[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]




Pek bi şekilci olduk biz günlükçüğüm.

Kızlar kendilerini trend bir mekana götürmeyen çocuklarla çıkmıyor artık. Muhallebiciler tarihe karıştı. Starbucks var.. Gloria Jeans var.. gideceksen oralara git. Öyle nostalji olsun diye pastaneye falan gideyim deme sakın. Demode olursun bak baştan söylüyorum. Hele üzerine "çakma" bir şey almaya kalkma, hemen anlayıp kınarlar seni, benden uyarması.

Bir de yavrularda marka takıntısı var ki, sorma gitsin. Bizim zamanımızda da gençler marka giymeyi severdi. Ama şimdi parmak kadar bebeler ayakkabının Adidasını, kot pantolonun Levis'ını istiyor da ben pek bi şaşıyorum.

Anneee...
Heeeeeee....
Bi yere gidelim mi?
Nereye gidelim mi?
Mek Domalds olur Börger Kink olur ne biliiiim işte. Yabancı bi ismi olsun da...

Anneee.....
Heeeeeeee.........
Bana Adi-daz eşofman alsanaaa..
Niyeee? Aadii-daz olunca kuş mu konduruyo?

Anneeeee...
Heeeee çocuuuum heeee...
Arkadaşım dizlik almış ıvır marka çok güzel biz de alalım..
Markasız bi şey alsak da iki katı para vermesek dizin küser di mi bize?

Anneeeeee
Hay annenizin de sizin de... Efendim benim güzel yavrum..
Bana okul çantasını dandiğinden aldınız amaaa... abiminkisi nıyak markalı.
Ooolum sen daha Miniciksin. Hele biraz büyü, sana da alırız... Hem o dandik dediğin çanta kaç yetaale haberin var mı senin?
Siz beni sevmiyonuz.. hep abimi seviyonuz.. ühüüü..
Yavrum bizim zamanımızda böyle bavul şekli çantalar var idi. Okulda çanta, evde ters çevirip üzerinde ders yapılacak bir masa.. heyyyt gidi be. Anne baba ne alırsa beğenirdik. Yok bana Barbülü çanta al, yok efendim Vinikslisinden istiyom.. nerdeeeee... Önürcek adamdan öğğğk getirmek üzereyim ben mesela.
Zaten bana pumaa ayakkabı da almadınız... ühüüüüüü...
Oğlum ben sana burdan puma gibi uçup bi kafa atmak istiyorum ama, sizin şimdi psikolojiniz de ota b.ka bozuluveriyor. Sizin psikolojiniz bozulmasın diye genç yaşta psikopat olucam yeminle. Ulen ne sağlam bi nesilmişiz biz. Yerdik misler gibi azarımızı da, dayağımızı da... Bak hiç bi halt olmadı psikolojimize. Domuz gibiyiz çok şükür.

Bir de Nişantaşı modası diye bi şey var. Yeni yeni öğreniyorum. Şimdi bunların stayıl ikonları var ya -ki Viktorya ve o rüküşlük abidesi Britnii bunların başını çekiyor- bu arkadaşlar herhangi bir şey giydiler diyelim, güzel, kötü, rüküş, hatta iğrenç hiç farketmez, iki güne kadar aynısından ya da en kötü ihtimal muadili bi şey almazsan Nişantaşı caddelerine çıkma. Diyelim b.k rengi bi ruj sürdü bu hatunlar. Hemen aynı renkten sürülüp salınılacak ertesi gün. Tiksinç görünüyormuş, yakışmıyormuş ne gam.

Hayır klonlanmış kız sürüsü gibi dolaşmanın ne alemi var. Saçlar aynı kesim, aynı renk, kaşlar incecik yoldurulmuş Gündeş modeli. Giyimler ufak nüanslarla hemen hemen birbirinin kopyası.. makyajları bile aynı... Bir stilin bir tarzın olsun değil mi? Senin bir farkın olsun. Sen sen ol. Niye başkası olmaya özeniyorsun? Dans grubu gibi ortalıkta bir örnek gezinmenin anlamı ne?

Sadece kızlar değil ki... erkek çocuklar da öyle. Üzerinden düşecek gibi bir kot.. ama marka olacak. Üstlerin sade yazıları ve renkleri farklı. Saçlar dineltilecek ve bolca jöle, köpük artık Allah ne verdiyse... inek yalamış gibi.
Tabii ki temiz olacaksın. Bakımlı olacaksın. Güzel giyineceksin. Ama herkesin aynı şeyleri giymekten hoşlanması, aynı yerlere gidip, aynı şeyleri yiyip içmeyi sevmesi biraz tuhaf geliyor bana. Yani insanlar farklı mizaçta yaratılmışlardır değil mi? Birbirinden ayırt edilmeleri gerekmez mi?

Ben bu işleri pek de anlayamıyorum ne yalan söyleyeyim şimdi. Benim anlayışım mı kıt ki acep?

En Önemli Not: Pek sevgili Deniz kişisi, artık mekana geri dönme vakti gelmedi mi? Bak millet ne hallere düşmüş, görmüyon mu? Şu resimlere bakıp hiç mi vicdanın sızlamıyor? Tamam, şekilci olmayalım dedik de, bunlar da çok şekilsiz geldi bana. Sen ne dersin? Eğer bir vakit daha o dükkanı kilitli göreyim, gelip kıracam kapıyı bacayı haberin olsun.

Tüm Deniz'i çok özleyenler adına söylüyorum işte... Yuvana dön Denizim. Sensiz buraların eski tadı kalmadı.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Mutfak camının buğusu mu görünmez yapmıştı sokağı böyle? Birkaç gündür diline doladığı şarkıyı söylemeye devam ederek parmak uçlarıyla bir pencere açtı pencerenin içinden. Karanlıktı dışarısı. Uzaklarda yanan sokak lambasının yetersiz ışığında birkaç karaltıydı gördüğü sadece.

