hiç unutmam, bu destancı gelmiş, herkesler almış eline, okuyor.

Şimdi ben, çocukken, tam bir okuma manyağı olduğumdan, yerde kağıt bulsam okurdum. Bunu alamadım ya, çok içerledim. Anneme sordum: “Nereden almış bunlar, bu şiir kitabını” diye. “Banane, ben de alıcam, para verir misin” şeklinde de tutturdum.

Gözümün bebeği, şakacı kişilik N.Sultan da: “Aman kızım nerden olacak, bakkaldan almışlar. Destan bu. İbret Destanı.” diye aydınlattı sağolsun biricik kızını. Bir de Elli kuruşluk verdi elime.

Ben koştura koştura bakkal amcaya gittim. “Bana bir tane destan verir misin” dedim kibarca. O da bana: “Ne destanı kızım, evladım?” diye sordu şaşkın bir ifadeyle. Ben de: “Ne destanı olacak amca ya, İbret Destanı” deyiverdim bütün salaklığımla.

Bakkal amcanın yüzüme öyle bir bakışı vardı ki, hala gözümün önünden gitmez. Yaklaşık otuz sene evvelinden bahsediyorum. Zeki!!! bir yavru olduğum için, o bakıştan sonra uyandım tabii ben.

Neyse işte günlükçüm, benim Maxi yavrusun, meslek seçimi arefesinde olduğu şu günlerde, eskileri birazcık yad etmiş olduk. Acaba benim yavru da, destancı mı olsa? Doktor olmaya niyeti yok nasıl olsa. Ben alırım buna toptan destanları, sokaklarda bağırır artıkın.. Destancı geldi hanımlar beyler. İbret Destaanııı!!!

Haydi günlükçüm, güzel hafta sonların olsun...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bu aralar, gelip gidişken, hayli akışkan ve de sıcaktan yapış yapışkan bir halet-i ruhiye içindeyim. Hayatla mücadele halinde, debelenip duruyorum.

İnsan vücudu, bu kadar ter üretebilir mi şeklinde hayretler içerisinde uyanıyorum her sabah. Bu sıvı arıtılıp, damıtılsa, tuzundan arındırılsa, kullanılabilir mi acep? Valla, sırf benden çıkan, İstanbul’a yeter de artar bile.

Şimdi havuz başında, şezlonga uzanmış, şemsiye altında, buuzzzz gibi drinkimi alsaydım. Olmadı deniz kenarında ufka bakıp bakıp hayallere dalsaydım. Belki de yaylaların serin rüzgarında saçlarımı savursaydım.

Ama heyhat, hayat acımasız. Evraklar arasına gömdüğüm kafamı, telefon görüşmesi yapmaktan kıpkırmızı olmuş kulaklarımı, amele yanığı olmuş kollarımı ve içindeki artık hangi sıvı sulandıysa bilemiyorum, lömbür lömbür olan beynimi alıp, bir tatile götüremedim ki.

Evi toparlamam lazım, masamı toparlamam lazım, işleri toparlamam lazım. Bunları yapabilmem için önce kafamı toparlamam lazım. Bıraktım, hepsi dağınık kalsın.

Üf ya, sıcaktan genleşmişim, yayılmışım, bedenim iki katına çıkmış gibi. Kafam olmuş bi dünya, minik bebeler gibi, bir sağa bir sola düşmekte. Zavallı bacaklarım, artık taşıyamıyorum seni der gibi, bir o yana bir bu yana yalpalamakta.

Midem de yemek olayını artık kabullenemiyor. Bisküvi, peynir, karpuz, üzüm ve domatesten başka bir şeyi sindirmemekte ısrar ediyor.

Tüm organlarım, isyan ediyor. Ruh halim ise, içler acısı. Bir gülüyorum, bir ağlıyorum. Karadeniz gibiyim bu ara. Bir hırçın dalgalı, fırtınalı. Bir sütliman, çarşaf gibi dümdüz. He bir de böyle dalıp gidiyorum boş boş. Ebleh ebleh bakıyorum bir noktaya. Hatta, İsmail YK’nın klibini seyrederken buldum kendimi geçen gün. Durum o kadar vahim yani. Nasıl kurtulunur ki bu halden?

Sen her zaman böyle hafif çatlaktın zaten, biraz artmış o kadar mı diyorsun günlük? Doğrudur, ne diyim.

Tatile çıkasım var benim ya. Bir geminin güvertesinde, martılara simit falan atasım var. Köpüklerin yüzüme her sıçrayışında, irkilip, serinleyesim var. Ayaklarım yandığı için parmak uçlarımda plajda dolaşasım, kızgın kumlardan serin sulara atlayasım var. Terlik giymeyi akıl edememişim ne yapalım. Belki ben Banu Ablama özendim ya. Allah allah.

Ya vazgeçtim, tatil matil istemiyorum ille de. Evimde oturayım biraz. Geç kalma korkusu olmadan, rahat rahat duşumu alayım. Keyifle, uzuuun uzuuun kahvaltımı edeyim. Yavruların koynuna girip, mıncıklaşa mıncıklaşa uyandırayım.

Ne bileyim, alayım soğuk soğuk bir şeyler elime. Sabahın körü, ne kadar abuk pempe dizi varsa seyredeyim. Sonra Seda aplaynan iki göbecik atayım. Magazin alemi ne durumdaymış, kim kiminle hangi rezilliğe karışmış öğreneyim. Asla yapmayacağım yemek tarifleri alayım. Kusana kadar temizlik yapayım.

Sonra konu komşuyu ziyaret edeyim. Arkadaşlarla bolca dedikodu yapayım. Çocukları alıp, havuza mavuza gideyim. Bak yine havuz dedim ya. Taktım ben bu havuza. Mini Efendi’nin kafası yarıldığından beri, havuz bize yasak. Durmuyor ki durduğu yerde iki dakika. Hipermanyak yavrum benim. Bari bu huyun çekmeseydi.

Sinirlendim yine günlükçüm. Bana müsaade. İşim çok, yapacak halim yok. Tepinip coşmak istiyorum, dizlerimde derman yok. Kafamı ayakta tutmakta zorlanıyorum, tutacak adam yok.

Gitmeden evvel şu aşağıdaki hikayeyi önce kendime, ardından çok sevgili MAYONEZime ve sonra da yine çok sevgili blog arkadaşlarıma hediye ediyorum. Buyrunuz, okuyunuz.

Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi.

Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı, 'Müsaade buyurursanız ben onu sustururum' dedi. Padişah da 'Lütfetmiş olursunuz' dedi.

Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı.

Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, 'Bu işteki hikmet nedir' diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: ''Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felâkete duçar olmayan kimse, huzurun kıymetini bilemez."

Günlükçüm, kaçtım ben canikom.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Günlükçüm, her akşam olduğu gibi, mutfağıma girmiş, ne yemek pişirsem diye kara kara düşünmeyi yeni bitirmiş, tamam şimdi buldum diye sevinç çığlıkları attıktan sonra, tencere ve içine girecek diğer malzemelerle haşrolmuş, neşe içinde yemek pişirmeye çalışırken, Mini mutfağa girdi.

Anneee, mistik domatesi gördün müydün sen?
Yok oğlum, ben bir tek bahçe domates biliyom. Onu da doğruyorum şimdi. (Allah allah bu da yeni çıktı herhal.)
Ya anne, kartlarım var ya benim. Bak bu işte. (Gösteriyor, hilkat garibesi, ne idüğü belirsiz bir yaratık.)
Heeeeee… (Hee ya he. Cahil anne. Sen elindeki bahçe domateslerini, bostan patlıcanlarının üzerine, ilkel bir şekilde konuşlandırmaya çalışırken, parmak kadar bebeler, mistik, rustik falan uçmuşlar billa.)
Anneee, benim destemde eksiklerim var. Kart almam lazım.
Oğlum, yarın tamamlarsın desteni, akşam akşam dellenme yine. (Bir de bu kartlarımız çıktı.)
Annee, bak şimdi.
He bakıyom.
Sen küçükken, böyle kız çizgi filmleri seyrediyodun dimi? Hani böyle sihirli, büyülü filan.
He seyrediyodum. (Bakalım sonu nereye varacak bu muhabbetin.)
Şimdi o karakterlerin kartları olsaydı…
Yoktu ki ama….
Mesela diyorum, olsaydı. Sen de onları biriktirseydin.
(Haydi hayırlısı bakalım.) Eeeeee?
Desten eksik kalsın ister miydin?
(Dur bi patlıcanlar da yumuşamaya başlamış.) İstemezdim herhalde ne biliyim..
İşte ben de istemem anne.
(Bu yavrunun ikna kabiliyetine bitiyorum. Beni bile kandırıyor yahu.) İyi tamam, ama çabuk gel.

Yemekten sonra dizilere takılayım dedim biraz. Malum, her kanalda Binikiyüzellişer tane dizi başladı. Anası babası ayrılmış minik bir yavrunun, ne yardan, ne serden geçemediği için döktüğü masum gözyaşlarına, normal bir anne olarak kayıtsız kalamadım.

Anne yaa, böyle aptal saptal şeylere ağlıyosun ya sen, sinirlerim bozuluyo. (Bil bakalım bu cümleyi sarf eden kimmiş?)
Oğlum, bugün ağlayasım var biraz. Ağlak bir moddayım anlayacağın. Yoksa film milm bahane.

Sıkıldım, bunaldım çok. Azıcık suya sabuna dokunmak lazım. Ben gidip buzdolabını temizleyeyim. Yarın pazardan aldığım mistik domates ve rustik patlıcanlarımı temiz temiz yerleştiririm.

Kakılmışın yan şubesi olarak, dilimde bir türkü, kaptırmış giderkene, heyecanlı bir sesle daldı mutfağa bizim fırlama.

Anne anneee, Pınar’la Genco burunlarını birleştirdiler he.
Hönk.. Töbe töbe. Minicim sen yatsana canikom artık. Ne var bunda. Arkadaş onlar. (Bu arada Pınar’la Genco da kim len?)
Anneee, zaten daha ileri gitselerdi, abimin gözlerini kapatmak zorunda kalacaktık.
Miniii sen acilen yatağına git, yat, uyu yavrum.
Anne, izin ver de, ben şunu bi döviyim. Anne be, nolursun be.
Maxicim lütfen yavrum. Uyma sen ona. Deliyle deli olma.
Anne ya, tutma beni, bi girişiyim şu abime.
Minii, en son seni tutmadığımda, yol ortasında tozunu almıştı abin. Hatırlatayım dedim ben.
Dimi anne.. o kadar da karate yapmıştı bu deli.
Abiiiii, bak bana deli deme, kötü olacak senin için.
(Allahım boyuna da bakmıyor ki. Buna deli cüreti denmez de ne denir?)
Anneee, biz çok komik aileyiz he.
Yok canım. Niyeymiş o? ( Çocuk tespit yapmış işte. Hem de doğru tespit.)
Ya baksana, sen buzdolabının kapağını siliyon, haldır haldır.
(He yani, en absürd eylemimiz bu diyorsun sen.) Hadi anneye bi öpücük ver de uyu bakalım tatlışım.

Tam kapıdan çıkıyorken döndü ve aynen şu cümleyi kurdu adam.

Anne, sen de işini çabuk bitir. Suyu fazla harcama, bak ışık ta boşa yanıyor. Küresel ısınmaya katkıda bulunuyosun. Dünya çöl olacak senin yüzünden. İyi geceler annecim.

İyi geceler Minicim, iyi geceler günlük, iyi geceler Küçük Cooo…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili günlük,

Bu aşağıdaki günlüğü bulduğumda, böyle bir fırlama kim olabilir diye düşündüm ve sonunda ZUZU olduğuna karar verdim. Anne babasından dolayı tabii ki de.

Ayıp, okumayalım mı? Allah allah.. Blog aleminde, herkes birbirinin günlüğünü okuyor günlükçüm. Ayakta uyuyorsun yani. Bakalım ne demiş bizim şirin ZUZUCUK...


1. gün


Böylesi kötü bir başlangıç beklemiyordum. Oha! hortumumu bile kesmişler!Meme diye, süt diye birşey varmış. Nerden nasıl bulunur bu ya?
Hayattan daha 1. günden soğutacaklar beni.


2. gün


Meme buldum ama, bundan süt gelmiyor. Emiyorum allah emiyorum, tıkyok. Süt başka yerde mi?
Neyse biraz daha emdim geldi. Fazla abanınca meme sahibi kişilik bağırdı.Ne bağrıyosun açım ben! Çoook.Yalnızım be günlük. Hayır bişi değil, içerdeyken de yalnızdım ama yediğim önümde yemediğim arkamdaydı en azından.bak yine aklıma geldi, hortumu bile kestiler yaa! Uykum geldi yine. zzzzz!


