[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Nabersin Günlük?

Beni sorarsan elim ayağım buz gibiyken sırtımdan ter çağlayanları akmakta. Sanki üzerimden kırklık tır geçmiş gibi her yanım acıyor. Bir de akşamdan suya bastırılmış nohut misali şişmiş elim yüzüm. Sanırımsam hastayım. Fakat bir beş dakika durup kendimi dinlemeye fırsatım olmadığındandır ki tam emin değilim. Belki de turp gibiyim. Zira günlerden beri kuyruğuna teneke bağlanmış it yavrusu gibi koşturmaktayım ve hala da bayılmış değilim.

Evet yorgunum. Ve son günlerde pek bir asabi oldum. Mazeretim de yok. Olura olmaza sinirleniveriyorum öyle. Hiç yoktan gönül kırdım, sevdiklerimi incittim. Tüh bana, yazık olsun bana.

Ki ben böyle biri değilim. Çok korkarım kalp kırmaktan. Dünyada tamir edilmeyecek tek şeydir çünkü. İstediğin kadar yapıştır, asla eskisi gibi olmaz çünkü.

Hani pat küt söyleyince daha iyi hissedecektim kendimi. Hani bırak sen üzüleceğine, sen söyle karşındaki üzülsündü. E olmadı. Ben söyledim, ben yaptım, ben hırpaladım.. yine ben üzüldüm.

Ben böyle biri değilim işte. Bana göre değil öyle pattadanak her şeyi yüze söylemek. Bırakayım yine içimde kalsın zehir. Zehir akınca herkesi acıtır çünkü. Önce akıtanı.

Aslında sağlıkla nefes alabiliyorken, hayat bunca güzellik sunmuşken bana ve üstelik bir de iki nur danesini verip kucağıma annelikle taçlandırmışken, niye ve kime bu öfke bilmem ki…

Hakkın var mı? Hiç düşündün mü şöyle durup? Nice acılar, nice sıkıntılar yaşarken bir yerlerde birileri, sen öyle aptal saptal şeylere kızıp ta, hem kendine hem de insanlara niye zehir edersin dünyayı?

Yavrucakların odalarında halı üzerine bıraktıkları eşofmanlarını tutup çöpe attım geçende. Pişman değilim. Bu gün olsa yine aynı şeyi yaparım. Utanmazlar bir de “annem psikopata bağladı” diye şikayet ediyorlarmış beni ananelerine. Sıkıyo mu, dağıtsanıza onun evini de böyle. Alçak eşeğe binmesi rahat oluyo dimi? Bak şimdi nasıl da güzel katlayıp kaldırıyonuz sıpalar.

Dur bak sana bir şey anlatayım. Yalnız önce elimden düşürdüğüm delgeçin içinden yerlere saçılan rengarenk konfetileri ayağımla iteleyeyim de. Heh şimdi oldu. Ofisimi b.k götürüyordu, şimdi üzerine kuş kondu.

Ne diyorduk anacım? Şimdi bizim orada gençten bi kadınceyiz var. Durumları pek iyi değil. Buna rağmen hatunun en büyüğü üç yaşında ve en küçüğü de henüz bir cenin olarak anasının karnında ikamet eden üç yavrusu var. Tamam iki buçuk diyelim. Üstelik hatun biraz da kafadan sakat. Dengesiz, tutarsız ve de ya nasıl anlatılır bilmiyorum da kötü de demek istemiyorum ama, insani özelliklerini biraz yitirmiş gibi sanki.

Hiç yoksullukla falan alakalı değil. İşte derdi varmış da, parası yokmuş da bunlar bahane olamaz böyle kişilik kayıplarında. Ne yoksul insanlar tanırım gözlerinden ışık çıkan. Dimdik, mağrur, tertemiz, insan gibi insan. Ya ruhsal bir dengesizlik, ya da akıl noksanlığı olabilir ancak sebebi. Gözleri böyle nefretle bakıyor. Çocuklarına.. ki onlar daha çok minicik… çok kötü davranıyor.

Ben de bu hatuna elimden geldiği kadar iyi davranıyorum. Her gördüğümde hal hatır soruyorum en şirin halimle. Sevgi pıtırcığıyım ya.. salak demiyorum dikkat edersen, ayıp olmasın diye.. işte benim Liselim ilen Minimin güccümenlerini veriyorum. Hatta koca bir koliyi, akşam vakti evine kadar taşıyorum… şimdi salak diyebilirim işte… Erzak yardımı yapmak isteyen arkadaşlarımı ona yönlendiriyorum.. falan filan işte. Böyle şeyler söylenmez ama, durumun vehametini anlaman için şettirdim..