On sekizinde olsaydı. Ya da yirmi beş belki . Lakin çok geçti artık hayaller kurmak için yeniden. Geç bir vakitti gönül koymak için bir şeylere. Ya da daha çok erkendi yetişmek için bir yerlere.

Oysa ne çok şey geçmişti yüreğinin dehlizlerinden. Ne çok hayal kurmuştu onu ayakta tutan.

Bir bütünün parçası olma isteği. Kuvvetli egoyu tatmin için kendini geleceğe taşıma güdüsü. Belki de sadece bir iz bırakabilme çabası.

Akşam yemeği için son hazırlıklar da bitmişti nihayet. Haralanın gürelenin orta yerinde bir yerlerdeydi şimdi. Ocağın üzerinde kaynamakta olan çorbadan bir kaşık alıp dilinin yanma ihtimalini nefesinin gücüyle yok etti. Sonra usul usul dudaklarına götürdü soğuk metalin içinde sağa sola yalpalayan sıvıyı.

Tuzu azdı biraz sanki. Bir tutam daha attı.

Neydi tutam? Yeterince... Ne eksik, ne de fazla… Tam kıvamında.

Sonra tencereyi alıp çocuk cıvıltılarıyla şenlenen yemek masasına götürdü.

Geleceği gördü o umutla gülümseyen, neşeli çocuk gözlerinde. Ve neşeyle umutlanan gözlerinin aksini gördü geleceğin bir köşesinde.

İsteği bu muydu? O bunu mu seçmişti? Sevgiyle paylaşılan bir tas çorbayı mı? Bir tas çorbanın buğusunda ısınan canları mı? O canlarda ışıldayan sıcacık yüzlere bakmayı mı?

Yaşanılmakta olan seçilmiş olandı belki de.

Tüm hayallerinin gerçek olduğunu hissetti o an.

Hazırlayan olmayı o tercih etmişti. Hazırlamak umudu, sevgiyi, geleceği, yaşamı… Belki de sadece sofrayı.

O bunu seçmişti evet… Çorbaya katılan bir tutam tuz olmayı değil, o çorbaya tuz atan el olmayı.
Etiketler: 38 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Mim deyince hep Biyomun mim yazısı gelirdi aklıma.. suçüstü yapılmış, polis otosuna bindirilmiş bir hatunu yüzünü kapatırken hayal eder çok gülerdim. Ama ben de mimlenmişim işte. Okuyan herkesin mimlendiği bir konu bu. Şu dakika itibarıyla sen de mimlenmiş oldun ey okuyan!!! Kafa bulma yazanla... Gülmeeee…

Bakmayın benim cıvık bir başlangıç yaptığıma, mevzu önemli. Bendenizimin sayfasında okuyup buraya taşıdığım bir konu.

Öncelikle bu mimin üç kuralı var:

Birincisi çocukken dinlediğiniz bir şarkı ve şu anda hissettirdikleri ile ilgili.
Mimimizin ikinci şartı “çocuk istismarı”nı bir şekilde dile getirmek.
Üçüncü şart ise yandaki banner. Onun hissettirdikleri, göğsüme saplanmış bir bıçak kadar ince, sert ve keskin bir acı.

Çocukken dinleyip söylediğim ve en fazla etkilendiğim şarkının sözlerini yazayım iyisi mi. Nereden bulunup yüklenir bilemedim şimdi. Aha da aşağıda.. Buyrun birlikte söyleyelim…

Dahaa biir ballanır uykuuu
Çocuklaar kaardeş ooldu mu
Barışır aartık kurt kuzuu
Çocuklaar kaardeş ooldu mu

Düüüşleeer denizine dooğru
Mutluluuk biir yeelken açaar
Her yüreek bir altın pınaar
Çocuklaar kaardeş ooldu muu

Detone olmadan, hakkını vererek söylediniz umarım. Sonra alimallah popsıkar cürisi rezil eder adamı. Aldanmayın çocuk şarkısı olduğuna siz, oldukça zordur söylemesi. Tizlerine çıkmak için benimki gibi bir soprano (!) sese ihtiyaç vardır. Ne dalga geçiyonuz a dostlar? Siz benim Oooooğuuuuuuzzzz… şeklindeki aryamı hiç dinlemediniz tabii.

Bu şarkıyı hala söylerim ben. Mutfakta, banyoda, bazen bilgisayar başında çalışırken bile... Çok severim çok. Hissettirdiklerine gelince, çocukluğumdan bana gülümseyen her tatlı anı gibi, buruk bir mutluluk, eksikli bir coşku, neşeli bir hıçkırık elbette.

Şanslı bir çocuk olmanın, her türlü itliği çekinmeden yaşayabilmenin, derin huzuruyla yüreğimin bir köşesinde özenle sakladığım çocukluğum, ara sıra, bazı bazı, genellikle, sık sık göz kırpar bana. Kudurtur yeniden içimdeki afacanı.

Lakin benim kadar şanslı olmayan çocuklar var. Bizim kadar, bizim çocuklarımız kadar çocuk olamayan minicik yavrucaklar. Onlar da anne kuzuları. İşte bu çocukların bana hissettirdiklerini anlatmaya kelimelerim, cümlelerim yetmiyor. Hayat hiç adil değil maalesef.

Çocuk istismarı, çok da ortalarda olmasa, çoğu zaman dört duvar arasındaki sessiz çığlık olarak kalsa bile, o yavrucakların minicik bedenleriyle birlikte, masum ve tertemiz ruhlarını da hırpalayan bir durum.

Dayak yiyen, cinsel tacize uğrayan, hatta bazı davarlar, şeref yoksunları doluşmasın diye içeriğini yazmadığım bir takım filmlerde oynatılan, dilendirilen, ağır işlerde çalıştırılan, okul çağında, oyun çağında hayatın her türlü pisliğine bulaştırılan, ilgisiz ve sevgisiz büyüyen kocaman gözlü, ışık saçlı çocuklarımız için neler yapılabilirin sancısı sarmalı şimdi bizi.