3. gün


Memeyi sevdim, bu dünyadaki tek dostlarım bu iki meme. iyi ki varsınız.


4. gün


Bugün bir sürü olaylar oldu, gürültü yaptılar, başka biryerlere gittik galiba.Memeden ayrılınca bağrıyorum geri geliyor. Sonra uyuyorum, uyanıyorum bir bakıyorum meme yok. Neyse ama tekrar bağrınca geri geliyor nasılsa. Zıçmak da zevkliymiş be, eskiden yapamıyordum.


5. gün


Bugün 15 kez kaka yaptım, rekorumu geliştirmeliyim.
Dikkat ettim de her yaptığımda temizliyorlar, bunu sevdim.Dikkatimi çeken bir noktada şu ki: Amma koca kafalıyım be arkadaş. Ağır mı ağır, tutamıyorum şerefsizim, pat o yana, pat bu yana.

Dikkat etseler bari de çatlatmasak daha ilk günden.


6. gün


Avucuma ne verseler hemen tutuyorum, tik gibi bir şey.
Maalesef fark ettiler, herkes parmağını veriyor avucuma. Mecburen tutuyorum.

Alemin maymunu oldum iyi mi?


7. gün


Bu arada ne çok uyuyorum ya arkadaş, atamadım şu yorgunluğu.
Daha çok süt içeyim en iyisi. Hayır içtikçe de yoruluyorum o da ayrı.Nerde o eski günler.. hortumdan geliyordu ne güzel. Şimdi em allah em.

Bak yine aklıma geldi, şerefsizler kesti hortumu yaa.


8. gün


Bugün solaryuma girdim. Sarılık mı ne ondanmış. yine uykum geldi. Uyuyunca daha iyi hissetim kendimi, daha çok süt içiyorum artık. kaka yapma işini de tam alt açma anına denk getiriyorum ki etraf pislensin, eziyet olsun. naapayım ama alt açıkken daha rahat roketleyebiliyorum.

Kaka yaparken başka birşey daha yapıyorum galiba, anlamaya çalışacağım bakalım.


9. gün


Çok fena hıçkırık tutuyor, geçsin diye nefesimi tutayım dedim onu da
beceremedim, neyse ki süt içince geçiyor. bu süt her derdedevaymış,
bugün bunu gördüm.


10. gün


Sütten başka birşeyler verdiler, var ya, yeter artık be, tam alışıyordum yine dayadılar başka birşey, hayret bişi ya,vitamin miymiş neymiş.Bu arada memelerin arasından dün gördüğüm lavuk, gündüzleri piyasada yok akşamları geliyor sadece, hadi bakalım hayırlısı.


11.gün


Al işte, başladı yine bir arıza. sütten sonra çok feci karnım ağrıyor, böyle gaz gibi bişi, eğilip bükülüyorum, binbir şekile giriyorum çıkaracağım diye. sırtımı falan sıvazlayın bari bekardeşim.


12. gün


Bütün gün gazdan kıvrandım arkadaş ya, bela oldu başıma,yaygarayı bastım ben de. Uyutmadım, diktim bunları da hazır asker.sonra bir saldım ki evlere şenlik, akabinde uyudum hemen gerisini hatırlamıyorum


13. gün


Annemin suratına zıçtım. tamam utandım biraz da insan bebeği tötünden öper mi yaa. Ayıp oldu di mi? naapıyım abi, neyse fazla kızmadı herhalde.


14. gün


Anneme kırmızı renkli birşeyler içiriyorlar, o zaman süt daha bi randımanlı oluyor sanki, böyle tadı da hoşuma gidiyor, şu memelerebir rating aleti taksalar da hangisini sevip hangisini sevmediğimisöyleyebilsem.
15. gün
Topuktan kan alıp duruyorlar, metin olayım çok ağlamayayım diyorum ama canım yandı be arkadaş, hayır ondan sonra da hemen süt verince sakinliyorum, kızgınlığım geçiyor, ağız tadıyla asabiyet yaptırmıyorlar.

Şu memelere karşı biraz daha dikbaşlı durabilsem.


16. gün


Şu memeleri çok sevdiğimi bir kez daha anladım, çok seviyorumonları, onlardan ayrılınca içimi bir huzursuzluk kaplıyor, eniyisi onlardan uzaklaştığım anda yaygarayı basayım ben.

Bugün benden biraz büyük biri geldi yanıma, sevme amaçlı olsa gerek birgeçirdi, başım dönüyo hala. sonradan öğrendim kuzenmiş, neyseyazdım kenara intikam alınacak.


17. gün


Etrafı daha net seçer oldum, ama el ve ayak koordinasyonu hala zayıf, memeyi kavrayabiliyorum ancak. bir de bu eller ve ayaklar bana mı ait tam olarak emin değilim, sallıyorum öyle, zevkli birşey. yüze ve gözlere dikkat etmem lazım ama, tırnaklar tehlikeli.

Diğer yandan annem bugün onları kesmeye çalıştı amahuysuzluk ettim, etmeseydim daha iyi olacaktı galiba, bak çizdiktam gözün altını yine.


18. gün


Elime torbalar taktılar, kafaya çarpınca artık acıtmıyor, yarabere de yapmıyor. sanırım onlar da beni seviyor, iyiliğimi düşünüyorlar.

Aslında hala çıktığım yeri özlüyorum, geri girmeimkanım olmaz mı acaba?


19.gun


Nihayet o adamın neden eve sadece akşamları geldiğini anladımmeğerse bana ve anneme bakmak için gündüz çalışıyormuş..Aferin gözüme girdi şimdi bak!..


20. gün


Tabii ya, annemin karnındayken de duyuyordum o adamın sesini sık sık.Ona da ilgi alaka gösterdim, bağırdığımda bazen o alıyor benikucağına. Meme vardır diye saldırdım ama vermedi. bir ara meme açıkken kıstırdım ama emme olayından bir randıman alabilmişdeğilim, meme yüzeyi bayağı bir farklı.