He şimdi böyle bir olay oldu diye ben akıllanacak mıyım? Hayııııır.. insanlara pat diye güvenmeye, herkesi kendim gibi zannetmeye devam edecek miyim? Eveeeet… Bu durumda ben salak mı oluyorum? Eveeet… çekinme günlük çekinme… “salak” de bana.


Neyse gelelim neler olduğuna. Sen bu çatlak, tut benim Minime tokat at. Boyuna posuna bakma, bunca şeyden utanma, haydi hepsini bırak küçücük çocuk, sana karşı koyamaz, gücü yetemez. Üstelik de bunu ben işteyken, yavrucak evden çıkıp anneannesine giderken yap.

Haydi kuldan utanmadın be sürtük, Allah’tan da mı korkmadın? Hayır onları da geçtin diyelim, sen benim şerrimden de mi çekinmedin? Bak yine sinirlendim yahu.

Neyse annem yavrunun yüzünü öyle görünce anlamış mevzuyu, gitmiş hatunun kapısına. Hatun çıkmış dışarıya demiş ki “camıma daş attı.” O taşı ben senin nerene sokacağımı bilirdim ya, dua et hamilesin. Annem de yol yordam bilir, eski hatunlardan tabi.. “kızım niye vuruyorsun el kadar çocuğa? Yazık değil mi bak yüzüne.”falan demiş kibarca. Anne ne anlar bu şaşkoloz kibarlıktan. Patlatsana iki tane ağzının orta yerine.

“Vururum ben, düğerim ben. Bi daaa göriiim bah nassıl düğüyom” falan gibi saçmalamış gerzek. Annem de “vuramazsın. Nasıl vuruyorsun sen ona? Bir suçu olursa da annesine söyle. Bir daha olursa bak kötü olur” şeklinde sert yapmış. Gacı ne dese beğenirsin günlük? Valla ben ne dese beğenmem de… bu dediğine şapka çıkardım yani. “Teyseee senin kızın deli deli.. ben ona bişey demem. Düğerim çocuğu olur biter.” Yeminlen dediği bu. Öldürür müsün.. sabaha mı bırakırsın. Hayır gel de katil olma.

İşte bunlar döverdim dövemezdin ağız münakaşası ederken, annem bi tane geçirmiş buna. Allahım ne sinir bozucu. Ki benim annem de öyle kolayına sinirlenmez. Otuz senedir aynı yerdedir ve kimseyle kavgası gürültüsü yoktur Artık nasıl çileden çıkarmışsa kadını.

Bir de benim deli olduğuma da karar vermiş baksana hatun. Doğrudur.. kimse yüzüne bakmazken selam verdik, güler yüz gösterdik ya haspaya ondan deli dedi zaar. Deli olduğum doğrudur. Ama o bilemez ki bunu. Benim içimdeki deli sevdiklerimle beraberken, kendimi rahat hissettiğimde çıkar ortaya. Bir de sevdiklerime zarar vermeye kalkan olursa, işte o şahıs, içimde sakladığım psikopatla karşılaşır ki, bu onun için hiiiç hoş olmaz.

Geçen hafta Cumartesi meydana gelen bu olayı ben iki gün sonra öğreniyorum bittabi. Anam (sığınacak limanım dedim, sınırsız güvendim n’ooldu? Hatun demedi bana bişey.) Kocam ( ilk aşkım, son sevgilim. Hani aramızda gizli saklı olmayacaktı hııı.. sen kimbilir daha ne haltlar karıştırdın da bana söylemedin..)

Çünkü bilir onlar içimdeki bu iyi niyet ve sevgi dolu pisicik, yavrularıma dokunulduğunda bir aslana dönüşür de kimseler tutamaz. İşte o zaman deliririm bütün anneler gibi. İşte o zaman ne varsa yıkar geçerim. Pençelerimden kurtulmaya çalışmak nafiledir.

Bu insanlar neden gelip hep beni bulur, merak ediyorum yahu. Hayır git başka yerde ara belanı, benden bulma. Ama kaşınıyorsan da kaşırız ne edelim.

Haydi Günlük selametle. Ben yine çok sinirlendim. Başta yazdığım sevgi kelebeği uçtu gitti işte.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Matematik, Fizik, Edebiyat, İngilizce, Biyoloji… bu ve benzeri derslerden üst üste, bıkmadan, usanmadan yazılı olmuş, bu vesileyle beyni jöle kıvamına gelmek üzere olan Liseli bir yavrucak ve onun liseyi yeniden, ikinci kez, tekrardan okumak zorunda kalan, bu nedenle inceden kafayı kırmakta olan tatlı, güzel, muhteşem ötesi, harika annesi tarih dersine çalışmaktadırlar.
  • Önce biraz motive edelim yavruyu. Bilinçli bir annenin kuracağı şöyle bir cümle onu ders çalışma konusunda yeterince ikna edebilir:
  • Bak yavrum.. bakıyooo.. şimdi çok ders çalıştığın için sana inek diyebilirler... derler de yani acımazlar... lakin ileride, okumuş, başarılı bir adam olduğunda... inşallah... bütün çıtırları sen kapacaksın ve o seninle kafa bulan ve popüler olduğunu zanneden hıyarlar, sadece lisede çıktıkları sümüklü kızların anılarıyla abaza bir hayat geçirecekler.