Sevgili Sardunya da sayfasında çok güzel bir panoyla işlemiş "Çocuk İstismarı"nı.

Bu konuda yapılabileceklerin sınırlı olduğunu, onları ancak farkındalığımızın kurtarabileceğini anlatabilmek amacıyla başlatılan projeye, bizim gibi en azından bir şekilde sesini duyurabilen insanların katılması çok önemli.

Ne kadar destek o kadar başarı.

Haydi arkadaşlar… Pamuk eller klavyeye!!!



Not: Aymenim Kaplanımın ve Muhabbet Çiçeğimin sobeleri sıradadır. En kısa zamanda çalışmalar tamamlanıp yayınlanacaktır efenim.
Etiketler: 20 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Kutlanması zorunlu kılınan, dayatılan günler saçmalığına hayatı boyunca pirim vermese de bir kadın, bu kadar tantana koparılan, ve dahi en sümsük heriflerin bile en azından bir küçük jestle sevdiğini mutlu ettiği bir günde, hiç değilse kuru bir sözle bile olsa sevindirilmeyi hak etmemekte midir? Bu erkek milletinin kütlüğü genlerinden mi gelmektedir? Bunlar yaratılırken topraktan ziyade odundan mı yaratılmışlardır? Bu odun mamüllerinin küçük iken pek sevimli olup, zaman ilerleyip de ihtiyarlık vuku bulmaya başladıkça daha bir sertleşip, tam kütük kıvamını bulması karakteristik özelliklerinden mi kaynaklanmaktadır? Erkek kısmının minikleri, sevgi pıtırcığı, aşk böcüğü, kıvamında bir sırnaşıklıkla, sürekli olarak “seni çok seviyorum, beni seviyor musun, canım benim, cicim benim” şeklinde ortada dolanırken, büyük olanlarının “ben geldim, kumanda nerde, iyi geceler” cümlelerini bir akşamlık sohbet için yeterli görmeleri de bu zamanla kütükleşme sürecinin doğru işlediğini mi gösterir?


Minik oğlusuyla birlikte salonun ortasında bale (!) yaparken bacağına kramp giren anne kişisinin böğürtüleri üzerine koşar adım gelen, sporcu kimliğiyle tanıdığımız Liseli kişisi, kendisine kramp tedavisi uygulamak suretiyle acılarını dindirmiştir. Lakin bu yardım sever şahsiyet, bu işi sessizce yapmak yerine, “bu yaşta böyle abuk şeyler yapmasana anne ya, sakat edicen kendini” şeklindeki şekilsiz yorumuyla annesini ve “ulen tombul balerin, önce göbeeni erit ondan sonra bale yap” biçimindeki biçimsiz yorumuyla da kardeşini feci şekilde rencide etmiştir. Kendisini şiddetle kınıyoruz. Kuğu Gölü’nde baş balerin olmak gibi bir niyeti olmayan, sadece kendini eğlendirmeye çalışan bu insancıklara, son derece kırıcı sözler söyleyen genç arkadaşımız, terbiyeden nasibini almamış mıdır? Annesiyle derhal görüşülmeli ve iki yumurtayla yavrusunu terbiye etmesi önerilmeli midir?

Uzun zamandır okuyamamaktan şikayetçi olan anne kişisi, meşhur “iki kitaba birden başla, ikisini de yarım bırak” seanslarından birine daha başlamış ve eline aldığı ilk kitabı tam on üç kez okuma girişiminde bulunmuş, ancak birkaç sayfadan sonra vazgeçmiştir. Hayır kendisinin neyinedir Kafka’yı okumak, ya da ağır bir roman bitirmek. Bi dünya olmuş kafasıyla nasıl anlasındır okuduğunu? Bu kendini bilmez kadın okusun mudur işte Bremen Mızıkacıları’nı, Kırmızı Başlıklı Kız’ı doksan dokuzuncu defa? Onu ancak Ayşegül serisi mi paklayabilecektir yoksa?

Her akşam, üzerinde çalışılmakta olan beş yüz parçalık su altı pazıl setinin, yüz parçaya yakınını birleştirip, sonra tekrar bozarak kutusuna yerleştirmek çok can sıkıcı olmaktadır. O minicik balıkların kafasını, kuyruğuyla bir araya getirmek için ne kadar uğraşılmıştır bi fikri olan var mıdır? Bu durumda en kısa sürede bir pazıl halısı mı alınmalıdır? Yoksa “öğlene kadar yap kızım, öğleden sonra sök kızım” ya da “deli posteki sayar, döner döner yine sayar” durumundan kurtulup bu pazılı tamamlamak mümkün olmayacak mıdır?

Küçük yavrusunun, “anneyi çıldırtma etkinlikleri” kapsamında yapmış olduğu, “koltukların tepesine çıkıp yere koyduğu battaniyenin üzerine atlama ve bunu annenin gözünün içine baka baka sürekli tekrarlama faaliyetleri” esnasında, annenin tam bir melaike kıvamında, inanılmayası bir sabır çerçevesinde, son derece sevecen bir ses tonuyla, sadece ve sadece “yavrucuğum, niye yapıyorsun bunu,” deyip, “anneee havuza atlama çalışması yapıyom” cevabını aldıktan sonra boş boş yavruya bakmaya devam etmesi, hatunun ermekte olduğunu mu gösterir, yoksa anne kişisi, artık k.çını yırtmanın anlamsızlığını kavramış mıdır, ya da hayatın gerçeklerine uyanmış mıdır, hani bu bir kabulleniş midir, son seçenek olarak da kafayı kırmak üzere olduğundan, üzerine böyle bir salaklık hali mi çökmüştür?

