[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Öyle kıymetli şeyler vardır ki yaşamımızda, ölçüp biçmeye kıyamayız. Üzerine ne kelam etsek, az gelir, eksik kalır. Ömrümüzün cevahiri, altını, zümrütüdür. Kardelenden de nadide, koklamaya kıyamadığımız gülüdür.

Aile deyince sözcükler ne kadar da aciz kalıyor. Bir ağız dolusu söylesen sesin ne kadar cılız… Annenin sarmalayan şefkati, babanın kollayan gölgesi, evlatların şenlikli neşesi… Huzur, güven, hiç bitmeyecek sevda...

İki kişilik bir dünya kurarsın önce, kimse ilişmesin diye de sıkı sıkı duvarlar örersin. Sanırsın ki, burasıdır hayatın orta yeri. Çiçekler büyütürsün yaprakları tülden. İncinmesin diye sakınırsın onu herkesten. Yeşiller ekersin taş duvarların her yanına. Umudu, mutluluğu çoğaltırsın günle geceyle. Emek damlar toprağa, ıslanırsın yağmurların en güzeliyle.

Altın başakların hasat zamanı gelince, kuşlar konar dallarına cıvıl cıvıl. Alır avucunun içinde saklarsın. Dudakların her değdiğinde narin gagalarına, çiçeğe dolanır, rengarenk açarsın.

Az biraz kanatlanınca, çırpınışlarıyla yüreğinin yandığını hisseder, bir yanı yaralı kalırsın. Kuşlar, canının parçası; canının ta kendisidir. Dünyanın tüm siyahlarını alır, ebemkuşağının renklerini bir bir onlara sunarsın.

Büyürler sonra, iyi ce palazlanır da; sen saçındaki akları yıldızlara sorarsın. Sancılı bir kanat darbesidir gidişler. İçini oyan bir fırtına göçü gibi ardından baka kalırsın. Parmaklarının ucundan dökülür yıllar bir bir… Gidenin ardından el sallarsın.

Bir çift spor ayakkabı kalır, bir çanta, bir gömlek; iki düğmesi eksik… Kalanın acısını saklar besbelli, kapı önünü bekleyen bir çift yanı yırtılmış terlik. Kirpiklerinin ucundan dökülür yıllar bir bir… Masmavi göklere umut salarsın.

Sonra yine başladığın gibi kalırsın hayatın orta yerinde. Zannedersin ki, iki kişilik koca bir yalnızlık…

Oysa çoğalarak çalar kapını mutluluklar zamanla. Önce ikiler üç olur, üçler dört… Sonra bir bakmışsın çiçeklerin kaplamış bütün taş duvarları. Yeşiller sarmış dört bir yanını. Gülüşler açmış yüreğinde ebemkuşağından da çok renkte ve gerçekleşmiş her rüya. Bir bakmışsın avuçlarında koca bir dünya.

Dedim ya; ne yazsak yarım, ne söylesek eksikli… Çiçekleri solmasın duvarların hiçbir zaman. Ve o kuşlar, her göç zamanı geri dönsünler beklendikleri yere, sevgiyle…


Öykü Atölyesi Kelime Oyunu: Aile
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bir asi dalga saçlarımda salınırken tel tel, yağlı urgan gibi boynuma dolanıyor en sevdiğim mavi. Son nefeslerim köpükleniyor yaşamın kıyısına. Yaban bir siyaha sarılıyor tüm renklerim.

Çırpınmayı bırakıyor içimdeki kuşlar. Martıların sesi de duyulmuyor artık. Ruhum teslim ediyor kendini bedenlerin ağırlığına. Usulca dibe çöküyorum. Sesler suskunluğun toprağına kök salıyor.

Sonra seni düşünüyorum. Gülüşlerin damlıyor kapalı gözlerime. Yüreğimde bir yudum yeşil sürgün veriyor. Bembeyaz, minicik çiçekler açıyor dallarımda. Uzatıyorum gökyüzüne; çaresiz ellerime güneşler yağıyor.

Oysa sen sol yanımdaki ağrı, yaraların kapanmayışıydın. Karanlık gecenin korkulu sanrısı, ıssızlığım, yıldızsızlığımdın. Koşup gelemeyişim, özleyip ulaşamayışımdın sen.

Uğraşımdın demirden perdeleri yıkmak için. Terimdin tenimde tuz tuz. Nafile çabalarımdın. Yine de siyaha akan mavilerim, en kapalı kapılarımdın.

Bitiyor son rüzgarları isyanın. Tüm sevinçlerini toplamış da terk ediyor bahar dalı yaprağı. Çiçeklerim soluyor. Bir kez daha koklayabilseydim diyor yürek toprağı. Pencere bir daha açılmamak üzere kapanıyor.

Heyhat!.. Yelkenlerini almış da gidiyor gözlerimin önünden hayat. Yalanlarımdan usandım, yeter… Sana geliyorum ey en hakikat!..


Öykü Atölyesi'nde fotoğrafı dillendirmeye çalıştı kalem...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Geri sayım bitti, sigara yasağı başladı güzel yurdumda. Vatana, millete hayırlı olsun. Öncelikle belirteyim ki tiryaki olmama ve yasaklara karşı alerjim olmasına rağmen, dumansızlaşma çabalarını desteklenesi bir hareket, hiç değilse iyi niyetli bir çaba olarak görmek istiyorum. Ne kadar manyak bir bünyeye sahip olursam olayım, oturup “tütüne övgü” düzecek değilim. Belli ki zararlı bir şey bu... Bunca doktor, bilim insanı yanılıyor olamaz ya.

Lakin, kimse kusura bakmasın, bunun dakka başı gözüme sokulması, burnuma dürtülmesi hiç hoşuma gitmiyor doğrusu. Her aklı başında(!) insan evladı gibi ben de içtiğim zıkkımın nelere mal olabileceğinin farkındayım. Salak da olmadığıma göre “Sigara içiyorsun sen. Gebereceksin!” denilip durmasının bir anlamı da yok. “Ulen at kafası, ben geberecem de sen kazık mı çakacaksın?” diyerek bir tane daha yakmama neden olmaktan başka da bir işe yaramıyor.