Haydi başlayalım. Anadolu’daki Türk Devletlerini biliyon mu sen?
Sular seller gibi anne..
Peki söyle bakalım o zaman, Hitit Devleti’ni kim yıkmıştır?
Persleeer…
Diil len sıpa. (Çocuğun kulağına işaret parmağı sokularak beyne kan gitmesi sağlanır. Çocuk bundan nefret eder ama, olsundur.)
Anne yaaaa.. yapmasana şunu.. iğrenç yaaa…
Yaaaa deme anneye.. Söyle bakalım bunların yaptığı en önemli ilk neydi peki?
Ateşi mi bulmuşlar?
He he he.. çok komiksin… hani anlaşma falan…
He Perslere karşı ilk anlaşmayı yapmışlardıııı…
Ne Persleri beeee .. (Enseye ilk şaplak indirilir.) Başlıycam Perslerine şimdi.

(Mini kişisi kikirdemektedir bu arada)

Peki Frigleri kim yok etmişti?
Persleeeer..
La oğlum taktın he Perslere.. bak bi daha Pers dersen, yiyecen elimin Persini.
Neyse bari şu ilk meclisi açanı söyle..
Ya anne kuşlu bişeydi de.. heh Baykuş..
Pankuş len Allah iyiliğini versin. (Enseye birkaç şaplak daha indirmek suretiyle çocuk şapşallaştırılır. Kikirdeme hususunda Mini kişisine destek verilir.)

(Mini kişisi kendini yere atıp, ayaklarını havaya kaldırmış, garip hareketler yaparak kahkaha atmaktadır.)

Peki bu Lidyalılar neler yapmış anlat bakalım.
Parayı buldular ya anne. İlk döviz kurunu, pariteyi, serbest piyasa ekonomisini bunlar şettirdiydi.
Oooolum dalga geçmesene.. adam gibi çalışalım işte. (Bu arada saçlar yolunarak kakılmuuş hareketi çekilir ve kahkahalar odayı çınlatır.)
Tamam anne ya.. söz ciddi olucam. Ame sen de güldürme..
Haydi o zaman yavrucuğum söyle bakayım anneciğine bu Lidyalıları kim duman etti?
Kikir kikir … (ulen bu camışa kikirdemek te çok yakışıyor bee..)
Söylesene len, hani söz verdin ya.. düzgün çalışacaktık.
Söyleyemem anne ya..
Niyeymiş o?
Sen dedin ya, bir daha Persler deme diye o bakımdan.. (Yavrunun alnının ortasına bir şaplak daha indirilerek iyice afallaması sağlanır.)

(Mini kişisi bu esnada, halının üzerinde yüzükoyun bir şekilde uzanmış, kafasını yere vurmak suretiyle gülmekten katılmak üzeredir.)

Peki Persleri anlat o zaman.
Ya anne bırak ya. Nesini anlatiim. Ona buna saldırıp durmuş, kavgacı lavuklar. Sonunda bunları ortadan kaldırmışlar da millet bi rahat etmiş..
La oğlum bi dek dur lan.. şimdi sorarım ben sana.. ( Bu sefer yavru yere yatırılıp hırtlağına çökülmek suretiynen, bilgilerin iyice bellenmesi sağlanır.)

(Mini kişisi ayağa kalkmış tepinmeye başlamıştır. Eğer hala işemediyse, birazdan altına kaçıracak diye düşünüyorum.)

Bu arada salonda TV seyretmekte olan koca kişisi bir hışımla odaya dalar. Kapıyı tıklatmamış olmasını kınadığımız koca şahsiyeti şöyle seslenir:
Hani siz ders çalışacaktınız? Bu ne gürültü yahu? Savaş mı çıktı?

Ben deniz gayet pişkin İncegül şahsiyetsizi şöyle cevap verir, gariban kocaya:
Aaaa.. ne var ki.. biz Tarih sınavına hazırlanıyoruz. Sen yanlış duymuşsundur canım. Ya da münasebetsiz komşulardan biridir.. Allaa allaaa ya.. bak bütün konsantremizi bozdun şimdi…

(Tabii anne bunları söylerken , Mini üçkaatçı sıpası ranzaya yatmış, elindeki masal kitabını okuma numarası yapmaya başlamış, biz de çalışma masasının başında en ciddi pozumuzu takınmışızdır. Adamceyiz ne etsin her zamanki çaresiz ve mahsun bakışı attıktan sonra olay mahallini terk eder.)