Dört kişiden oluşan bildiğimiz çekirdekten bir ailenin her bir ferdinin aynı anda ç.işinin gelmesi olası mıdır? Dakikalarca hepsi farklı uğraşlarda iken, evin annesinin tuvalete girmesi üzerine, hela kapısının önünde, -bilen bilir- tüp kuyruğundan beter bir kuyruk oluşmasının, psikolojik, sosyal ve ya herhangi bir bilimsel açıklaması var mıdır? Yoksa bu, erkek ırkının yüzyıllardır yürüttüğü “kadın milletine helada bile rahat yüzü göstermeyelim” kampanyasının bir parçası olarak, bilinçli yapılan bir eylem şekli midir?

Kendisine doğum günüsünde, çok istediği için, abisinin olup onun olmadığı için, yepisyeni bir çantası olduğu halde sırf ona kıyılamadığı için yeni bir “nıyak” marka çanta alınmasını, “teşekkür ederim anneciğim, çok naziksin anneciğim, sen dünyanın en iyi annesisin anneciğim, seni çok seviyorum anneciğim” sözleri yerine “yaaa anne ya, benim çantam vardı, niye bana bunu aldın, geri versene bunuuu” nidalarıyla karşılayan bir yavrunun bu tutumu, hiçbir şeyden mutlu olamayan yeni neslin bir serzenişi midir, beğeninin görecesi midir, yoksa ebesinin örekesi midir?

He Günlük sen ne dersin?
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sen çiçekleri mis kokulu yağmur tarlasında sırılsıklam..

Sen en masum ve en ateşli gülüşünü kuşanmışken baharın..

Ben dağına, taşına, kurduna, çakalına hasret kaldım sılanın.

Ben bir kuytuda hepten tarumar.. ben sonsuz matemin acısıyla talan..

Ben artık gözlerinden kan süzülen bir enkaz..

Sen ufkumda bir çizgi, gönlümde bir sızısın kalan.

Sen solgun bir anısın şimdi, belki yırtık bir fotoğraf..

Sen çocukluğumun elimi bıraktığı o kaldırım taşından da uzak..

Ben bu şehrin karanlığında düşler kurmaya çalıştım yarım yamalak.

Hırçın dalgalar bir yara daha eklerken yaralarıma..

Seni anlattım, beni anlattım göğün sonsuzluğuna.

Acıdı bulutun bağrı, sağanak oldu, akıttı zehrini yüreğime bu gün..

Gözlerim yüreğine vurgun, yüreğim gözlerine sürgün..
Etiketler: 42 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili Günlük,

Dün, vücudumun tüm hücrelerine stres yüklediğim, yorgunluktan tırnak uçlarımın bile sızladığı, beynimin sol yarısının uyuştuğunu hissettiğim, sıradan ve güzel bir gündü. Bazı kişilik(siz)lere sinir olduğum, kimi şahsiyet(siz)lerin haddini bildirmek istediğim öyle mutlu mesut bir gün işte.

Akşam iş çıkışı rutin Anneye uğrayıp, yavruları toparlama ve “haydi çocuum, haydi ooluum, yahu üzerinizi giyin, çantalarınızı toparlayın, itişmesenize yavrum, koca danam, kardeşine yardımcı olsana” şeklinde sinir harbi yaşadığım, kan ter içinde kaldığım harika ötesi bir akşamla da tamamladım günü.

Evim güzel evime geldiğimde baş ağrım tavan yapmış, artık bitsin bu muhteşem, tarihi gün diye dua ediyordum ki, sevgili yavrum, mini mini oğlum yanıma geldi.

“Zihinden çıkartma işlemi yapalım mı anne?”

Yapalım peki oğlum. Zihnimden çıkarmak istediğim o kadar çok şey var ki, belki de faydası olur bu işlemlerin.

Ben kendimi toparlayıp, yavrucağa çalışma ortamı hazırlamak için debelenirken, (Liselimi rahatsız etmeyelim dedik. Malum delikanlı.) benim hipermanyak sıpam çoktan işlemleri bitirmiş, sonuçlarını yazmıştı bile.

“E oğlum hani beraber yapacaktık ya?

“Oooo anne sen hazırlanana kadaaar..”

“Miniiii, hadi oğlum şu şiiri bir kerecik okusana. Biraz deşarj olsun annen.”

“Anne ya.. iyi ki bi güzel “vurgu” yaptık he. Sen de iki de bir okutuyosun.”

Ulen sıpaya bak. Hemen de nasıl şımardı. Oysa ben babasına anlatıyordum, vurguları güzel, çok sakin ve güzel şiir okuyor diye. Üstelik de ezberlemene yardımcı olduk o kadar, nankör evlat.

Bizimki şiiri okurken, ben de canlandırdım. Sanata bizim de bir katkımız olsun değil mi?

Şiir şöyle:

Tam otların sarardığı zamanlar.
(Anne halının üzerinde ot toplar, yorulur, terini siler.)

Yere yüzükoyun uzanıyorum.
(Zavallı anne kendini yüzüstü bırakır yere. Bu arada kafayı sehpaya vurur ama olsundur. Sanat içindir her şey.)

Toprakta bir telaş, bir telaş.
(Anne bu sefer telaşlı telaşlı, hatta salak salak dolanmaya başlar evin içinde.)

Karıncalar öteden beri dostum.
(Anne güya eline bir karınca alıp kafasını okşamaya başlar ve yavrusunun suratına ebleh bir şekilde bakar. Bu esnada yavru kikirdemeye başlar.)

Ellerime hanım böcekleri konuyor.
(İşte orada dur bakalım küçük bey! Karınca tamam da böcük konusu beni aşar. Ne kadar hanım olurlarsa olsunlar ellerime börtü böcük konduramam şimdi. Iyyyy.. neyse ellerimin üzerinden silkeliyorum ne kadar haşarat varsa. Bu sefer bizimki iyice fingirdemeye başlıyor.)

Ne güzel şey onlar.
(Bu sefer pek bir gülerek söylüyor mısrayı bizim sıpa. Anne zoraki bir gülümsemeyle, hayali de olsa, hanım da olsa, bir böcüğe aman da pek şekermiş diye yaklaşmanın müthiş sancısıyla, yine de sanat aşkıyla oynuyor rolünü.)