İlköğretimden itibaren Fen kitaplarında gösterimine başlanan ve vizyondan asla indirilmeyen, kararmış ciğer fotoğraflarının bile bizi yıldıramadığını düşünürsek; her yerde karşımıza çıkan kuru kafalı afişlerin caydırıcılığı da tartışılır değil mi?

Her şeye rağmen bırakmayacağım bu mereti. Zaten “Yapçaksın!” dendi miydi yapabilitemin bittiğini düşünürsek iyice zora giriyor bu iş. Biliyorum; yüzüncü yaş günümde rap yapamadan gebereceğim. Bir gökdelenin otuz sekizinci katına asansörsüz tırmanırken tıkanacağım yine. Kırklı yaşların ortalarına geldiğimde kaz ayağı kırışıklarım belirmeye başlayacak. Hatta saçlarımı boyamam gerekecek ellilerde. Belki altmışlara geldiğimde ağrı kesici bile kullanmaya başlayacağım kim bilir? Yine de ayrılmayacağım ondan, üzgünüm. Dönen dönsün ben dönmem yolumdan.

Yaşamak dediğin şeyin amacı ne ki? Nedir nefes almanın en büyük ereği? Haz ise ruhun besleyeni; nadir hazlarımdan vaz mı geçeyim? Yavrumla sarmaş dolaş olmak, denizde dalgalarla boğuşmak, çok sevdiğim bir kitabı yudum yudum okumak… Kahvenin yanına iliştirilivermiş bir balkon keyfinde bulutlara biraz duman yollamak… Çok mu yani?

Bırakın siz beni… Elleşmeyin… İyiyim ben böyle… Tamam, evlatlarımızı koruyun bu meretten. Ona laf edenin ağzı burnu yamulur.

Önümüz kış… Mekânların müşteri kaybettiği için düşeceği durumu, kulağında fasılla buz gibi rakısını yudumlarken bir cıgara tellendiremeyecek akşamcının çilesini, balığının ardından iki nefes dumanı Boğaz’a savuramayacak deniz aşığının mutsuzluğunu, kahvesinin yanında yoldaşı olmayan ehl-i keyfin keyifsizliğini hiç dile getirmeyeceğim. Sigara içmeyenlerin hakları, içenlerin haksızlıkları mevzuuna da elimi sürmeyeceğim. Eminim bunlar tartışılmış ve bitirilmiştir bunca zaman.

Benim derdim, zaten olması gerekenleri, bilinçli bir toplum yaratmak yerine, “yassah hemşerim” mantığıyla oldurmaya çalışanlarla.

Aslına bakarsanız, bir vapurun güvertesinde, martılar tepemde uçuşurken, mavi derinliklere dalıp püfürdettirmedikleri gün, benim için sigara yasağı çoktan başlamıştı. O gün, açık alandaki sigara dumanından rahatsız olunabileceğini düşünecek duyarlılıktaki, vur deyince öldüren zihniyetin, pisikomanyak bir bünyenin sigarasını elinden alırsan neler yapabileceğini hesap edememesi çok şaşırtmıştı beni. Elimde yakamadığım sigaram, dilimde sayıp dökemediğim küfürlerle kala kalmıştım öylece. Ve yemin ettim; piyangodan para çıksın, sırf bunun için bir vapur almayan ne olsun diye.

Zaten çocuklarımla gittiğim yerlerde, onların duman altı olmasına asla müsaade etmemek babında sigara içilmeyen bölümü tercih ettiğimden, “çocuklarım olmadan asla”cıların başında geldiğimden dolayı benim için çok şey değiştirmeyecek bu yasak. “Ulen çabuk yiyin de dışarı çıkalım, boğazınıza dökecem şimdi he!” diyerek yediklerini zıkkım ediyordum yavrucaklara, yine etmeye devam edeceğim.

He yalnız mı çıktım? Kendi çocuğum olmasa da çocukların olduğu hiçbir mekânda zaten sigara içmem. Hızlı hızlı tıkınırım, sonra atıveririm kendimi denizin kıyıcığında bir sandalye olur, bank olur, hatta bir taş olur, açık bir yere. Elimde çayım ya da kahvem. Buyur işte; bana her yer Paris. Kış geldi mi de; ne işim var soğukta sokaklarda kardeşim. Otururum mis gibi evimde. Balkonumda sıcak çayımla, kitabım eşliğinde tüttürürüm. Senin yassağın bana söker mi be?

Tabii ki “Bana dokanmayan yılan bin yaşasın!” sözünü düstur edinmiş bir insan değilim, bilen bilir. Bu yasağın ne kadar işe yarayacağını merak etmekle birlikte, türlü şekillerde delineceğinden de emin olarak, nasıl uygulanacağı konusunda ciddi endişelerim var(dı) doğrusu. Lakin hepsi geçti gitti çok şükür.

Dün akşam haberlerde gördüğüm kadarıyla denetimler süper. Kuş uçurtulmuyor. Neredeyse sigara yakanın üzerine tazyikli su sıkacaklar, o kadar yani. Güzel yurdumda katiller, hırsızlar, tecavüzcüler sokaklarda çok da rahat gezerken, neredeyse tiryaki başına bir emniyet mensubu tahsis etmeleri, sigara içiyor diye insanları kollarından tuttukları gibi karakola götürmeleri içimi rahatlattı diyebilirim. Denetleyiciler yeni gelin hevesiyle sıkı sıkı yapışmışlar işlerine. Ellerinde kalmamasını umut etmekten başka yapacağımız bir şey de yok.

Sigara içilebilen açık alanı, kapalı bölmeden ayırmaya yarayan camı tam örtmediği için ceza yiyen işletme sahibinin, kara gözlüklü, iri yarı denetleyiciye söylediği “Abi içeride oturan müşteri sıcaktan bunalıyor, kapattırmıyor camı.” sözüne karşılık ağır abi “Şu yanları aç da cereyan yapsın.” dedi sinirli bir şekilde. “Bırak gebersinler sıcaktan, ya da aç iki tarafı cereyanda kalıp zatürre olsunlar. Madem sigara içmiyorlar, müstahak bunlara her şey.” Demesini de bekledim, ne yalan söyleyeyim.