Neyse.. bu kadar Tarih yeter. Anladın dimi oğlum bütün konuları?

Anlamam mı anne… sen bi dershane açsana. Gıcık aldığım bütün salakları sana göndereyim. Çalışıp kurs paralarını da ben öderim.(Şimdi bu dana iyi bişey mi söyledi anlayamadım ama neyse..)

De haydi biraz da Dil Anlatım’a bakalım. Teyy teyyy… (Anne cosutmuştur.) Hımmmmmmmmmm söyle bakalım düz ünlüler ve yuvarlak ünlüler hangileridir?

Düzleri bilmiyom da.. yuvarlaklar Fatih Ürek, Kuşum Aydın ve .Dr. Bilaldir anneciğim…

(Tamam yeter bu kadar.. burada kopulur ve ders çalışmaya son verilir. Zaten Mini kişisi kendinden geçmiş, helak olmuştur. Yazıktır ona.)
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bu hafta evcağızımda tadilat var günlükçüm.

Bu yoğunluğun arasında hiiiiç sırası değildi ama, mecburi işler bunlar.

Aslında el değmişken yapmak istediğim keyfi bi sürü şey var ama, kalacak şimdilik. Mesela for eksampıl, kendime şöyle güzel bir oda istiyorum. Çocuk mızıldanmaları, koca dırdırı, hayat telaşı, ıvır zıvır her şeyi dışarıda bırakıp kafayı dinleyebileceğim, öyle boş boş duvarlarını seyredebileceğim, kitap okuyabileceğim.. sadece kendime ait bir yaşam alanı istiyorum. (Hayal kurma İncegüüül..)

Bu koca eve k.ç kadar mutfak yapan inşaat ekibinin özellikle halay başına saygılarımı sunmak istiyorum bir de.. hem nasıl istiyorum bilemezsin. Şöyle büyük bir mutfak yaptırmak istiyorum. Evet at koşturucam.. hatta deve güreştirecem ulen. Wıııl bii wıl biiiiii diye şarkılar söyleyerek yavrularıma kurabiye pişirmek, hatta Kuğu gölü balesi yapmak istiyorum. Geniş ya mutfak o bakımdan.

He bir de portakallı ördek pişirmek istiyorum. Bu ara buna takmış vaziyetteyim.

Böyle bir şeyi yemeyecek olduğum ve de ev ahalisinden kimse yemeyecek olduğu halde niye pişirmek istediğimi bilmiyorum. Estiler, ilişmeyin .

Ama, ben ördeklere kıyamam ki. Yazık onlaraa. Zaten ben kıymam. O kıyılmış gelir, ben sadece pişiririm.

Şimdi bunu kışın mı pişirmek lazımdır.? Portakal bilindiği üzere bir kış meyvesidir. İyi hoş ta ördeklerin eti de baharda güzel olur. Zaten ben ördek eti yemem. Ama, öyle söylüyorlar. Baharda portakal olur olmasına, lakin mevsimi değildir ve lezzetsiz, içini yemiş ve pörsümüş olur biraz.

O halde kışlarda yapalım. E o zaman da ördeğin eti kartlaşır. Pişmez, kara olur. Saman gibi lezzetsiz bi şey olur. Mevsimsiz meyve lezzetsiz olur diye kart ördek mi yiyelim yani? Zaten ben ördek eti yemem. Nasıl olursa olsun.

Zaten artık hiçbir şeyin mevsimi de kalmamıştır ki. Kış ortası, karpuz irilğinde çilekler manav tezgahlarını süslüyor artık. Çilek dediğin yazın olur. Ufacık tefecik olur. Mis gibi kokar. Kışın da çok çok reçelini marmelatını yer, kompostosunu içer hasret giderirsin.

Ne işin var güzelim senin kış günü orta yerde. Sen yazın güzel prensesi. Bırak ta özleyelim havalar soğuyunca seni. Bırak, yaz gelse de çilek yesek diye iç çekerek analım o güzel lezzetini.

Hele o kış günlerinin vazgeçilmezi ıspanak sebzesi. Hala, faydalı mıdır zararlı mıdır araştırıla gelen, demir deposu mu toksin kaynağı mı anlaşılabilemeyen, yesek te mi Temel Reis olsak, yemesek te Safinaz mı kalsak karar verilemeyen. Ama, her halükarda sevdiğim. Artık yılın dört mevsimi bizlerle.

Anaaaa, ıspanak çıktı işte, kış geliyor diye sevinmek, soğuk kış akşamları sarımsaklı yoğurdu üzerine döşeyip, sonra da sarımsak kokusunu yok etmek için kahve telvesi yemek istiyorum. Aç parantez.. Al işte, faydalı bir bilgi de vermiş oldum bu arada… kapa parantez.