Uç böcek, uç böcek diyorum.
(Artık iyice işin cılkını çıkarmış olan Mini şahsiyeti, anneye gıcık vermektedir. Anne, bütün iyi niyeti ve sevecenliğiyle kanat çırparak uçma hareketi yapmaktadır. Bir sağa, bir sola süzülmektedir. )

Uçuyorlar.
(Oh çok şükür. Bu böcekler hiç gitmeyecekler sandıydım ben de. Kurtulduk haşaratlardan. Öğretmenle konuşayım da bir daha börtülü böcüklü şiir ezberletmesin yavrucaklara. Hayır sanat diye diye maymun olduk burada.)

Daha devamı var şiirin ama, şimdilik bu kadar yeter. Böcükler perişan etti beni.

Aklıma müthiş bir fikir geliyor birden. Bu güzel günü beynimden silmek, hatta mümkünse yaşanmamış farz etmek için ne yol varsa denemeliyim. “Madem dersin bitti, gel sana sakızdan kocaman balon yapmasını öğreteyim” dedim. Severek kabul etti.

Sonra biz ağzımıza kocaman birer sakız aldık. Naneli. Başladım anlatmaya. “Bak şimdi, önce iyice çiğneyip yumuşatıyorsun. Sonra ağzının tam orta yerine, alt ve üst dişlerinin ortasına yerleştiriyorsun. Hıh bak işte böyle. Şimdi yavaş yavaş dilini sakızın içinden geçiiiir… aferin sanaaa. Şimdi de üf üf üf üf şeklinde ağır ağır şişir bakalım. Aha benim gibi.”

Kimi benim şişirdiğim kocaman balonu patlatıp suratıma yapıştırıyor. Kimi de kendi yaptığı minicik balonla gururlanıyordu Minişim. Bir iki kez ağzından fırlayıp uçtu ama olsun. Çok eğlendik.

Sonra babamız geldi. Bizi öyle karşılıklı balon yaparken görünce sordu haliyle:

“Hayatım ne yapıyorsunuz böyle?”
“Sakız şişiriyoruuuz.”

Niye şaşırdı ki bu adam? Anlayamadım ben şimdi.



Dipte Bir Not: Bu iş yoğunluğu bir kaç gün daha sürecek gibi görünüyor. Bütün enercimi yemese bari..
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]


Gerektiğinde bir kaya gibi sert, yeri geldiğinde pamuk gibi yumuşacık. Bir sözüyle acıları dindiren, bir öpüşüyle gönüllere sevgi veren, bir gülüşüyle ağlamalara dur diyen.

Derleyen, toplayan, üreten, okuyan, okutan, yetiştiren, büyüten, yaraları saran, zaman gelip yara olan, kimi ağlayan, çoğu güldüren, yavrusuna ana, eşine yoldaş…

Evi ev eden avrat, yuvayı yapan kuş, saçı uzun aklı da uzun, eteği eksik olsa da namusu şerefi tam..

Evde, sokakta, tarlada, her yerde çalışan, bugüne, yarına emek veren…

Dünyayı omuzlarında taşıyan, geleceği şekillendiren, ona yön veren kadınım! Günün kutlu olsun.

Bu, Dünya Kadınlar Günü Notu: Bu Yüzyıl’da hala “töre” diye, seven gönlüne hançer vurulmasaydı, sevdiceğim dediğin adam gönlünü tokatlamasaydı, çalıştığının karşılığını alabilseydin, tacize uğramasaydın, hakkın yenmeseydi, yolun kesilmeseydi, onurun çiğnenmeseydi, ezilmeseydin de “günün” de olmasaydı keşke.

Bu da Dünya Kadınlar Günü Notu: İstiklal Yolu’nda cepheye mermi taşıyan Elif Ana’ların torunları, sabahların sahte sultanlarıyla göbek atmaz… atmamalı...
Bu da Bir Başka Dünya Kadınlar Günü Notu: Lütfen, bunun da suyunu çıkarıp hediye alma günü haline getirmeyelim. Haklarını almak için mücadele ederken yanan kadınların kemiklerini sızlatmayalım...
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili Günlük,

Nedendir bilmem, asla eski tadı olmasa da Avrupa Buz Pateni Şampiyonası’nın tekrarlarını seyrediyorum bu ara. Çocukluğumun hayal turnuvası, beklenen, özlenen yarışması, eski günlerinden çok uzak gibi geliyor bana. Yıllardır bir efsane isim çıkmadı zira. Avrupa Şampiyonu olanlar bile düşe kalka tamamlıyorlar gösterilerini. Buz daha mı kaygan artık ne!

Zaten bir bakıyorsun, yeni yetme tıfıl oğlanlar geçidi. Kızlar fena değil bak. Hepsi birbirinden güzel. Ama, yok kardeşim yok.. o karizma yok. o ışık yok, o pırıltı yok hiçbirinde. Bizim Z.eynep T.okuş’tan hallice işte!

Bir de o ilik gibi Uk.rayna’lı sporcu kızların, zamanında aynı kendileri gibi taş olan, lakin şimdilerde sarkmış, buruşmuş ve fena şişmiş bulunan antrenörlerini gördükçe, ulen bu kızlar da mı böyle olacak endişesi taşıyorum! Oysa bir K.aterina hala genç kızlara taş çıkartır. Bir Ceyn Torvıl sülün gibi şimdi bile... Bu, Uk.rayna’lılara has bir özellik midir ki acep? Bu ırkın, gençliklerinde güzel ötesi olup, otuzunu geçince yüzüne bakılmaz hale gelmeleri, diğer normal, standart kızlar için bir teselli midir, yoksa İlahi adaletin tecellisi midir bilemiyorum!

Bir de puanlama sistemi fecaat. Yahu nerede bizim “altı tam puan”larımız. Şimdi makineler veriyormuş puanı. Peki makineler ne anlayacak Kıristofır’ın insanın içini acıtan bakışından? Ya da yirmi sene sonra bile hatırlanan, buz üstünde Bolero yorumundan?