Hele sigara içerken yakaladığı iki zavallı kafe çalışanına yaptıkları takdire şayandı doğrusu. “Gelin bakayım buraya, nerde sigaralar? Nereye attınızsa çabuk getirin onları!” diye bir çemkirmesi vardı ki gözlerim yaşardı. “Bastır be! Kim tutar seni be!” diye bağırmamak için zor tuttum kendimi. Yalnız o sigaraları attıkları yerden aldırmamasını çok kınadım. Ne olacaktı canım. Klozete elini sokup alabilirlerdi pekâlâ. Çok mu zordu?

Sonra onları kamera önüne getirip öyle bir edayla teşhir etti ki, sanırsın kırmızı bültenle aranan, uzunca süredir kendisine ulaşılmaya çalışılan çetenin elebaşlarını bulmuş da ulusal kahraman ilan edilmeyi bekliyor. Yıllardır işlenen faili meçhullerin failini yakalamış da tüm karanlıkları aydınlatmış sanki. Ya da çocuk katili, tecavüzcü, üstelik de hırsız olan azılı bir suçluyu yakalamış gibi kasım kasım kasılıyor. Sağa sola da höt zöt nidalarıyla gözdağı veriyor.

Zanlıların(!) yüzlerinde ise “Eyvah, şimdi b.ku yedik olum. Kesin asacak bizi bunlar.” ifadesiyle, “Ulen sigara içerken yakalandık. Toplumdan dışlanacaz lan. Nasıl çıkacaz insan içine?” salaklaşması arası bir şey.

Alın işte size, paranoyak, ruh hastası, pisikosomatik manyak olmak için bir neden daha… Her an ensene yapışmaya hazır, besili camış kıvamında sigara denetçileri, üstelik de bu adamlar öyle sıradan vatandaş da değil, polis be, polis… Geceyi nezarette geçirmek var işin ucunda. Sonra potansiyel ispiyoncu, ihbarcı gözüyle bakılacak komşular, arkadaşlar, dost bilinenler… En kötüsü de “Haydi bakalım kameralara el salla!” modunda peşinde dolanan haberciler…

Bir tek, sigara yüzünden televizyonlarda cümle aleme rezil olmadığımız kalmıştı, o da olacak yakında. Haydi hayırlısı…

Televizyon demişken; uzun zamandır uygulanan sigara buğulandırma uygulamalarına siz de benim gibi bayılmıyor musunuz?

Mesela ekranda hırtlar vadisi… Kan gövdeyi götürüyor. Silahların her çeşidi resmi geçit yapar gibi salınıyor. “Hadi Hayati, çok daraldım, gel bi kaç adam vuralım, olmadı başını kesip Salla dayıya götürelim.” diyen adamın elindeki sigaraya prizma…

Adam hatuna yapmadığını bırakmamış. Tec.a.vüzün, sap.kın.lığın her çeşidini uygulamış. Kadın kanlar içinde yerde yatıyor. Adamın yaktığı sigaraya prizma…

Testereyi çoluk çocuğun ayakta olduğu bir saatte yayınlamakta hiçbir sakınca görmeyen, moderen yayıncılık anlayışımıza tek kelime etmiyorum dikkat ederseniz. Yaptıkları uygulamayadır vurgum. İçeride oğlu can çekişen polisin yaktığı sigaraya prizma…

Motosiklet savaşlarına seksenli yıllardan itibaren birçok gençlik filminde rastlamışsınızdır. Lakin bu seferki öyle böyle değil. Tekerlekler cesetlerin üzerinde geziniyor. Köşede durmuş olaya ağlayan amcanın yaktığı sigaraya prizma…

Öyle bir fettan hatun düşünün ki, entrikanın bini bir para. Her yol var bunda. Adamlardan kiminin işini batırmış, kiminin ailesini yıkmış, kimini de intihar ettirmiş. Öyle cadı. Ama onun elindeki sigaraya prizma…

Sen çok yaşa emi rütük amca. Sen olmasan nice olurdu halimiz? Haydi karart bütün sigaraları da dünya tertemiz olsun. Sevgi, barış, dostluk alsın yürüsün. Prizmanın altında dumanı tütenin ne olduğunu anlamayalım ki, ırzımız, namusumuz korunsun. Töre cinayetleri, kapkaç, terör, tec.a.v.üz, hırsızlık … Hepsi bir bir son bulsun. Karart hadi sigaraları rütük amca. Karart ki, sevgi kelebeği olalım hep birlikte. İnsanlar el ele tutuşsun, hayat bayram olsun. Hem sen o sigaraları karartmasan, halkımız sigaranın dünyanın en kötü şeysi; tiryakilerin de iyrenç, uzak durulası, nefret edilesi, tiksinilesi varlıklar olduğunu nereden anlayacak değil mi?

Sen çok yaşa emi rütük amca. Sen beni güldürdün ya, Allah da seni güldürsün.

“Bu yazının üzerine bir sigara yakılır.” diyorsanız; (1) yazıp mesaj atın, sizi tükkanımızın yan tarafındaki açık bölümde ağırlayıp bir de kahve ikram edelim. (Malum beşbin altıyüz bilmem kaç telaa cezası var. )

“Yok ya bu nasıl yazı, duman altı oldum.” diyorsanız; (2) yazıp mesaj atın, gaz maskeleriniz adresinize gelsin.

“Ulen tütünü övmeyecem dedi, iki saattir bıdı bıdı ediyor.” diyorsanız; (3) yazıp mesaj atın, İncegül’e canlı yayında çemkirme şansını yakalayın.

“Yahu bu yazalak hatunu bi daha okumayacam diyorum ama, dayanamıyorum işte. Gözlerim bozulacak bunun yüzünden be!” diyorsanız; (4) yazıp mesaj atın, ücretsiz göz muayenesi ve İncegül’ün sınırlı sayıda bulunan kısa yazısından bir adet kazanın.

Haydin dostlar sağlıkla, sağlıcakla ve hep mutlu kalın…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Hayatın orta yerindeyim, İstanbul’un en karanlık vaktinde… Adım adım turluyorum geceyi rüyaların öldüğü saatte. Uzakta bir yıldız gülümsüyor halime. Korkuyorum dönecek yolumdan ya; vefalı bir dost gibi geziniyor peşimde.