Neyse konumuz çilek ve ıspanak değil, portakal bildiğin üzere. Hatta portakallı ördek. Ben ördek eti yemem yine bildiğin üzere. Zaten konumuz bu da değil.

Ya domates, biber, patlıcan ayrılmaz üçlüsü. Onlar da yaz kış sofralarımızda değil mi artık? Tadı tuzu yok mevsimi dışında ama, yine de talibi çok. Ben bunları da yemem. Tabii yazın yerim. Hem de bayılırım. Neyse konumuz bu hiç değil.

Konumuz ne peki? Ben şimdi bu güz günü portakallı ördek pişirmeye karar verdim diyelim. Nedenini boş ver. Taktım kardeşim, yapıcam işte. Delidir ne yapsa yeridir…

Hiçbir şeyin artık ve de maalesef mevsimi olmadığı halde, sera, hormon vırt zırt gibi kelimeler hayatımıza girdiğinden beri, ot gibi de olsa her türlü sebze meyveyi her mevsim yeme lüksüne sahip olduğumuz halde, neden ördekler sadece baharda yeniyor o zaman? Neden portakallar Gönül Yazar hanımefendisinin gözümüze soka soka ezberlettiği cicikleri gibi kendinden geçmiş oluyor kış bitmeden? Sorarım sana neden ha neden?

Ben şimdi ağız tadıyla bir portakallı ördek pişiremeyecek miyim? Hayır pişirsem de, portakalların içi geçmiş, ördek kart. Bir şeye benzemeyecekse niye uğraşıyorum o kadar. Üstelik ben ördek eti de yemem ki.

Bir de takıldığım nokta şudur ki: Ben bu yemeği pişirirken, bu içi geçmiş, pörsümüş portakalları,bu kartlaşmış ördeğin neresine şettireyim?

Bir başka taktığım nokta da bu k.ç kadar mutfağı hiç yapmasalardı da o gereksiz büyüklükteki salonun bir köşesinde pişiriverseydim ördeğimi daha iyi olmaz mıydı günlükçüm??
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yılın bu zamanı ne kadar da güzeldir benim memleketim. Londra’dan, Paris’ten, Roma’dan daha güzel. Güzel yurdumun güzel topraklarından bir parça. Ama, sadece bir toprak parçası değil o. Doğduğum fakat büyüyemediğim yurt.

Belki ekmek için, aş için, belki daha iyi bir gelecek için koptuğum yurt. Başı dumanlı dağlarını, yemyeşil ormanlarını, düzlüğünü, yokuşunu her bi tarafını ayrı özlediğim memleket.

Zamanı geri almak mümkün olsaydı eğer… oralarda büyüyüp serpilebilseydi şu deli ruhum.

İstanbul’u da severim ben aslında. Zaten bir garip şehirdir burası. Ya aşıksındır, ya düşman. Ya sevdalısındır yahut hasım. Ya vurulursun ya da gözden, gönülden silersin. Ortalarda olamazsın. Yorumsuz hiç kalamazsın. Öyle bir yosma şehirdir işte.

Yorar insanı. Gürültüsü, keşmekeşi hiç bitmez. İnsanları pek gülmez. Omuzları aşağıya büker biraz. Hafiften bir kamburdur İstanbul. Yine de İstanbul’dur işte. Uğruna savaşlar yapılan, şiirler, şarkılar yazılan güzel şehirdir.

Sabahlarda, bazen memleketimin kokusunu duyarım. Çam kozalağı olur bazen düşüverir önüme. Kimi de bir sıcak tebessüm ya da bir dost selamında bulurum güzel insanlarını.

Bulutunu, yağmurunu, o doyumsuz toprak kokusunu duyarım bazen. Bazen de leylakların sabah serinliğinde insanın içini acıtan kokusunu. Fındık toplayan anaların yürek burkan türküleri çınlar kimileyin kulaklarımda, kimi de evlatlarını gurbete yollarken yaktıkları ağıtlar.

Bazen bir ağaç gölgesinde doruklardan incir toplarım, bazen bir su kenarında çocukluğumun yanıçlı gölünde çimerim. Yanıçlar ısırmasın diye de iyice bi bakarım.

Tenha bir yolda giderken, böğürtlen toplarım kenarlardan, elimi ağzımı mora boyarım. Dağ çileklerinin minicik ama muhteşem görüntüsüyle büyülenirim.

O kalabalık caddelerde yürüyen hoş hatunların yüzünde, sarı yemenili kadınlarımı, pembe yazmalı kızlarımı görürüm. Pusetteki bebelere baktıkça, aynalı beşik sırtında, sabah ayazı tarlaya koşturan taze gelinleri hatırlarım.