21. gün

Annemi sevdim. Şu akşamları gelen adama da baba deniyormuş.
Eh onu da sevdim. Herkes benimle ilgileniyor. Benimle konuşurken,
agu magu, abuk subuk bir şeyler söylüyorlar. Büyüklerin dili böyle herhalde.
Baba kişisi, pek matrakmış. Çok eğleniyorum onunla. Yine de memeleri daha
çok seviyorum.

Hortumu kesmeselerdi iyi olacaktı. Neyse, dışarıda olmak ta fena değilmiş.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]


-Annneciiiiim… (En son derece yalaka bir ses tonu, banyodan çıkmış, havlusuna sarınmış, tombik ve sevimli bir suratla, yemek yapmakta olan anneye çevrilmiş bir çift kara göz. Belli ki bir şey istenecek.)

- Hıııııı.. (En son derece bunalmış, yorulmuş, ocakbaşında yanmış bir anne. Belli ki izin verilmeyecek.)

- Örümcek Adam kostümümü giyiim miii?

- Yavrum çok sıcak, yanacaksın onunla.

- Kahramanlar yanmaz anne yaa….

- Tamam önce külodunu giy.

- Anne hiç Spaydır Men külot giyer mi?

- Niye ki? Spaydır Men donsuz mu dolaşıyo.

- Evet anne ya.. kostümün kendi donu var zaten. (Yoktur aslında öyle bir şey.)

Neyse kostüm giyildi. Ranzaların tepesine çıkılıp, zıplandı. Yerlerde, annenin ayağı altında, örümcek hareketleri yapıldı. Ki bunu anlatmayı başarabilir miyim bilemiyorum. Böyle bacakları olabildiğince açıp, el ve ayaklarla yürüme hareketi gibi bir şey.

Anne bu arada sofrayı hazırlamaya çalışmaktadır. Yavru, içeri dışarı annenin peşinde dolaşarak, hararetli bir şekilde anlatır.

- Şimdi akşam olmuş, ben işe gidiyorum. Odama girmişim, camdan atlamışım gizlice, kahramanlık yapmaya gitmişim. Sen de odaya girince, nerde bu çocuk yahu, falan diyceksin, şaşırıcaksın yani. Tamam mı anne?

- Oğlum sofra hazırlı.. (Bu arada, bizim Spaydır yavru, koşturup koltuğun arkasına saklanmıştır bile.)

Anne elinde tabak çanaklarla odaya girer. Bu esnada, her şeyden habersiz bir şekilde koltukta oturmakta olan babaya döner:

- Kocaaa, bizim Pitır Paykır’ı gördün mü? Allah allah nerede acebaaa?

-Pitır Paykır da ne be? ( Koca kişisi bi şoklamıştır gayet normal olarak.)

- Yahu var ya, hani şu Spaydır Men’in sümsük, pısırık hali. (Anne, babayı aydınlatmıştır aklınca.)

Koltuğun arkasından bir ses yükselir inceden:

- Anneeee.. ayıp oluyo ama.

- Sen sus. Donsuz kahraman. Rol benim değil mi? İstediğim gibi oynarım. Doğaçlama yapıyorum ben.

- Tamam anne ya.. gelmişim ben dışardan. Açıklamışım size de kimliğimi. (Çoktan koltuğun arkasından çıkmış, örümcek yürüyüşü ve zıplamalara dönmüş, artı olarak kapılara tırmanmaya başlamıştır bile.)

Zavallı baba, olanlara bir anlam yüklemeye çalışsa da, bunda pek muvaffak olamamış, bu nedenledir ki, kaderine razı olmuş, ne yapalım, bizim şansımıza da bunlar düştü demektedir içinden.

Yemekten sonra, bizim Örümcek, kendisine bir Doktor Ahtapot ve Kum Adam bulup, oyununa devam etmektedir. Bu ikisinin de aynı kişi olması ve de bu kişinin sevgili ağabeyi olması ve aynı zamanda, adamın, kendisinin iki misli olması, onu durdurabilir miydi. Asla.

Uçuyor, zıplıyor, abisine saldırıyor, zaman zaman canı yanıyor ama, yine de vazgeçmiyordu Donsuz Örümcek.

Sonunda o kadar yoruldu ki, halının üzerinde sızıverdi. Bir beş dakika sonra, yavaşça ve sessizce kostümü çıkarıldı annesi tarafından. Pijamaları giydirildi. Tombik yanaklarından öpüldü ve yakışıklı ağabeye seslenildi:

- Haydi bakalım Doktor Ahtapot, götür şu Örümcek Adamceyizi yatağına.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Gecenin sessizliğinde, saatin tik takları ne zaman rahatsız etmeye başlar seni?

Tik taklar mı yoksa geçen zaman mıdır uyutmayan?

Neşelendiğin şarkılar nasıl birdenbire yorgunluk vermeye başlar.

Okulda can ciğer olduğun arkadaşın, yıllar sonra karşılaştığında, yüzünde tebessümle bir selamı esirgerse, bu dostluk ne kadar geride kalmıştır?

Hayallerinin peşinden koşmak için, dizlerinde derman kalmadığını ilk ne zaman fark etmeye başlar insan?

Delikanlı çağlarındaki fotoğraflar, solup yıpranmaya başladığında, çocukluğun sana artık çok uzaklardan el salladığında, döktüğün gözyaşlarının bir faydası olur mu?

Yaşamın büyüsü, yerini gerçeklere bırakırken, neler alıp, neler verdiğini hesaplamaya ilk nerede başlar ve hesaplamaları ilk nerede bırakır insan?

Sürüklene sürüklene geldiğin yer, aslında varmak istediğin yer midir, yoksa yollar mı kapalıdır artık?

Hala uçtuğunu zannederken, yere çakıldığını fark edebilmek için, kanadına daha kaç darbe alman gerekir?

Saçındaki ilk beyazı gördüğünden beri kaç çizgi geçmiştir yüzünden, yıldızları saymayı bıraktığından beri kaç beyaz olmuştur saçında?

Acıları söküp atabilir misin, yüreğini söküp atmadan?

Ya acımadan, kanamadan büyüyebilir mi insan?

Her zaman mutluluğun doruğundayken gülünmez,bazen sırf hayata gıcıklık olsun diye uçurum kenarındayken bile gülümseyeceksin.

Sence de öyle değil mi günlükçüm?
Etiketler: 28 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]






Bu gün ben sana küsüm günlük. Ondandır ki, direkt arkadaşlarıma anlatıcam derdimi.