Ne yapsam önü sonu sana dolanıyor çıplağı ayağımın. Bir alaca havale oluyor evren üstüme. Yine karma karışık bir yaşamak görücüye çıkıyor İstiklal’de.

Ha diyorum, ha!.. Beslemeliyim ruhumu biraz şarkı, bir parça şiirle. Haşim olmalı oğlum; onun gibi aşka gelmeli her akşam gündönümünde. Sevdaya coşmuş dizeler savurmalı gecesine kavuşan düşsüzlere. Ya da Nazımca isyan etmeli de; su, yosun, balık olmalı… Hatta belki kızılla mavi olmalı gruba âşık denize.

İçimden uzağa düşüyor yine yaşamak. Bir parça Beyoğlu çikolatasıyla dilleniyor çocukluğum, uçurtmalar uçuruyor göğe; tam da balonların olduğu yere. Hani az daha küçülebilsem ah; sığınıverirdim anamın rahmine.

Bir türkü tutturuyorum inceden; duyar mısın bilmem. Duyma da zaten. Ben öyle orta yere söylüyorum. Kendime mesela; ya da şu hüzünle saz çalan köre... Namelerimiz dökülüyor taşlara ya hani, düşüyor damla damla önümüze ve karışıyor birbirine. Ama öylesi hızlı akıyor ki yaşamak… Ezip geçiyorlar her birini haince.

Bir zaman, şu kaldırımda oturmuş sevdiği saça dokunan el kadar, parmaklara dolanan tel kadar masumdu aşk. Tükettiğimiz her şey kadar günahsız… İrin akıtan nefeslere düşmeden evvel saf ve katıksız… Nasıl gizli saklı ve tenha… Ve bir zaman sen kadar masumdu aşk.

Sayıp sövüyor asi dilim sevdiğini tutamayan ellere. Biliyor musun?.. Sana şiirler yazmaktı niyetim. Şiire yazmak seni belki de. Avucumdan yere düşüyor kalem acıyarak. Bir kuytuya siniyor dizeler hasrete tutunarak. Ve susuyorum artık, karanlık geceden de çok bağırarak.

Cadde kızları geziniyor sokakta, etekleri zilden. Hani az daha işve bilse âşık olunacak türden. Kara gözlerini dikiyor üstüme bir tanesi, kırmızı bir gül çıkarıp uzatıyor sepetinden. İçimi yakıyor gülüşleri “Abi sevdiğin için alsana bi’ tane.” derken.

Bir görsen, ne çok aşk yağıyor tepemize. Gelinciklerin saçları ıslanıyor bu hengâmede… Değil mi ki; ne işi var o ipek kanatlıların caddenin orta yerinde? Ama bir görsen ah, bir bilsen; nasıl boyamışlar her bir taşı o eşsiz kızıl renge.

Taş toprağa dolanıyor, toprak çiçeğe sarılıyor ansız. Hani denizle güneş olsa; yakamoz doğuracak sevda. Çile çile bebekler ağlaşacak neşeli beşiklerde sonra. Balıklar oynaşacak çıkmamış, kıvırcık saçların arasında. Geleceği dişleyecek emek emek hep amansız. Ve ilerleyecek erken gülüşleri parmaklarımın ucunda.

Bir katran kuyusundan yeni çıkıyor bulutlar şimdi; göğün bağrını sancılı bir sağanak temizliyor. Hayatsa ılık ılık, yudum yudum içime kanıyor.

Görmüyor musun? Kalleş bir darağacında sallanıyor şafak. Bir daha gelmeyecek sabahlar ey hain bak! Karanlığa hüküm giyiyor güneş. İlmekler kusuyor gece yüzüme. Şu saniye gözlerimdeki son ışık da sönüyor acıyla kıvranarak.

Oysa umuttu senin adın be! Bembeyaz kanatlı bir sevdaydı ellerin, düşüvermişti karanlık ömrüme. Ve usulca, güzel gözlü, akça bir güvercin bırakıvermişti yüreğime. Sen gittiysen de; ben uçurmalara kıyamadım, sakladım onu göğsümün altın kafesinde.

Heyhat, var mıdır acep bu külliyen yalan neşriyatta ölümüne inanmak; hatta sevmek ölümüne?..
Biliyor musun ne? Aslında acıtan, kanatan, yüreğimi çizen keskin hançerin de değil. Öyle değilse bile… Ne bileyim ne! Söz dedi evet… Dil söyledi yine kemiğini bırakıp yere… Can yanığı azalır mı ey zalim; yalanları boyasan da pembeye?

Ah ne kadar usta kendini kandırmada gönül... Beyhude çırpınışlarının son kuruşunu da bir pamuk şekere harcamada gönül…

Senin için ağlıyor şimdi bu taş bu demir. Diyor ki; gittin de iyi mi ettin? Neydi zorların? Söyle ne için doğmamış çocukları feda ettin?

Senin yüreğin başka sevdalara açarken şimdi; kalbimin bir yanı öyle sızlıyor ki sevgili… Bir bilsen!.. Sen küçücük ellerini yaban sevişlere teslim ederken… Kavruk bir Temmuz gecesi, çorak topraklarda bizim çiçeklerimizi hasret sularken… Ve itirafsız vakitlerde, bana ait kaçamak bakışlarla apar topar saklanırken sen… Ya ben seni hala böyle deli severken…

Söyle gelinciğim, senin de içinde bir yerler acımıyor mu sahi?
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Memleketimin diğer güzide illerini bilemiyorum ama İstanbul İstanbul olalı böyle sıcak görmemiştir sayın izleyici. Hal böyle olunca İstanbullu da alıcılarının ayarlarıyla oynayıp frekansını tatil kanalına çoktan ayarladı. Bazısının ekranında palmiye ağaçları çıkarken, kimisine de necefli maşrapa görüntüsü kaldı yazık ki. Bakınız şekil a, İnce kişisi.

Bu yıl sevgili eşcağızım, evimin direği, sıpalarımın babası, hayatımın anlamı koca kişisinin iznini ev mevzuuna feda etmesi, benim de iş yoğunluğundan kış izni kullanacak olmam hasebiyle, bizim tatil işi yine dibe yattı anlayacağınız pek sayın izleyici.