Ne zaman bir esnaf kepenk açsa, o küçücük bakkal dükkanından aldığım şekerlerin tadı dilime dolanır. Ya da ne zaman bir büyük binanın önünden geçsem, dayım beni sırtındaki küfede taşır.

Anneannemin gözleme kokusudur kimi zaman, ya da dedemin ak sakalı. Kocaman gözlü, pembe yanaklı çocukların kahkahaları belki. Pınarın buz gibi suyu, selvi ağacının bulutları delen boyu. Taş, toprak, çimen, çiçek, bazen de şifon kanatlı bir kelebek.

İstanbul’da yaşarım ben memleketimi. Hasretim dinmez, katlanır. Ya da hasrete katlanılır. Hasret zor iştir, çeken bilir. Gurbet zor iştir.

İstanbul’da bulurum bazen memleketimi.İstanbul’da ararım memleketimi de ondan belki. Yüreğimden silmedim, silemedim de ondan. Belki hala göçemedim. İstanbullu olamadım, olmadım. Köklerimi söküp almadım oralardan. Kökleri o topraklarda sımsıkı, buralarda büyümeye çalışan bir fidan gibiyim. Ne kadar sularsan sula, hep bir yanı susuz, hep eksik bir yanı. Kökleri sıla toprağında, dalları gurbet göğüne uzanmaya çalışan, ama hep kısa kalan bir ağaç belki.

Ya da ben yüklü küçük bir bulutum gurbet semalarında. Gidip memleket toprağına yağmayı hayal eden…
Etiketler: 27 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Oldukça yoğun günler geçiriyorum Canım Günlüküm. Farkındayım, ihmal ettim seni bu arada. Hakikaten zamanla yarışıyorum diyebilirim. Lakin öyle şeyler de oluyor ki, yazamadığım için kaynayıp gidiyor. İşte bu çok fena.

Hayatımda teknolojiyi sevemedim ben Günlük. Beni tanıyan herkes te bilir bunu.

Hani her ne kadar nimetlerinden faydalanıyorsak ta yine de hep soğuk ve uzak gelmiştir bu teknoloji bana. Beni bırak Taş Devri’ne, bırak bırak çekinme. Cilalı olur, yontma olur hiç fark etmez, mutlu mesut yaşarım inan ki.

Mağaramda oturup kocamın avdan dönüşünü beklerim, o gelene kadar taşları yontup cilalarım, yavruların bir gün olup tekerleği icat edeceklerini hayal ederim, sonra akşam olup koca kişisinin avladığı bizonu pişiririm. ( E ateş te keşfedilmiş olsun. Valla etin az pişmişine bile tahammülüm yoktur. Çiğ de yiyemiycem şimdi.) Yemekten sonra saçlarım koca kişisinin ellerine dolanmış vaziyette romantik gezintiler yapmak ta hoş olurdu. Dinazorlara ekmek filan atardık birlikte.

Aslında hep özlüyorum o eski günleri. Teknoloji denilen iki başlı canavarın bizi birbirimize yabancılaştırmadığı günleri. Birbirimize soğuk ve tek tip bayram mesajları yazmak yerine, özene bezene seçip gönderdiğimiz kartpostallar attığımız günleri. Televizyon karşısında transa geçip hayali insanların hayatlarıyla ilgilenmek yerine, birbirimize hal hatır sorduğumuz günleri. MSN, Çat Çut, ıvır zıvır yokken, hasret dolu, ucu yanık mektuplar yazdığımız günleri. Köye gittiğimde düvene binmeyi, idare lambasıyla aydınlanmayı, lüküsün lüküs olduğu günleri bile özlüyorum be.

Hele ki şu herkesin elinde, cebinde, kulağında ve de bilumum yerlerinde envayi çeşit cep telefonlarıyla gezmediği, birbirine o tuşları uçururcasına, dürte dürte mesaj yazmak yerine, sıcacık sözler söylediği günleri hasretle anıyorum.

Benim cep telefonu, evdeki çekmecelerin birinin dibinde, katlı çamaşırlar altındaki yerinden son derece memnundur mesela. E iş telefonum belli, ev telefonum belli. İş çıkışı arkadaşlarla bi drink almaya karar vermiyorsak, ki ne mümkün? Evden işe, işten eve, yeri yurdu belli bir hatunum ben. Zaten eve gidene kadar, anneciğimi, babacığımı, bir kısım kardeşimi, yeğenciğimi ve hatta gelinciklerimi bile görüyorum. Yüz yüze, öpüş kokuş, misler gibi. (Ne kadar şanslıyım yahu.)

Efenim konumuza gelince. Şimdi benim bir şirket hattım var. Gece, gündüz yanımda olması gereken. Hep açık olan. Lakin ben İncegül kişisi, onu da koyarım gelince bir kenara, orada bırakırım. Hiç aklıma gelmez orasını burasını kurcalayayım. İşte telefonun ne özellikleri varmış bir bakayım. Onu bırak, cevapsız çağrıları bile ancak ertesi gün görürüm. Anacım ne edeyim ben böyleyim işte?