Arkadaşlarım, şimdi ben Elçinciğimi okuyordum. O da okuyan herkes sobedir, saklanmayan ebedir, demiş. Kısa lafın uzunu, fıkra yazma olayına giriyoruz hep birlikte. Yani baştan söyleyim, okuyanlar ebe olacak, paşa paşa fıkrasını yazacak. Ona göre okuyunuz.

Önce fıkramızı yazalım.

Temel derede yıkanırken, köyün çocukları hınzırlık yapıp, dere kenarında bıraktığı elbiselerini alıp kaçmışlar.Dereden çıkan Temel elbiselerini bulamayınca utancından elleriyle önünü kapayarak eve doğru koşmaya başlamış.
Uzaktan çırılçıplak, koşarak geldiğini gören babası seslenmiş:"Ula Temel, ula benim salak uşağım, yüzünü kapasana, oni kim taniyacak!!!”
_______________

Şimdi de hayatın içinden, küçük fıkramsılar. Aşağıda geçen, kişi ve kuruluşlar, inanılması güç olsa da, tamamen gerçek olup, ömrümün kalanında da sık sık beraber olacağım şahıslardır. Mizahı çok uzaklarda aramama gerek var mı? Yok kanımca.


Uzunca ve alevli bir tartışmadan sonra.

Kadın: Tamam ben üniversite mezunu bitirdim. O sorun değil… (Üniversiteden mezun olmak, ya da üniversite bitirmek manasına söylenmiş bir söz. Bir çeşit dil sürçmesi.)

Erkek: (Melun melun karısına dönerekten.) Üniversite mezunu bitirdin mi bilmiyorum da hayatım, bir tek lise mezunu bitirdin . O da benim.
_______________

Erkek: ben, askerde, haftada üç kere üniforma değiştirirdim. Her gün banyomu yapardım. Akşam beşten sonra sivilleri çekerdim, kimse gıkını çıkaramazdı. Sıkıyorsa bana bir tokat atsınlar bakalım. Mutfağa hiç girmedim. Patates soymak ta neymiş. Asla karavana yemedim. Hep özel yemek pişirirlerdi bana.

1.Kadın: (Hayran hayran bakaraktan) Ay ne güzel. Ne olarak yaptın ki askerliğini?

2.Kadın: Söylediklerine bakılırsa, Genel Kurmay Başkanı olarak.
_______________

Kadın: Yaa hamileyim galiba, geciktim bu ay. Ühü ühü ühü..

Dost Zannedilen Kadın: Yahu bu kadar üzülme. Bazı rahim kanserlerinde ve önemli kadın hastalıklarında da regl gecikmeleri olabiliyormuş. Hamile olmayabilirsin yani.

Kadın: Ooohaaaa…. Rica etsem, sen beni bir daha teselli etmesen.
_________________

1..Kadın: Nem var bugün biliyor musun?

2.Kadın: Nen var şekerim?

1.Kadın: Nem var diyorum, neeem..

2.Kadın: İyi ya işte. Nen var diyorum ben de. Allah allah ya.

1.Kadın: Ya bacım boşver, tamam. Yok bişeyim. Unut gitsin.
______________________

Kadın: (En anaç haliyle.) Ay annem, yazık sana.. bakayım sen sünnet mi olmuşsun.

Yeni Sünnet Olmuş Fırlama: Yok teyse göstermem yaa..

Kadın:( Israrla) Ay bakim oğlum ya, aç bakim pipini.

Yeni Sünnet Olmuş Fırlama: Ya teyse o kadar meraklıysan, aç Abdülrezzak Amcanınkine baksana yavvv.

Kadın ve Abrülrezzak Amca: Çüşşşşşş…..
_____________________

Haydi öpüldünüz canlarım. Güzel ve hep gülümseyeceğiniz bir hafta olsun dilerim.

Günlük sana öpücük yok tamam mı.
Etiketler: 29 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili günlük,

Anne olmak, çocuk doğurmak mıdır? Hani hep tartışılır ya. Doğuran mı, bakan mı, büyüten mi diye. Yüreğinde annelik duygusu olmayan, doğursa ne olur ki? Anne mi olur?

O zaman, minicik bebesini, buz gibi kış gecesinde, sokağa bırakan, anne midir? Sebebi her ne olursa olsun, bunu yapabilen kadın, her şeyden önce insan mıdır? Ya da yavrusunu başkaları büyütürken, kendisi evinde huzurla yayılan biri, anneliği hak ediyor mu? Daha da önemlisi, evladının aç olduğunu bilen bir anne, keyifle öğün yiyebilir mi? Hal böyleyse, o da anneyim diye iddia edebilir mi? Eder ya neyse.

Bu gün sana bir kadından söz etmek istiyorum günlükçüm. Tuttuğunu koparan, asıldığını yerle bir eden, sağlam, güçlü, becerikli, elinden bir uçanla, bir kaçan kurtulur, derler ya, öyle. Yaşı küçük, yüreği büyük bir kadın. Sen de tanırsın kendisini. Benim sonradan olma kız kardeşim.

Henüz bir çocuğu yok. Toplumun kabul ettiği anlamda bir anne değil yani. Ama, bana sorsan, bir çoklarından daha annedir. Çocuklarımızın en güzel ve en kötü günlerinde, hep en önde olandır o. Çocuklarla ilgili alengirli ne kadar iş varsa, hepsinde yardım istenen kadın.

O bir anne değil ama, çocuklar karne aldığında, ilk o meraklanır. O bir anne değil ama, derslerine çalış diye, en fazla o uyarır. O bir anne değil ama, OKS açıklandığında, ne yapmış bizim Camış diye, ilk o arayıp sorar. O bir anne değil ama, ameliyat olan yavrumun başucunda olan, anne şefkatiyle saçlarını okşayan, üşümüş diye üzerini örten de odur.

Çocuğunla ilgili sıkıştığında, güvendiğin tüm dağlara kar yağdığında, önce beyaz diyenler, sonra siyah dediğinde, seni alır bu hatun, çıkarır o zor durumdan. ( Unutacağımı sanıyorsan, çok yanılıyorsun. Öldüğüm gün aklımdan çıkar belki. )

He cadıdır. Car car konuşur. Asarım keserim, yıkarım dökerim diye atar tutar. Ama aslında öyle bir pamuk kalbi vardır ki. Aslında öyle kırılgan ve naiftir ki. Güzel, yeşil gözleri, bir anne gibi, her an ağlamaya hazırdır. Öyle de duygusaldır bu cadı.