Oysa ne hayaller kurmuştum. Herbişey dahil sistemli, nur topu gibi bir tatil rezervasyonumuz olacaktı en afillisinden. Cümbür aile dokuz yıldızlı bir otelin kapısından, üzerimizde en çiçekli şortlarımız, kafamızda kenarları en büyüğünden pempe şapkalarımız, gözümüzde yüzün üçte ikilik kısmını tamamen kapatan kocaman güneş gözlüklerimizle muhteşem bir giriş yapacaktık.

Karga ailesi ile birlikte uyanıp, “Saçmalama İncegüül!” “Anne burda bari yapma yaa!” “Bıraksana onları, delirdin mi?” cümleleri arasında yatakları bir bir düzeltecektim mesela. Sonra ben ve kabak çekirdeği ailem gözümüzün çapakları daha toprağa düşmeden koştura koştura kahvaltıya inecektik. Tabağıma doldurduğum kırk çeşit kahvaltılıktan sadece bir iki bisküviyi yerken, gerisinin çöpe atılacağını bilmek hiç içimi acıtmayacaktı belki de.

Sonra belimde turuncu simidim, yanı başımda camışlarım bi koşu plaja gidecektim. Şezlongumuzu kapma gafletinde bulunmuş bir iki gariban turisti, heybetli yavrularımla birlikte tartaklayıp malak kıvamında yayılacaktım güneşin altına. Saçımın fönünü bozmadan denize girmenin yollarını ararken, yan şezlongda konuşlanmış süt gibi urus hatunlara gözü ilişen koca kişisinin gözlerini oyduktan hemen sonra, kıyıdan kenardan azıcık suya değip çocuklara “Açılmayın len sıpalar, boğulursanız gebertirim valla!” şeklinde çemkirip güneşin en ultraviyole ışınlarının altında uykuya dalacaktım.

Zaten çok yemekten hoşlanmayan bünye, o sıcakta asla acıkmamış olacaktı ama, ulen onca para boşa mı gitsin mantığıyla, sabahkinden daha hallice bir kuyrukta bekleyip öğle yemeği saatini de sağ selamet atlatacaktım. “Biraz da havuzda eğlenelim!” diyen aile içi iç sesimize kulak verip mutlu mesut kaydıraklardan kayacak, bir dünya kloru mideye indirip burnu, genzi yaktıktan sonra biraz dinlenmek amacıyla şezlonglarımıza geri dönecektik.

Ben tam gözlerimi kapattığım anda olacaktı ne olacaksa. Yüzümün orta yerinde kocaman, kırmızı bir şeyle irkilecektim. “Töbe bismillah…” deyip fırlayıverecektim yattığım yerden. “Haydi bakalıııım… Hep birlikte eğleniyoruuuz… Yatmak yoook…” diyen o gerzek sesli, şapşal palyaçonun elimden tutmasıyla neye uğradığımı şaşıracak, kendimi yüz tane koca g.tlü Dingiliz turistle birlikte havuzda halay çekerken bulacaktım. Yokluğumdan istifade edip uruslarla muhabbeti iyice koyultmuş olan koca kişisinin diğer gözüne uygulanacak işlemi ise geceye bırakmak suretiyle, kendisine sadece tehdit içerikli bakışlar atacaktım.

Akşam oldu muydu “Yine mi yemek yahu!” diyerek kendimi açık büfenin önünde, tam da eni boyu bir büyümüş dört kişilik Alaman ailenin but yağlarının hemen arkasında bulacaktım. “Bunlardan birinin gerdanından, bütün İstanbul’u evlendirmeye yetecek kadar düğün çorbası çıkar he!” şeklinde tiksindirici bir şaka yaptıktan sonra, tabağıma üç beş tane ot atacak, “Ya ben geberiyorum yorgunluktan, üstelik de midem bulanıyor, odaya çıkıp dinlenelim yaaa!” diye mızıkçılık edecektim.

Heyhat, eğlence ve gece hayatının aranan şahsiyeti, tatil beldelerinin ele avuca sığmaz peleyboyu koca kişisi, beni çekiştirmek, ittirip kaktırmak ve hatta yerlerde sürüklemek suretiyle, üstelik de nedense tam da çilekli süte dönmüş urus kızlarının tam karşısına götürüp oturtturacaktı. Oyuk olmayan tek gözünü çipildete çipildete etrafı kesmesini, son derece sabırla karşıladığım bretim pitimi, güneşe dayanıksız teninde oluşan kızarıkların en acıyan yerine kallavi bir çimdik atmak suretiyle kendisine getirecektim. “A benim dünyalar güzelim, benim gözlerim senden başkasını görür mü hiç?” sözleri ise, öteki gözünün de o gece odada oyulacağı gerçeğini değiştiremeyecekti.

Birden kaynını sevdiğimin gürgeninin bir parçası çalmaya başlayacaktı. O ana kadar bütün eziyetlere katlanmış, bütün yapılanlara göğüs germeyi başarmış bünyem bunu kaldırabilecek miydi? Bunun da altından kalkmayı başarabilecek miydim? Ben böyle düşüne korken birileri kolumdan tutup ortalığa doğru çekiştirecekti. Sanırsam otelin en katnem karıları yarışması yapılıyor olacaktı ve beni de aday seçmiş bulunacaklardı. Şabalaklar gibi ortalık yerde tepinerek geceyi noktalayacaktım.

Sonraki günleri de aynı rutinde tamamlayıp “Evim güzel evim…” diyerek, kara sarı marsık gibi yanmış tenim, yemeklerden bozulmuş midem, koca kişisini soyu sopu kuruyasıca, adı batasıca ilik gibi urus hatunlardan koruyacam diye laçka olmuş sinirlerimle mutlu-mesut yuvama dönecektim.

Bu yazının cekli geçmiş zaman kipinde yazılmış olmasından da anlayacağınız üzere, bu sadece bir öngörü idi sayın seyirci. Artık pelte kıvamına gelmiş beynimin bana oynadığı bir oyun sadece. Karpuzun kabuklarını sofraya getirip içini çöpe atmamı, ketılı içine çay koyup ocağın üzerine bırakmamı; ya da mali müşavirimi arayıp bir porsiyon salata istememi sağlayan, artık kullanıma kapanmak üzere olan muhteşem beynimden bahsediyorum.