Geçen akşam benim Koca kişisi, al sen eline bu telefonu, ekranını falan değiştir, içini dışını kontrol et, mesajlara bak. Bu bir koltukta oturmuş, elinde minicik telefon dıt dıt dıdı dıt dıt oynamakta. Ben de diğer koltukta oturmuş Liselime soru hazırlıyorum. Bir yandan da sinirlenmeye yüz tutmuşum. Benimki sesleniyor sevgi dolu sesiyle.

“İncegüüüül..”

Ben deniz aptal karga.

“Efendim canım.”

“Bu telefonu senden başka kimse kullanmıyor değil mi?”

“Hayır hayatım. Sadece ben şettiriyorum.” Ay ona kullanmak denirse tabi. Çalarsa ve bu esnada ben onun çaldığını duyarsam bakıyorum işte.

“Peki bu mesaj da neyin nesi aceba hayatımın anlamı? Bu telefondan gönderilmiş te.” Mesajı okuyor: “Canım, seninle eve kadar yürümek bile çok güzel ve özeldi. Bunu hep yapmak istiyorum. Seni seviyorum aşkım.”

Hönkkkkkk!!!!!! Nasıl yani yaaa? İyi de bu nasıl olur ki? Allah Allah, kim yazabilir ki bu mesajı benim telefonumdan.

Hiç bozuntuya vermiyorum bittabi.. yaram yok ki gocunayım.

“Aman ne biliiim ben. Bizim Cemba kişisinin işidir mutlaka. Telefon onundu ya. Benimki bozulunca hattı ona taktıydık. Malum kendisinde üç yüz doksan tane telefon, bi o kadar da kız arkadaş var.”

Hani normal bir evde bu durum meydana gelse yaşanacaklar aşağı yukarı şöyledir: Adam sinirle “kim ulen bu meşajlaştığın, hatta eve kadar yürüdüğün herif?” şeklinde celallenir. Kadın ık mık edip, derdini anlatmaya çalışır. Anlatabilirse ne ala.. yok anlatamazsa. Adam kırk beşliğini çıkarıp hatunu alnının çatından vuruverir maazallah. E Türkiye burası. Karısını öldüren psikopata, hatun cilveli bir şekilde saat sordu diye ceza indirimi uygulanır, töre cinayeti adı altında, seven gönüllere hançer vurulur benim ülkemde. Lakin ne edersin, gülü seven, dikeni orasına burasına battığında bile acısını içine gömecek ve o gülü sevmeye devam edecek. Dikenleri her yanını kanatsa bile sevecek. Hatta ölümüne sevecek.

Gelelim benim duruma. Bizim herif şimdi tutup beni vurursa, gençliğime doyamadan gidecem. Yok eğer vurmazsa, bu koca kişisine “beni artuk çekücü bulmeyyon mu itülmüş” diye soracam. Hayır elin adamlarıyla kapılara kadar yürüyecen, sonra tutup bir de üstüne aşk meşajları atacan. Bu koca kişisinin kesin beni vurması gerektir. Namusumuzu yerde komaması lazım gelir.

Koca kişisi bu konuda asla benden şüphelenmez biliyon mu Günlük? Niye mi? Yok öyle “aman benim kocam bana sonsuz güvenir. Ben adamı namusumla döverim” falan demiycem. Beşer şaşar. Allah şaşırtmasın. Hiçbir herifçioğlu da açık yakaladı mı “yok canıııım” demez netekim.

Lakin benim koca bilir ki, ben cep telefonundan mesaj atmak şöyle dursun, açma düğmesine bile basmaya erinirim. Hayır her konuda ful çalışkan, asla hiçbir şeyden üşenmez kadının tekiyim. Ve fakat iş cep telefonuna geldi mi, sevmediğimden olsa gerek hiç işim olmaz. Hayır müziğini değiştireyim, cartını curtunu öğreneyim hevesim bile yoktur. Telefonun kamerasını kullanmayı bile Mini yavrum gösterir hala bana. Bu kadar diyeyim, gerisini sen anla artık.

Neyse efenim uzun lafın kısası, teknoloji özürlü, cep telefonu düşmanı bir hatun olmanın faydasının bir gün göreceğimi biliyordum zaten…

He bir de ben bir halt karıştıracak olsam, emin ol gece uykumda bile olsa mutlaka anlatırım bu koca kişisine.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Memleket sabahları. Neşeyle uyandığım sabahlar. Küçük ahşap pencereden güneşin doğuşunu seyretmek. O muhteşem kızıllıkta kaybolmak. Nasıl güzel bir dünyaya açılır o minicik pencere. Masalsı bir andır beynimin köşesinde o pencere ve pencereden görünenler.