İşte onun yüreği ana yüreğidir. Kendi belki bilmez, fark edemez. Analık böyle bir şeydir. Anlayabilemez. Ama, onun yüreği anadır. Elbet bir gün kendi bebelerine de analık yapacak. Ben eminim ki, çok güzel bir anne olacak.

İyi güzel hoş ta, bunlar, karı koca biraz asortikler. Yavruların, yeme saatiydi, alt açma saatiydi, yellenme saatiydi, hepsini planlarlar kanımca. Yavru, pisliğinin içinde kokar da, “haayıııır, daha saati diil” şekli yapıp, pişik ederler tosunumun totişini.

He bir de sevgi verme saati olur diye düşünüyorum. Mesela, ben gitmişim, yeğenimi sevecem. Bu ikisi konuşuyor: “ Abla, daha üç dakika, yirmi iki saniye var. Ecük bekleyiver pliiz” Saat geldi, seviyoruz yavruyu. “ Ay ablacım, başını sekiz kereden fazla okşamazsan sevinirim. Heh şimdi iki tam bir yarım şaplak atıver poposuna.”

Hayır, bunlara kalsa, beşiz yapacaklar zaten. Zavallı yavrucakları, kendi icatları olan yemleme makinesiyle besleyip, seri alt değiştirme sistemini uygulayacaklar. Nasıl oluyor dersen, kocası bir yandan bebeleri masaya atacak, bu hatun da, seri bir şekilde temizleyip yan tarafa bırakacak.

Emzirme olayını da kurayla halledeceklermiş. Kurada çıkan şanslı bebe!!! anne sütü alacak, diğerlerine Milupa Aptamil. Mamanın markası bile belli. Gece ağladıklarında, ikisi birden kalkıp, ağlayan bebelerle ilgileneceklermiş. Beşi birden ağlarsa ne yapacaklar bilemiyoruz. Onun için de kura çekerler herhalde.

Şimdi bunların beşizi olursa, ikisine kendileri bakar. Birini N. Sultan alır. Birini E. Sultan alır. Kız olanı da ben alırım. Böylece bakım işini organize etmiş oluruz. Büyüyünce de toplarlar civcivlerini etraflarına. Ne edicen. Yoksa telef edecekler yavrucakları.

Günlükçüm ben bu Gmemuzin kişisini çok seviyorum. Kocası olacak Bigbrother’ı da çok seviyorum. Onların bebeğini veya bebelerini de çok ama çok seveceğimi biliyorum. Tabii sevme saatinde.

Hadi bay bay canım.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Kalender meşrep kadınım ben günlük. Öyle büyük büyük isteklerim olmadı hayattan. Minicik mutluluklarla yetinmeyi bildim hep. Bazen minik yavrumun bana aldığı bir tokayla bulutlara uçtum. Bazen bir tek gülle yeniden aşık oldum. Öyle pahalı şeylere hiç meyletmedim ömrümde. Lükse, ihtişama hiç tamah etmedim. Çocukken bile, o çok pahalı istemem, diyebilen bir yavruydum. Hala da öyleyim.

İhtiyacım yoksa, bir ayakkabıya servet ödemem. Cep telefonunun sadece konuşturma özelliği olanı yeter bana. Sırf marka diye, kıyafete çuvalla para vermem. Parfümümün hoş kokması yeterlidir, çok pahalı olması gerekmez. Cimri miyim? Asla. Herkes böyle mi yapsın? O beni bağlamaz. Sadece, ben böyleyim.

Yurdumda bu kadar çok aç çocuk varken, analar bir kuru ekmekle yavrularını beslemeye çalışırken, hovardalık yapmaya hakkım olmadığını düşünüyorum. Ben, her ne kadar, bazı sonradan görmelerin, sırf evleniyorlar diye, havai fişeklerle milyarları havalara saçtığı, dünkü baldırı çıplakların, bu gün, bir gecede, beş memur maaşını harcadığı, bazı sanatçı müsveddelerinin sirtaki adı altında, milli servetimizi paramparça ettiği bir ülkede yaşıyorsam da, aynı zamanda, benim ülkemde, çürük marul toplayabilmek için canından olan kanatsız melekler var.

Paramızı hovardaca harcama hakkına sahip miyiz? Tamam, biz kazanıyoruz. Tamam, göbeğimiz çatlıyor. Elbette harcayacağız. Lakin, bir yerlerde, birileri sıkıntı çekiyor. Bir yerlerde, birileri aç uyuyorsa, nasıl duyarsız kalabiliriz. Yavrular, alsan da olur, almasan daha iyi olur, bir şey istediklerinde, iki kere düşünüyorum. Hakikaten, bazı çocuklar, süt içemezken, ben onu alsam, yüreğim acımaz mı?

Biz zaten, hiç bitmeyecekmiş gibi, harcadığımız, umarsızca yok ettiğimiz doğal kaynaklarımızın, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımızda bile, uyanamadık diyorsun değil mi günlük? Bas bas bağıranlara, anlatmaya çalışanlara inat. Hala musluklarımızdan su akıyor ya, hep akacak sanıyoruz. Hala etrafımızda ağaçlar var ya, ormanların yok olduğunun farkında değiliz. Yurdumun dört bir yanında ormanlar yandı. Ciğerlerimiz yandı.

Üstelik, har vurup harman savurduğumuz bu kaynaklar, bizim değil. Sonsuz zannettiğimiz her şeyin bir sonu var elbet. Ve bu sona doğru hızla yaklaşıyoruz gibi.

Benim Mini Efendi’ye geçen gün, “oğlum, paranı böyle savrukça harcama, birazını kumbarana at” dediğimde, bana ne cevap verdi biliyor musun? “Anne, olsun, nasılsa benim para kaynağım çok. Biterse yine alırım.” Ona anlattım. Anladı. Daha Yedi yaşında. Ama, anladı. Ayrıca, suyumuzu, elektriğimizi tasarruflu kullanmamız gerektiğini, sokaklara çöp atmanın, kötü bir şey olduğunu anlattım. Doğayı korumak, elimizdekileri dikkatli kullanmak konusunda, sohbet ettik. Anladı. Hem de daha Yedi yaşında.