O halde programımızı son günlerin dillere pelesenk olan, listelerde bir numaraya fırlayan, en sevdiğim sloganıyla kapatıyoruz sayın seyirci.
“BABA BENİ TATİLE GÖNDEEER…”
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Vakti zamanında, daha taş devrinin son demlerine yeni adım attığımız yıllarda, bendeniz gencecik bir hatun kişi idim. Okul hayatımın sonuna gelmiş, artık mesleğimi elime almış, hayallerimin peşinden koşma kıvamına ulaşmış idim.

Daha tekerleğin icadını bile tahayyül edemediğimiz zamanlarda, takdir edersiniz ki teknolojinin bu boyutlara ulaşacağı aklımızın ucundan geçmezdi. Lakin ateşin bulunmasına çok sevinen annem, babamın avladığı bizonları, dinozorları misler gibi pişiriyor, kardeşlerim bu sırada ellerindeki koca sopalarla birbirlerinini kafasına vurmak suretiyle eğleniyorlardı. Velhasıl mutlu bir yaşantımız var idi.

Ama heyhat, meslek seçimi tantanası, ailede küçük çaplı bir kriz, bir huzursuzluk yaratmıştı. Ben, her ne kadar iktisatla ilgili bir okul bitirmişsem de, kendi çapımda sanatla uğraşmak, mağara duvarlarına yazılar yazmak, resimler çizmek, ormanda yaşayan arkadaşlarımla amatörce kurduğumuz tiyatro grubunu geliştirmek; hatta profesyonel oyuncu olmak istiyordum.

Oysa annem, yeni kurulan taş ocakları genel müdürlüğünde memur olmanın benim hayatımı kurtaracağı kanaatindeydi. “A benim şabalak kızım, bak mis gibi memuriyet… Sosyal imkânları güzel, saatleri belli… Hem kömür bile veriyorlar. Gel he de!” deyip duruyordu. Kömürün henüz icat edilmemiş olması ise annemi asla durduramıyordu.

Direniyordum tüm gücümle. Saçlarımı yoluk yoluk ediyordum. “Hayır!” diyordum. “Özgür ruhumu dört duvar arasına tıkmaya kimsenin gücü yetmeyecek. Benim bile…” Ofis mahkûmu olmaya hiç niyetim yoktu aklımca. Ofis henüz icat edilmemiş olsa da…

Aradan yıllar geçti. Teknoloji akıl almaz bir hızla ilerledi. Sıra sıra gökdelenler, mavilikleri gizledi. Cebinde dokunmatik bir telefonun, evinde en az bir laptopun yoksa öl dönemiydi. Artık ne toprak eski toprak; ne deniz eski denizdi.

Kardeşlerim sopaları bırakmış pleysteyşın coystikleriyle eğlenir olmuştu. Annem taze av eti yerine organik brokoli pişiriyor, avokadodan salatalar yapıyordu. Sevgili babam ve ben bu değişimlere bir anlam veremiyor, hâlâ bir sahil kasabasına yerleşip balık yakalamayı hayal ediyorduk.

Ben kendimi çoktan icat edilmiş bir ofiste bulduğumda bütün hayallerin aslında birer martının kanadında uçup gittiğini de görmüş oldum ya; yine de gölgesini yitirmedim bir şeylerin.

Zaman zaman devlet dairelerinde yada resmi bir işleme gittiğim herhangi bir yerde olay çıkartmam, ortalığı ayağa kaldırmam ise, işte bu tarihi memuriyet hikayesine bağlanır beni bilenlerce. “O kadar dedik sana. Olaydın bir memur, böyle kene yapışmış it eniği gibi koşturup durmazdın hayat içinde. Böyle gıcıklık, kıllık yapmazdın insancıklara.” şeklinde, kibar yorumlara maruz kalırım her daim.

İyi de benim gıcığım memurlara değil ki. Hatta çok sevdiğim memur arkadaşlarım var. Benim tepkim, bunca değişime rağmen iyiye doğru değişmemekte direnen o zihniyete. Örnek mi dediniz? Ne demek efenim, derhal! Ben de ne emsal teşkil edecek yaşanmışlık biter, ne de misal öyküleri. O halde bakınız alt paragraf.

Genç kadın, taşınma telaşlarının en yoğun yaşandığı günlerin, en fazla yoğununda, herkes için sıradan ama kendisi için asla böyle olmadığını sonraki cümlelerde anlayacağımız bir iş gününde, amele olarak çalışmakta olduğu şirketten izin alıp telekomun yolunu tutar. Malum, telefon, internet, kıl, tüy bütün faturalar onun üzerine olduğundan ve bunların nakil işlemlerinin şahsen müracaatla yapılması gerektiğindendir bu yolculuk. Lakin dal dal kiraz, hava sıcak, yaz canımdır. Ve kadın, sıcaktan hiç hoşlaşmaz.

Olsundur fakat. Ne de olsa ev işi çözülmüş, çekirdek çerez işler kalmıştır artık. Halledilebilirdir. Hem nasılsa artık iyice onlayna bağlanmıştır her şey. Bilgisayarda hoop diye alacaklardır bağlantıları, zııp diye öteki tarafa aktaracaklardır. Ne kadar sürebilirdir ki buncacık işlem. Neden çalışan insanların hiç düşünülmediğini, bu tür işlerin internet üzerinden yapılabilmesi gerektiğini, teknoloji çağında hala taş devri zihniyetiyle, sıra bekletilerek üstelik, insanların zamanlarından çalındığını kafasına bile takmamaktadır.

Bir sevgi kelebeği gibi uçuş kokuş bulur yerinin neden üçüncü kez değiştirildiğini anlayamadığı binayı. Bir kuğu edasıyla süzülür içeriye. Bütün çalışanlar kafalarını ona döndürecek, acaba hangi şanslı memur kendisine yardımcı olacak diye yarış edeceklerdir birazdan.

Heyhat, hayat… Acımasızdır bilirsiniz. Orada dinelmekte olan görevli, “Şurdan fiş alacan apla.” diye seslendiğinde, bir yandan telefonu acı acı çalmaktadır.