Hava ışıklanıp, akla kara seçilmeye başladığında, bostanlar çıkar ortaya. Kıpkırmızı domatesler fışkırmış o yemyeşilliğin arasından, nasıl da güzel görünür. Tıpkı gelincikler gibi utangaç ve narin. Ya altın renkli mısırlar, kendilerini iyice salıvermişler, iyice yaklaşmışlar mis kokulu toprağa. Minik bibercikler ve hemen yan komşusu bamyalar sanki üşümüş gibi sokulmuşlar kardeşlerine.

Ihlamur ağacının kokusu, sabah rüzgarında nasıl da tatlı tatlı vuruyor. İncirler ballanmış iyice. Bizi bekler doruklar.

Daha aşağısı orman. Hayaller kurmaya başlıyorum yine ormanın hafif karanlık, gizemli ve biraz ürkütücü görüntüsüne bakarak. Çeşit çeşit canavarlar yaratıp sonra da onlarla savaşırken buluyorum kendimi. Tam hepsini yok edip, zafer naraları atacakken, anneannemin o tatlı sesiyle kendime geliyorum. “A sakalını sevdüğüm, a benim kadun kızım, gel de kahvaltı et. Ne edersin iki saattir o camın önünde?”

Ah ananem, başı dumanlı Ilgaz’ı da azıcık seyredeyim, onun o sabah mahmurluğundaki azametine azıcık daha şaşıp kalayım, geliyorum.

Ananeciğimin nefis gözlemeleriyle, ihtimaldir ki sabahın beşinde kalkıp sağdığı tazecik süt ve afacan bir çocuk gibi tırmanıp folluklardan yeni bulduğu yumurtalarla hazırladığı o güzel kahvaltıların, gün gelecek tatlı bir anı, bir hayal olacağını hiç aklıma getirmemiştim o günlerde.

Sonra bir başka şehirde, bir başka pencerede, bu kez tam ters taraftayım. Bu defa pencereden değil pencereye bakıyorum. Korkulukları mavi ve bombeli, hafiften asma yaprakları kapatmış üst tarafını. Babaannem ve Dedem oturmuş divana, karşılıklı sohbet edip çaylarını içiyorlar. Korkulukların yer yer böldüğü harika bir tablo gibi.

Oyunu falan bırakıp öylece onları seyrediyorum. O kareyi beynime kazımak istercesine, belki de onlardan kalacak en güzel görüntü olarak hatıralarıma katıyorum.

Neden sonra Babaannem “gel bakayım sırtın terli mi..” diye çağırıyor beni. Sonra içeriye girmemin pek mümkün olmadığını görünce, uzatıveriyor o tombik pamucuk ellerini demir korkulukların arasından, “gel gel” diyor. “Yanaş ta bakayım a afacan!!!! Sırtıcığın su olmuştur senin şimdi..”

Sonra başka bir pencere önünde, bir başka dünyadan yansıyan, başka başka hayatları seyrediyorum. İnsanlar telaşlı, koşturuyor. Sağa sola savuruyorlar kendilerini. Hepsi sanki bir yerlere yetişecek, bir şeyler için geç kalmış gibi. Deniz hırçın, deniz öfkeli. Dalga dalga, köpük köpük çırpınmakta. O da annesinden mi ayrılmış? Yağmur yağıyor. Ben ağlıyorum. Sadece annemi özlüyorum. Dünya silinmiş. Gelip geçen insanların yüzlerini göremiyorum artık. Sadece annemi bekliyorum.

Sonunda görünüyor karşıdan. Yağmur diniveriyor tam o anda. Ama göz yaşlarım dinmiyor. Bu kez karışıyor bütün duygular birbirine. Küçücük ellerimle kalp çiziyorum camın buğusuna ve o kalbin içinden geçip geliyor bana doğru canımın içi. Daha da çok ağlıyorum. Bir de yazı yazmaya çalışıyorum şimdi ne olduğunu hatırlamadığım.

Öyle küçüktür ki pencereler, böylesine büyük manzaraları, bunca güzelliği, ve milyon tane anıyı belki de, nasıl olmuş ta hapsedivermiştir içine? Tıpkı yüreğimiz gibi küçüktür. Lakin bilemeyeceğimiz kadar büyüktür pencereler de. Hepsi başka bir yaşamı gizler ve başka başka dünyalara açılır sanki. Tıpkı yüreklerimiz gibi…

Not: Sevgili Dilek’in çok güzel bir kelime oyunu var. Ben biraz geç kaldım ama, mutlulukla katıldım. Dileyen arkadaşlar, Yıldız Yağmurlarında ıslanabilirler.
Etiketler: 25 YORUM | edit post