Bunları niye yazdım ki ben şimdi? Kendimi rahatlatmak, içimi dökmek istedim belki. Hala foşur foşur halı yıkayanlar, elektriği boşa harcayanlar, mangal keyfi yaparken, söndürmeye erindiği ateşle, ormanı yakanlar var. Cep telefonları, resmen oyuncak olmuş vaziyette. Üstelik, kiminde iki üç tane bulunmakta. Sokaklara çöp dağları yaratanlar, hatta tükürenler var. He bu arada bunların hiçbiri yedi yaşında değil günlükçüm.

Haydi öptüm seni.

Minik bir not: Mini kişisi gayet iyi. Haftasonu, zavallı anne canından nasıl bezdirilir, bir daha tatil yapmamaya nasıl ikna edilir, konulu bir çalışma içindeydi. Görüntü şöyle: Sokağa çıkıcam, parka gidicem, dondurma isterem, kusana kadar çikolata ve cips yiycem, banane yatmıycam, öldürecek misiniz beni, siz beni hiç sevmiyonuz gibi daha sayamayacağım bir ton cümle sarfiyatı ile sokak ve park harici tüm istekleri karşılanmış bir velet ve sırtına kırk kırbaç yemiş beygir gibi koşturup duran bir kadın. Allah ananeye sabır versin. Tabii bu durum sadece iyileşene kadar. Sonra görüşürüz seninle Mini Efendi.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Sevgili arkadaşım Perilim ve canım kızlarım, tatlı karaböcüklerim Zeynep ile İpek, size güzel jestiniz için, desteğiniz ve varlığınız için, çok çok teşekkür ederim. Sevgiyle öpüyorum canlarım.

Kuğucum, Aslıcım, Civcivcim, Figencim, Ösnurcum, Andycim, Koyubeyazcım, Ferhancım, Gamzelicim, Yağmurumcum, Renklercim, Lolalolacım, Denizanasıcım, Hacercim, Nenonicim, Baldan Tatlıcım, Elçincim, Oceancım, Kumraladacım, Limoncum, Nescim, Sanemcim, Mücevher kutucum, Gülercim, Elifcim.. hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Dualarınızla iyi dileklerinizle bana ve Mini’ye verdiğiniz destek, inanın o kadar işe yaradı ki. Sizi seviyorum. İyi ki varsınız arkadaşlarım.

Ameliyat olacağını duyalı beri, pek bir nazlı olmuştu bizimki. Canı bir şey mi istedi ki? Şeklinde gelen soruyu, maalesef duyduğundan, canı olur olmaz her şeyi istedi bu süreçte. Özellikle yasak olanları.

Anne canım çok cips çekti. Biliyorum zararlı ama, yemezsem fıtığım şişer sonra.

Anne bu akşam yemek yemiycem. Canım hamur çekti. Ondan yapsana bana. Malum fıtığım var benim. (Hamur dediği, bizim memlekette bidahne denilen, bazı yerlerde akıtma olarak bilinen ve bazen kahvaltıda yaptığım bir çeşit yiyecek. Aslında, peynir yediremediğim için, içine peynir rendeliyorum da, o hala peynir yemediğini sanıyor. Uyanık ya.. )

Anne bu gün burnuma ne koktu biliyon mu? (Mangal filan yaptılar herhal, diye düşündüm tabii.) Yok anne, hani böyle yılanlı şekerler var ya. Ondan koktu. ( Yok artık.)

Anne sen şimdi beni böyle ağlatıyon ya. İstediğimi almıyon ya. Fıtığım şişsin iyice de öliim diye yapıyon dimi? ( Allah korusun. Su katılmamış deli.) Ama benim canım çok çekti. (Ne çekmiş, bunun canı, biliyor musun?) Anne mermili tabanca al bana yaaaa… (Aslında senin canın dayak çekmiş te, atacak adam yok.)

Neyse işte, beklenen gün geldi çattı. Doktorla randevumuz için hastanenin yolunu tuttuğumuzda, hepimizde ayrı heyecan. Bizimki, “inşallah bi dahaki seneye ameliyat günü verirler” şeklinde dualar etti. Sabahki kan alım seansında, yine ufak çaplı bir kriz yarattı. Doktorumuz kan sonuçlarının mükemmel olduğunu söylediğinde, “zaten benim kanım çok güzel olduğu için alıyorlar durmadan” diye hava bastı. Aynı gün ameliyata gireceğini öğrendiğinde, “banane ben eve gidicem” diye huysuzlandı. Ben yatış işlemini yaptırırken, birkaç firar girişiminde bulundu.

Altı saattir hiçbirşey yemediği için de biraz sinirliydi. “birazcık su verin bari, ne kadar gaddarsınız” diye duygu sömürüsü yaptı. Ben abisine, “ kuzum bir şeyler ye, aç kalma” dedim diye kıskançlık krizine girdi. “Ona kuzum ye diyosun, beni aç bırakıyosun” diye trip yaptı.

Sonunda odamıza girdik. Ameliyat önlüğünü giydiğinde, yüzü allak bullak olmuştu. Çizgi film seyretti biraz. Yatağı aşağı yukarı oynattı. Stresini atması için, bin tane dil döktük. Biraz rahatlamış görünüyordu ki, doktorumuz geldi. Bizimki “hemen ameliyat etmiyceksiniz dimi 1 “ diye sordu. Daha sonra, anestezi doktoru kapıdan girdi. “hemen ameliyat etmiyceksiniz dimi 2” dedi. O gitti, hastabakıcı geldi, “hemen ameliyat etmiyceksiniz dimi 3” dedi. Sonunda beklenen an geldi, benim yavrumu ameliyathaneye götürmek için gelen iki görevli, odamıza geldi. Onlara da soruldu “hemen ameliyat etmiyceksiniz dimi 4”…

“Gel sana hastanemizin çocuk parkını ve havuzunu gösterelim” şeklinde, pinokyovari bir cümleyle, yavru odadan çıkarılıp, konvoy halinde ameliyathanenin kapısına gidildi. Konvoyda, N.Sultan, Bigbrother, Gmemuzin ve İncegül kişileriyle, Mini kişisinin daha sonra nefretle anacağı, iki görevli bulunuyordu.