“İncegüüül, bulaşık makinesi servisçilerini ara, gelmesinler bugün. Halledemedik tesisatı.”

Bir elinde koca bir bavul çanta, diğerinde bir kısım evrak; bir yandan fiş almaya çalışırken, kulağıyla omzu arasına kıstırdığı telefondan servisi arar kadın. “He annem gönderme bugün çocuğu, pazartesi şettiririz.” Elindeki fiş 499 u gösterirken, sıranın henüz 426 larda olması bile, bunca iş varken hafta sonu makinesiz kalması kadar üzmemiştir onu.

Yine de olsundur yahu! Pozitif olmak, laylaylom yaşamak gerektir hayatı. Nasılsa bitmeyen sıra, geçmeyen sıkıntı yoktur. Her günün ardında kalır insanoğlu. Her kışın ardından bahar geldiğini çok iyi bilmektedir kadın.

Uzunca bir bekleyişin ardından sıra gelmiştir sonunda kahramanımıza. Ne kadar özelleşirse özelleşsin, güzelleşememiş memura yaklaşır. “Efenim nakil işlemleri için şettirmiştim ben.” der, kendisinden beklenmeyecek bir kibarlık ve en tatlı gülümsemesiyle. “Form doldurmuş muydunuz?” şeklinde hiç beklemediği bir cümle duyması bile yüzündeki birazdan erecek, hatta erdikden sonra uçuşa geçecek bilge ifadesini silememiştir.

“Yok!” der, saf saf. “Ne formu kardeşim? Teknoloji yakında hepimizi ışınlayarak yolculuk ettirecekken, internetten her türlü işlem on saniyede halledilebiliyorken, kıytırık bir nakil işlemi için form doldurmak da neyin nesi? İstersen elime bir çivi ver de tabletlere kazıyayım.” demez, dikkat buyurursanız. “Şu arkadaki masalardan birinde lütfen…” diyen memura uçan tekme atma isteğini de metanetle bastırır.

Yapar her koyun vatandaş gibi istenileni. Formları doldurup geri döndüğünde, masada son derece hoş, son derece mini etekli ve son derece Yunanlı ana kızın form doldurduğunu gördüğünde, önce derin bir nefes alıp bütün psikologların önerdiği ona kadar sayma metodunu dener. Ama başarılı olamaz. Ok yaydan fırlamak için fırsat kollamaktadır zaten. İyice gerilen yay da “Koy gitsin!” deyince, patlar hatun.

“Bana baksana sen, ulen beyefendi, ben de burada oturup kendi sıramı ona buna kaptırmadan bu gereksiz kağıt parçasını doldurabilirdim. Nedir yani, bu memlekette işini yaptırmak için dayın olmasından sonra, şimdi de Afrodit olmak mı lazım?” diye psikopata bağlar. Bu sırada çalan telefona cevap vermez. Memur, hatunun panter kesilmiş halinden fazlaca etkilenmiş olacak ki, kem küm etmeye başlar ve bunu fırsat bilen kahramanımız daha da coşar. “Höööyyyt!” diye kükrer. Sayar, döker taş devrinden beri biriktirdiklerini. Bu sırada ardında duran öğretmen emeklisi bir vatandaş da kendisine sıkı destek verir. “Gurban ne edek, daga mı çıkak?” diye bombayı orta yere koyar geçer. Ortalık iyiden iyiye karışmıştır artık. Okun yaya geri dönmeye niyeti de yoktur. Yine de memur kişisinin insanüstü çabalarıyla ve kahramanımızın uzaktan hemşosu çıkmasıyla biraz yatışır, durulur sular bir süre sonra.

Az evvel arayan koca kişisine dönüş yapar sakinleşmek için oturduğu koltukta kadın. Lakin sakinleşmek, dinginleşmek, durulmak uzaklardadır. Bilir ki kadın; hayat buna izin vermeyecektir. “Şeeyy… Hayatıımmm…” Konuşma sevgi sözcükleriyle başladığına göre, devamı hayra gitmeyecektir. Tecrübelerinden bilmektedir bunu hatun kişisi. “Çamaşır makinemiz var ya… İşte onun hortumu koptu da. Sen bi servis ayarlasan.” der karşıdaki kibar ses. Bulaşık makinesinden sonra, çamaşır makinesi de zortlamış, kahramanımız bütün bir hafta sonu pislik içinde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Zira günlerden Cuma’dır. Ve bütün servisler de onun yolunu gözlememektedir.

Telekomu birbirine kattıktan, nakil ve makine servisi işlerini çözümledikten sonra binayı terk eder kahramanımız. Hala okumaya takatiniz kaldıysa devam edelim dışarıda yaşanan olaylarla. Edelim edelim. Dökülesim var bu gece.

Yine telefonu çalmaktadır acı acı. “İnceee, kız bulaşık makinesinin tesisatı tamamdır, ara gelsinler. Bu arada çamaşır makinesi servisini de ara, gelmesinler. Hortumu hallettik biz.” Önce çamaşır makinesi işi çözülür. Sonra bulaşık makinecisi aranır. Telefondaki güzel sesli kız “Hanfendü elemanımız o möhütten ayrılmak üzere, dilerseniz telefonunu verem de arayın.” der. Kahramanımız çantasından bir kalem çıkarmak için hamle eder. Bu sırada koltuk altına sıkıştırdığı evrakların bir kısmı yerlere saçılır. Hain bir rüzgar uçuşturur onları. Birden aklına kalemini formu doldurmak için oturduğu masada bıraktığı gelir. Bir yandan uçuşan kağıtları ayağıyla tutarken diğer yandan etrafta kalem tedarik edebileceği birilerini aramaya başlar.

İşte aranan kahraman oradadır. Standında sakin sakin çalışmakta olan anketörden kalem alınır, kağıt aramakla ise hiiç uğraşacak hali yoktur doğrusu. Hatun koluna yazar numarayı koca koca rakamlarla. Şaşkınlıkla kendisine bakan çocuğun son sözleri “Apla kağıt da verseydim!” olur.