Bilirsin, olmazsa olmaz, üçlü saltşov, ikili tolyuk, sekizli ritberger gibi hareketler vardır bu sporda. (Tamam sekiz abartılı oldu, kabul ediyorum.) Yüreğimiz ağzımızda, acaba dengesini kaybedecek mi, düşecek mi diye endişelenir, yahu biz düz yolda yapamayız bu hareketleri, elin oğlu buzun üzerinde fır dönüyor, diyerek, salakça bir heyecanla seyrederdik zamanında.

Bir de Bilman hareketi vardır hani, biz onun çıkışını, çıkaranını biliriz be. Bizim jenerasyonda Denis’i hatırlamayan yok gibidir zannımca. Bu hareket, bacağın arka taraftan kaldırılarak, kafa üzerinde tutulması suretiyle yapılır ve ben iki elle tutularak yapılanını beğenirim. Evde, halı üzerinde deneyip, kaç kere düşmüşlüğüm bile vardır. Hatta bir keresinde anneme yakalanmıştım da, kız yırtacan bi taraflarını, diye yemiştim fırçayı.

Bir de Y.asemin E.vcim vardı ki, kendisinin konumuzla ilgisi, işte bu hareketi, halkıma, özellikle de bıyıklı ve gece uykusunu sevmeyen kesimine iyiiice belletip sevdirmiş olmasıdır. Salyalarını silerek, gece bir vakit, kültürünü ve bilgisini artırmak ve ayrıca da fiit kalmak isteyen bir kısım erkek vatandaşımızın vazgeçilmezi “gece cimnastiki” programını nasıl unutabiliriz değil mi?

Neyse işte, bu spora özgü bildiğimiz, tanıdığımız, adlı, isimli hareketlerin yanında, ben de son yıllarda pek bir revaçta olan ve son derece de puan kazandıran bir hareketi keşfettim buz pateninde. Pek araştırmacı, gazeteciyimdir bilirsin. Hemen hemen tüm patenciler yapıyorlar bu güzel hareketi. Yalnız bu harekete hala bir isim verilmemiş olması çok canımı sıktı. Ben de düşündüm, taşındım ve bir isim koymaya karar verdim. İnsanlık görsün elin oğlu…!

Şimdi bu bahsi geçen hareket şöyle yapılıyor: Sporcu kızımız, sağ eliynen, sağ ayağının uç kısmını tutup, bacağı, önden doğru, olabildiğince yukarıya kaldırıyor. Sonra kendini geri kaykılttırmak suretiyle, vicudunun altta bulunan ön kısmını iyice öne doğru ittiriyor. Tam da bu pozisyonda, hakem heyetinin bulunduğu kenarda, yüzü!!! onlara dönük şekilde dümdüz gidiyor.

Şimdi, öncelikle hareketi iyice anladık değil mi? Hani Bilman hareketinin, önden yapılanı gibi, yalnız hakemlere ön tarafını dönüp kayarken, birdenbire sağ elinle sağ ayağını tutup dümdüz yukarı kaldırıyorsun…

Al işte sana “This is Panties” yani Türkçe’si “Ahan da Don” hareketi.

Haydi bay bay Günlük…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Duvarları bu kadar hüzünlü yapan duvar oluşları değildir, senin onu duvar olarak görmendir aslında. Sıcacık bir yuvadır bazen, sevdiklerinin anılarını saklayan bir albümdür kimi zaman, kimi de buluşma noktasıdır ilk kalp ağrılarının. Soğuk, ıslak, karanlık duvarlar da vardır doğru… ama, rengine huzur, kokusuna kahkaha, dokusuna aşk sinmiş duvarlar neden hüzünlendirsin insanı! Niye o duvarları yıkmak istesin içindeki!

Önüme çekilen bir çok duvarı yıktım geçtim. Bir kısmını da ben kendim ördüm en sağlam tuğlalarla. Yıktıklarımla, yaptıklarımla, bazen seçerek, bazen kaçarak, göçerek bir çok duvarla ahbap oldum. Sonunda öyle bir duvar ördüm ki kendime… Ben o duvarın içinde mutluydum. Dışına çıkmayı hiç istemedim, hiç. Lakin o duvarın ortasına kocaman bir geçit yaptım… Dileyen, dilersem girebilsin rahatça ve benim kadar mutlu olsun diye.

Güneşli, bahar tablolarıyla süslenmiş rengarenk, ışık ışık duvarlarımız olsun, aşağıdaki minik hikaye de benim yeni kelimemize iştirakim olsun.

Bu yıl daha canlı renkler kullanmalıyım evde diye düşündü kadın. Sonra hızla oturduğu kanepeden kalkıp mutfağa doğru yol aldı. Kendisine güzel bir kahve yaptı. Akşam yemeğinde de nefis bir salata yemişti. Kahvesini alıp odaya geri döndü. Bir film koydu. Harika bir romantik komediydi. Fakat, kadının gözleri sürekli duvarlara takılıp duruyordu. Evet evet dedi kendi kendine, kesinlikle canlı bir renk… Mor olabilirdi mesela. Moru çok severdi. Ya da fosforlu bir yeşil

Kahvesinden bir yudum aldı ve tekrar filmi seyretmeye koyuldu. Bir türlü kafasını veremiyordu. Odanın dört yanına göz gezdirdi yeniden. Hiç bu kadar kasvetli gelmemişti bu ev ona. Hiç bu denli yıkılacak gibi olmamıştı bu duvarlar üzerine. Zaten akşam yemeğini bir salatayla geçiştirmişti. Yok yok kesin canlı bir renk, diye düşündü. Belki de sarı…

Filmdeki kızın gözleri ne kadar da arkadaşınınkine benziyordu. Belki de ona öyle gelmişti. En yakın arkadaşıydı. Okulu birlikte bitirmişler, birlikte işe girmişler, bir çok hayali paylaşmışlardı. O’nun kadar mutlu olduğunu düşünüyordu kadın… ta ki bu sabaha dek.