Okumayı öğrenmiş, bilmiş bir velet olmasından mütevellit, hemen uyandı bizimki. “Ameliyathane burası yaaa. Hani havuza gidiyoduk” diye feryada başladı. Zorla kapıdan aldılar bunu içeriye. “ Durun zorlamayın beni, şimdi ben kendi isteğimle giricem içeriye” diye, cesurca direndi önce. Kapılar kapanmadan, anneyle gözgöze gelindi. Kapalı kapı arkasından, “Nooolur, bi kerecik annemi göreyim. İzin verin, annemi görmek istiyorum” diye ağlaması, o ana kadar dimdik duran annenin yıkılma anıydı.

Geçmek bilmeyen, ömrümün en uzun bir saatini yaşadıktan sonra, sedyeyle odaya getirildi Miniğim. Yarı baygın, gözler kapalı. Hemen abisini sordu. Ne seninle, ne sensiz, durumu yani. Narkozun etkisiyle saçmalayacağı, hatta söylediklerinin hiçbirini daha sonra hatırlamayacağı varsayımlarını, toptan çöpe yolladı. Gayet güzel anlattı. Doktorların Galatasaraylı olduğunu, kendisine, sen Fenerli olduğun için böyle titriyorsun dediğini, elinin üstündeki sarı lacivert kelebekten, bayıltma suyu!! verdiklerini, sonrasında uyuduğunu ve hiç acı hissetmediğini uzun uzun anlattı.

Birkaç saat içinde hastaneden ayrıldık. Çıkışta, herkesler bize gülümsüyordu. En küçük ve sanırım en vukuatlı hasta olduğundan, bayağı tanındı. Doktor, hemşire ve hastane personelinin ona ismiyle hitap etmesinden dolayı çok şaşırdı. “Anne, bu hastanede herkes benim ismimi biliyor he” diye şımardı. Sonunda, adını altın harflerle yazdırıp, mekanı terk etti.

Velhasılı kelam, gayet başarılı bir ameliyat geçirdik. Şu anda durumu iyi. Evde dinleniyor. Sabah bana “ameliyatlı bir çocuğa bu yapılır mı?” diye bozuk attı. İşe gitmek zorunda olduğum için bana kızgın. Ama, yapabilecek bir şey yok. Önce Rabbime, sonra N.Sultan’a emanet kendisi.

Tekrar tekrar teşekkür ediyor ve hepinizi öpüyorum.
  • Bu da yeni bir not: Gmemuzin kişisi, resmi bir halletsin, yayınlıyacağım hayırlısıyla. Mini ve anası hastanede.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Günlükçüm naber.. iyisindir inşallah. Ben pek iyi sayılmam. Niyekine diyorsun yani…

Miniciğimde fıtık çıktı. Ameliyat olması kuvvetle muhtemel.

Miniciğim nasıl ameliyat olacak bilemiyorum. Korkuyor çok. Doğal olarak tabii. Ama, onun korkusu daha çok iğneden, ondan da çok kan vermekten. Adamın kan vermeye karşı alerjisi var. Doktorun masasıyla, kapı arası otuz bilemedin kırk saniye. Yavru bu mesafede, yirmiiki defa, kan vermem gerekecek mi diye sordu.

Son kan verme vukuatımız da çok eğlenceliydi. Hastane ayağa kalktı. Başımıza belki on tane hemşire toplandı. Doktor gelip, teskin etmek zorunda kaldı bizimkini. Şimdi bu kan verme sırasında, Mini kişisinin döktüğü incilerden bir demet.

Ben hasta diil miyim? Kan vericeenize, bi de kan mı alıcaksınız ya? (Aslında düşünürsen, mantıklı bir yorum.)

O koca iğneyi bana saplayabileceğinizi sanıyosanız, çok yanılıyosunuz. (Koca iğne dediği de bildiğimiz şırınga.)

Neden kanımı alıyosunuz. Ben sizin kanınızı alsam hoşunuza gider mi? (Niyeti bozdu velet. Milletin kanını alacak.)

Bütün kanımı bitirip, beni öldürmek istediğinizi bilmiyorum zannetmeyin. (Paranoya başladı.)

Bu arada bütün hastane seferber oldu. Hemşireler, gülmekten ve muhtemelen sinirleri bozulduğundan, kıpkırmızı oldu. Hastalardan bile ikna çabaları. Bizimki hala feryat figan. Artık başka çaresinin kalmadığını anladığı an.. umudunu kaybetmek üzere. Tabii ki son dayanağa başvuruyor yavrum.

Annecim, seni çok seviyorum. Beni bırakma bu cani insanların eline. (Kıyamam ben sana. Güler misin, ağlar mısın?)

Annecim, ne istiyolar benden, nolur evimize götür beni. (O kadar nameli ve duygusal söylüyor ki, herkesin gözleri dolu dolu.)

Sonunda pes edip, omzuma yüzünü kapattı. Kanı aldılar. Tüpü laboratuara götürüyoruz. Sinirli sinirli, el hareketleriyle konuşuyor bu sefer.

Anne, verir misin o kanı bana. İçicem. Hiç kanımı bırakmadılar. Ne kadar acımasızlarmış be. Bi de hemşire olacaklar. (Bir küçük tüp hepi topu işte. Bir de versem içecek deli.)

Sen hele bir yaşlan. Ben seni hastaneye getirip, bütün kanını aldırmıycam mı. ( Aha kinlendi yavru. Yandık valla. Allah, eline düşürmesin, ne diyim.)

Doktora tahlil sonuçlarını getirdik. Muayene bitti. Tabii, hastanede çalışan herkes, Dr. Hanıma şikayet edildi. Çıkıyoruz odadan. Döndü bu doktora:

Tamam mı artık? Bitti mi her şey? Lütfen telefon açın, ben giderken götürücem kanımı. ( E yuh artık.)

Burası doktor ve annenin koptuğu noktadır. Ulen ne kıymetli kanın varmış be. Cimriliğin de bi sınırı olur değil mi?

İşte günlük. Yüreklerimiz sıkıntılı şu sıra. Küçük te olsa, ameliyat adı, ürkütüyor insanı. Anne olunca böyle oluyor. Benim canikom, bakalım nasıl geçirecek bu olayı. Komik yavrum benim. Yani aslında o çok ciddi de. Biz onun maceralarına gülüyoruz.

Babasıyla hastaneye giderken bana dönüp, “ya ameliyat başarılı geçmezse,” dedi yaa…

Neyse yine haberleşiriz. Belki de ameliyat olmasına gerek olmadan düzelir. Bugün tekrar ultrasona girecek. Ondan sonra belli olacak her şey. Ne bileyim. Umut dünyası işte.