Bu esnada eşyaları getiren kamyonun şoförü de evi bulamamış, hatundan yardım istemektedir. Heyhat bilmez midir gafil adam, kahramanımız kaybolma ve kendisine yol soran insanları kaybetme konusunda doktora yapmıştır. Bütün işler bir bir halledildiğinde, midesinden gelen gurultuları fark eder. Şimdi hatırlamıştır, kahvaltı bile etmemiştir kadın ve saat dört sularıdır.

Hemen bir pideciye dalınır. İki tane kaşarlı pide istenir. “Apla paket mi olacak?” diyen yavrucağın şaşkın bakışları altında çoktan pidelere yumulmuştur bile kahramanımız. “Hommm, yoğğ… yüycum bevvn bunlaruu…” şeklinde garip garip sesler de çıkarmaktadır bu arada. Pideci çocuğun “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.” dileğine, kocaman bir “Amin” der içinden.
  • Sonra mı? Sonra önünde uzanan o uzuun yolda, yeni maceralara doğru yürümeye devam eder kahramanımız.
  • Haydin sağlıkla kalın dostlar...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Canparelerim, cevizli lokum dolmalarım…

Beni bilen bilir. Cep telefonuyla arkadaşlığım ekran poşetini bile çıkarmayacak kadar görgüsüz, bilinçsiz ve üstünkörü; bilgisıyırla dostluğum sadece yazmak amaçlıdır. Msn’yi dosya alışverişi için açar, bir iki arkadaşa selam verir, sonra yok olurum. Feyisbok desen hermime uğramaya çekinir. Maillerimi sorarsanız gelen kutusunda dörtyüzkırkbir okunmamış ileti olmasından da anlaşılacağı üzere aklıma gelmez kontrol etmek.

Hal böyle olunca da şu “Bak iletmezsen bir gözün kör olur, bu iletiyi doksan dokuz arkadaşına göndermezsen yamulursun, ölümü gör ilet, bunu bana da göndermezsen arkadaş değiliz…” şeklindeki milyon tane FW mesaj da güme gitmekte elbette. Yani yakında çarpılırsam, başıma bir felaket gelirse, tümden arkadaşsız kalırsam şaşırmayın diye söylüyorum.

Göndermesem de okuyorum bazılarını. Okuduklarımdan çok faydalandığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Beni bilinçlendirip gözümü açtı bu mesajlar. Bu nedenledir ki, gönderen arkadaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum.

Börtü böcek, fare parçalarından oluştuğunu öğrendiğim kolayı artık sadece klozeti temizlemekte kullanıyorum. Meyve sularını zaten içindeki bin şekil katkıdan dolayı içmiyorum. Sular desen mikrop yuvası. Bu sıcakta ağzım dilim kuru dolanıyorum ama çok sağlıklıyım.

P.poma virüslü iğneler acep nerede batacak tırsmasından, sinema, tiyatro, restoran gibi sosyal etkinlikleri tamamen bıraktım. Eve kapanıp antisosyal kişilik bozukluğumu tedavi edecek bir doktor arıyordum ki, son gelen sahte diplomalı doktorlar mesajı yüzünden kendi kendimi iyileştirmeye karar verdim.

Yemeklerime artık tuz neyin atmıyorum. Bir çeşit saman yiyoruz ailecek. Tuzlu yemek seven koca kişisi çok yakında boşanma davası açacak ama olsun. Tuz gölüne s.çan Konya’lıların boynunadır yıkılan yuvamın günahı.

Gülümseyip selam vermeye kalkan her yabancıyı potansiyel organ mafyası üyesi zannediyorum. Hatta öylesine paranoyak oldum ki, geçen sabah “Günaydın” diyen komşu kadını saçından sürüyüp polise götürmeye kalktım. Ama haklıydım. Ya beni bu tatlı sözlerle kandırıp evine götürür, çayıma ilaç koyar ve ben buz dolu bir küvetin içinde inleyerek, bir böbreğimin yok olduğunu fark ederek uyanırsam. Size gelmedi mi böyle bir mesaj? Aman dikkat diyeyim, benden uyarması.

Deterjan, deodorant, parfüm ve bilumum temizlik maddelerindeki kimyasallardan dolayı artık sadece sirke kullanıyorum. İğrenç koktuğum için kimse yanıma yaklaşmıyor, koca kişisi kendine soyu tükenesice bir urus hatun bulup urusyaya yerleşti. Çocuklarım anneannelerinde kalıyorlar ve onları sadece pencereden görebiliyorum. Ama mutluyum. Kanser olmayacağım.

Göndermediğim mesajlar yüzünden başıma ne bela gelecek diye beklemekten helak oldum. Odanın ortasına uçak mı düşecek, penceremden tır mı girecek, ağaca yuva yapan kuşlar yüz tane yavrulayıp üzerime mi saldıracak düşüncelerinden uyku uyuyamıyorum. Bilgiden, bilinçten sersem oldum. Doldum doldum taştım. Hatta şiştim, yeter artık.

Beleş kontür istemiyorum, zaten hattımın dakikalarını bile bitiremiyorum ay sonuna kadar. Bilgisayarıma virüs bulaşma riski yok, ben onu her gün çamaşır suyuyla silip, haftada bir de dezenfektanla temizliyorum. Ülkemin zenginliklerinin farkındayım. Çevre örgütlerine üyeyim. Lakin, kendini korkuluklara zincirlemek gibi eylemleri gençlere bıraktım. Zira iki evladıma kim bakacak ben hapislerde çürürken? Üstelik ben gibi psikopatı üç günde şişlerler oralarda.

Hayatın anlamını o çipil Çinlilerden çok daha evvel çözmüş bir milletin evladıyım ben. Onlar dedi diye sokmadım yüreğime sevgiyi, iyiliği, duyarlılığı. Beni tutmasalar, Nirvana’nın zirvelerinde otluyor olurdum şimdi. Üstelik Maykılla birlikte çocukluğum falan da ölmedi yahu. Bütün zıpırlığıyla yerli yerinde duruyor.

Bu nedenle sevgili dostlarım, çok rica ediyorum ben gibi teknoloji özürlü, internet yoksunu hatuna bu mesajlardan artık yollamayın. Listelerde bir adres olarak değil de selamlaşılacak bir dost olarak görülmek, başıma gelebilecek en büyük zenginlik ve en yüce bilgelik olacaktır.

Sevgi ve dostlukla…