Apar topar işyerinden çıkmış, koşturarak hastaneye gitmişti. En yakın arkadaşının yanında olması gerekiyordu. Her zaman sıkıcı ve soğuk gelmişti hastaneler ona. Oysa o oda… o pembe oda… Neşe doluydu. Herkesin yüzünde bir gülümseme vardı. İçeriye girer girmez onu da sarmıştı bu hal, garip bir şekilde hiç bilmediği bir gülücük gelip yerleşivermişti dudaklarına.

Sonra yaklaştı iyice.. Minicik bir kız bebek… Yumuk yumuktu… Elleri de yumuk yumuk… Parmağını uzattı minik bebeğe. Bebekler bunu hep yapardı ya… O küçük el sımsıkı tutuverdi parmağını kadının. İşte mutluluk bir işaret parmağı mesafedeydi artık. Ben güçlü bir kadınım, hiçbir şey beni sarsamaz, dağıtamaz diye düşünürken birden karmakarışık oluvermişti. Küçük bir dokunuş düşüncelerini, duygularını nasıl da değiştirivermişti.

Sanki dünya bu minik insanın etrafında dönüyordu. Sanki bu oda mucizevi bir aleme açılan kapıydı şimdi. Arkadaşına baktı sonra. Ne kadar da aydınlıktı. Işıl ışıldı gözleri. Sanki bambaşka biri vardı o yatakta. Sanki yıllardır tanıdığı kadın değildi o.

Bu arada filmdeki kız, sevdiği adamla evleniyordu. Nasıl gelmişti bu sahneye. Önceki olayların hiçbirini hatırlamıyordu bile. Aklı hala o minik kızda idi. Akşam eve geldiğinde her yer kapı duvar olmasa mıydı artık? Bir bebek ağlaması mı bölseydi bu karanlık, huzursuz sessizliği? Akşam yemeklerinde tek kişilik sofralarda sadece salata yemekten bıkmış mıydı yoksa?

Yok yok… kesin canlı renkler kullanmalıyım bu yıl, diye karar verdi kadın. Bütün duvarları pembeye boyamalıydı artık.

Notsuz Olmaz: Ben bu ara hüzünlenemiyorum nedense.. “duvarlar” bile neşe veriyor. Arkadaşlar, bu olumlu enerji fazlamı isteyene ücretsiz dağıtıyorum… Müessesemizin size ikramıdır, var mı almak isteyen? Alın yahu n’ooolur bak…
Etiketler: 37 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]




Hem güzel günümüzde - bkz doğumgünüsü – hem dar günümüzde – bkz hastalık – hep yanımda, yanı başımda, kalbimde dostluklarını, gerçek ilgi ve sevgilerini hissettiğim arkadaşlarım…

Yorumlarda cevaplamak yerine buradan teşekkür etmek istedim. Teşekkür ne kadar yeterlidir bilmiyorum ama kabul ediniz lütfen. Gecikme için kusura kalmayınız. Biliyorsunuz bir süre rahatsız idim. Lakin hiçbir şeyim yok şimdi. Turp gibiyim maşallah. Zaten bendeki öküz bünyeye kolay kolay hastalık yapışmaz Allah’ın izniyle. Hem bu minik rahatsızlığım bir haftada üç buçuk kilo verdirmek suretiyle yaz hazırlıklarıma katkıda bile bulunmuş oldu!

Bu gün itibarıyla hayat koşar adım start almıştır. Tüm sevenlere ve sevilenlere duyurulur…

Tatlı sözlerinize, güzel dileklerinize ve kocaman gönlünüze binlerce teşekkür ayrı ayrı. Evladıma dilediklerinizin bin katı evlatlarınız için olsun. Henüz bir evladı olmayanların da kendileri için olsun. Ya da en kısa sürede bir evlat sahibi olsun. Sağlık ve huzur hepinizin yakasına yapışsın ve hiç bırakmasın inşallah.

Bana ettiğiniz güzel sözler, sizin güzelliğinizden kaynaklanıyor kanımca. Kişi kişinin aynası ya.. Sizler nereye baksanız iyilik, hoşluk görürsünüz. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyor, sevgilerimi gönderiyorum. Ayrıca da şu resimdeki dişsiz afacan hepinizi çok çok öpüyor. Onu da çok mutlu ettiniz tıpkı annesini olduğu gibi.

Efenim pastamızdan buyurun ağzımız daha da tatlansın. Müessesemiz son derece güvenilir bir yer olup, asla verdiği ikram sözünü unutmamış, geç de olsa yerine getirmiştir. Ahan da pastaysa pasta… Özel istek üzerine pek yakında sandviç servisimiz de başlayacaktır. Ozi yavrum sıcak sıcak çay da ver misafirlerimize, içleri ısınsın.. Başka bir isteğiniz var ise lütfen çekinmeyin. Dükkan sizin…

Doğum günüsümüzden kareler görmektesiniz efenim. Sevdiklerimizle, bizi sevenlerle bir arada olabilme fırsatı yaratan bir etkinlik olduğundan dolayı pek hoşumuza gitti. En beğendiğimiz hediye ise, abiciğimizin aldığı uzaktan kumandalı araba idi. Zira diğer bütün hediyeler anne kişisinin siparişi üzerine ihtiyaç listesi kapsamında alınan şeylerdi. Eşofman, pijama, çorap, don vs… -böyle de liste yapılıp itinayla hediye istenir yani-

Günün akşamı bir yazı okudum. Anneler için küçük tefek önerilerde bulunuyordu hamile bir yazar arkadaş. Diyordu ki özetle: “Sabah kaldırmayın, okula geç kalsın, sorumluluğu öğrenir. Hırkasını ardından götürmeyin, üşüsün, üşümemek için ne yapması gerektiğini öğrenir. Terliklerini peşinden dolaştırmayın, hasta olsun, hastalığın ne kötü bir şey olduğunu öğrenir. Yemesi için zorlamayın, aç kalsın, aç kalmamayı öğrenir. Böyle böyle, düşe kalka hayatı öğrenir.”

Haklıydı belki de. Hamileyken okuduğum, onlarca bebek ve çocuk gelişimi kitabının, yüzlerce makale ve köşe yazısının en az yarısı da böyle yazmaktaydı. Onlar da haklıydı belki. Annelik kitaplardan, köşe yazılarından öğrenilebilecek bir şeydi belki de kim bilir!

Tam da yazıyı okuyup, kararlar aldığım akşamın ertesi sabahına denk gelen o muhteşem kar manzaralı Pazar sabahı, sülalecek kahvaltıdaydık. Minik kardeşim kahvaltısını etmiş, dışarı çıkmak için hazırlanırken biz de anneciğimle meşhur sofra başı sohbetlerimizden birini yapıyorduk. Bir yandan da ağzıma bir şeyler tıkıştırmaya çalışıyordu. -Dikkat!! Otuzlu yaşları çoktaan geçtim. O yazıyı kendisine okutmalıyım sanırım!-

Ne olduysa birden ve aniden oldu. Hatun bir hışım kalktı ve biz daha ne olduğunu anlayamadan minik kardeşimin dibinde bitiverdi. Elinde bir mont, bir şapka ve eldivenler… Göz açıp kapama süresi kadar bir zamanda, bütün bunları bulup, yavruyu kapı dibinde sıkıştırması ayrıca takdire şayandır ama konumuz başka.

Benim minik kardeşim, ailenin henüz bir eşisi olmayan ve kendisinden artık bu hususta umut kesilmiş olan en küçük ferdi. Yavrucak, otuzlu yaşlara yaklaşmasına rağmen annesinin ve dolayısıyla benim annemin, hala elinde tam techizatla bu koca sıpanın ardında dolaşması yanlış mıydı? Yavrusunun o düdük gibi incecik ve fakat havalı montla ve de sırf süs olsun diye boynuna öylesine atılmış asortik atkıyla kar kıyamet dışarıya çıkmasına izin mi vermeliydi acep? Üstelik arabasız çıkmasını da kendisi istemişti. Yollar felaketti malum. İstanbul’da arabalı olmak da arabasız olmak da zor işti. Hele ki bu havada. Taksi, otobüs, tren, gemi… ya bir vesait bulamazsaydı. Ya oralarda bekleşip, kar altında dona kalsaydı. Üşütüp, hasta mı olsaydı annesinin ve de ablasının minik(!) bebeği.

Yoksa annelik böyle bir şey miydi? Yazılanlar mıydı yanlış olan? Yani bu hamile hamile yazan arkadaşımız hiç elinde hırka, terlik koşturmayacak mıydı? Dursundu biraz daha. Hele bir doğursundu, onu da yazardı elbet bir gün. Yok canımdı. Onca okumuş, araştırmış, gazetede bir de kocaman sayfası olmuş. E bir de hamileydi. Mutlaka vardı bir bildiği.

Tam da yazıyı okuyup, kararlar aldığım akşamın ertesi akşamına denk gelen Pazar akşamı, İstanbul bembeyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Biz o örtünün altını üstüne getirip evimize dönmüş, buza kesen bünyemizi sıcak çorba takviyesiyle daha yeni ısıtmıştık. Malum kar, güzel olduğu kadar üşütücü bir şeydi.

Sonra birden -nedense- kendimi yavruların peşinde koştururken buldum… Durdum… Kendime şöyle bir baktım. “Bir elimde hırka, bir elimde terlik...”

O an, çocuk yetiştirmek üzerine okuduğum onlarca kitabı ve yüzlerce yazıyı düşündüm. Yarısından fazlası yanlış yaptığımı söylüyordu. Ama içimde bir yerler doğrusu bu diyordu ne edeyim! Sonra anneme kestiğim ahkamları hatırladım. “Ben çocuğum olunca asla böyle yapmam” diye hönkürmelerimden utandım.

Annelik kitaplardan ya da köşe yazılarından öğrenilebilecek bir şey değildi belki de kim bilir!!!

Annelik böyle bir şeydi belki de. Annenden sana miras kalan ya da içten gelen… Kendinden vazgeçiren… Hayallerini, umutlarını, hatta korkularını bile kendinden çıkarıp, bir başka cana yönlendiren.

Sonra yine, yeniden sıpacıklarımın peşinden koşmaya devam ettim. “Bir elimde hırka, bir elimde terlik.” … Belki ileride bir gün üşüdüklerinde onlara hırkalarını götüremeyecek kadar uzakta olacağımı düşünerek koştum. Karda kıyamette kuzuları Vatanımın bekçisi olmuş, birer aslan olmuş dağların tepesinde üşürken onlara hırka giydiremeyen, belki hiç giydiremeyecek olan ve kuzularının yerine hırkalarını öpüp koklayan annelerin yürek sızısını hissederek koştum.

Annelik böyle bir şeydi belki de… Başka annelerin acılarına ortak olabilmek, sadece kendi evlatlarına değil, bütün ana kuzularına yüreği titremek… Bütün yavruların sıcak ve güvende olabilmesini dilemek… “Bir elinde yüzlerce hırka, bir elinde yüzlerce terlik.”

Değişen Not: Efenim dişsiz yavrumun doğum günüsü resimlerinden bir kaç örnek. Arkada löpürdeten şahıs Gmemuzin, yanındaki benim kankigillerden Gorkiciğimin kızı, benim gelin adaylarından tatlı cadı şahsiyeti. Şu prensle prenses de yeğenciklerim, halasının tatlişkoları. Sanırım oradaki bıçak tutan el bana ait olabilir kanımca. Valla ben mutaasıp bir hatunum. Öyle herbiyerlerimi göstermem. Elden başladık bakalım. Parçaları birleştir, İncegül'ü bul yani... mevzu budur.