[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bir türlü aydınlanamayan soğuk, puslu, karanlık kış sabahlarına inat, gözlerime ve bütün odaya dolan güneş, ısıtsın evimi, yüreğimi.

Kanıma, canıma düşsün son cemre, kıpır kıpır etsin, kaynatsın… Uyandırsın kış uykusuna yatmış benliğimi.

Silkelesin miskinliğimi, sersemletsin fikirsizliğimi hafif sert esen, soğuk, güneşli havalar… Bir o yana bir bu yana savursun denizdeki köpükler gibi.

Kuşlar, alabildiğine özgür ve umarsız uçsun başımın üzerinden, kanatlarının rüzgarı saçlarımı havalandırsın… Bir martı olup o kuşların peşine takılsın gülüşüm, bulutların arasında bulsun kendini.

Derinlerde, dehlizlerde, kuytularda sakladığım, susturduğum kız çocuğu, yeniden şarkılar söylemeye başlasın çığlık çığlık… O nameler neşelendirsin kimi, kimi de acıtsın ciğerimi.

Bir küçük serçe konsun penceremin önüne, masum ve kimsesiz… İçinden sevgi geçen şiirler yazılsın hayata dair.

Baharın yeşili umut olsun gözlerime, mavisi hayal, sarısı sıcak… Tazelesin ruhumu, bedenimi.

Daha güzel, daha iyi, daha sıcak, daha sevimli, daha sevgili, daha anne, daha kadın, daha deli yapsın bu mevsim beni.

Ve öyle bir tat bıraksın ki damağımda bu bahar, pembe ve doyulmaz ve mis kokulu olsun… Çilek gibi.

Kuğucuğuma Not: Doğum günün kutlu olsun canım. Nice nice yıllara. Yüzündeki tebessüm hiç ama hiç solmasın. Resim sana armağanımdır, kabul et lütfen. Anladın sen onu...

Bu da Kendime Not: Sağlık en büyük nimet… kıymetini bilmeyenin sonu hezimet.
Bu da Arkadaşlara Not: Bir süre sizlere uğrayamazsam, mekana da uğrayamazsam kusuruma bakmayın emi canlar. Bu haftayı hayırlısıyla atlatırsam hızla dönerim inşallah.
Etiketler: 47 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Eveeet Sevgili Günlük, şimdi sana bir küçük hikaye anlatmak istiyorum. Kahramanları tamamen hayal ürünü yine her zamanki gibi!!!

Hastaydı kadın birkaç gündür. Üstelik bu sefer iş ciddi gibiydi. Her ne kadar hastalığı çok da ciddi olmayan bir organında olsa bile… Acı çekmekteydi. Üstelik bir de tehlikeli bir işaret var idi. Üç gün sakladıktan sonra, rahatsızlığını en sıkı dostuna söylemeye karar verdi. O ki, her türlü tıp bilgisine sahip bir şahsiyet idi. Hem dostu, hem gelinciği, hem de bir çeşit ordinaryüs profesör kıvamında, tıp uzmanı tadında bir kişilik idi. En azından ne yapması gerektiği hakkında bir öneri sunabilirdi.

Lakin heyhaaat.. Dostlara da güvenilmeyecek miydi artık. Sıkı dost! bütün aileyi ayağa kaldırmış, kadının üzerinde ciddi bir mahalle baskısı oluşturulmasına ön ayak olmuştu. Ailenin her bir bireyi doktora gitmesi konusunda tehdit içerikli, hatta zaman zaman şiddete dayalı bir ikna çabasına girişmişti. Bununla da yetinmeyen sıkı dost! hastaneyi arayıp randevuyu bile ayarlamıştı.

Sonunda pes etti kadın. Bunlarla uğraşacağına gider paşa paşa muayenesini olurdu. Ne yapsındı? Başka çaresi mi kalmıştı? Aile, klasik Türk ailesi konseptinden çıkıp, bir çeşit İtalyan mafya ailesi şeklini almıştı çünkü.

Kadın doktora gitmekten hiç hoşlanmasa da “kabul” dedi. Lakin işin esas kadını ürküten, hatta kabuslarına giren tarafı, muayene edilecek yerin, vücudun arka bölgesinde bulunan, halk arasında –afedersiniz- k.ç diye tabir edilen organ olmasıydı. İşte bünyeye korkudan bir takım sıvılar salgılatan durum buydu asıl.

Büyük gün gelip çatmış idi. Kadın artan baskılardan bunalmış “tamam, sözzz, gidiyorum bugün” demişti. Lakin yeterli güven duygusunu telkin edemediğinden olsa gerek, “yok yok, biz seni kapıdan alır, götürürüz” şeklinde işi sağlama almıştı ailesi. Eşisi de sürekli cepten arayıp taciz atışlarını sürdürüyordu. Zavallı kadını dört koldan saldırmak suretiyle ablukaya almışlar, kaçabileceği her deliği tıkamışlar ve hiçbir çıkış yolu bırakmamışlardı. Bu esnada sıkı dost! da yine telefon başında olayların organizasyonuyla ilgileniyordu.

İki izbandut gibi koruma kılıklı kardeş önde, kızının koluna sıkı sıkıya yapışmış, her an arabadan atlayabilir bu deli, çabucak hastaneye varsak ya, telaşında bir anne ve onun manyak kızı arkada varırlar hastane kapısına. Kendilerini bu mafyavari adam kaçırma olayına iyice kaptıran kardeşler, bodyguarda bağlamışlardır bile, “bekleyelim mi biz burada” derler. Anne “merak etmeyin, artık bir yere kaçamaz nihohaha” şeklinde yanıt verir. Bu esnada sıkı dost! vardınız mı, geldiniz mi, kaldınız mı şeklinde otuz sekiz kere arar şu on beş dakikalık mesafede.

Kadın, o güne kadar değerini anlayamadığı mabadının nasıl kıymete bindiğine şaşırmış vaziyette, çaresizlik içinde, lönk diye cerrahın odasına girer. Tabii annenin arkadan iteklemesinin de bunda büyük katkıları olmuştur.

Son derece yakışıklı ve orta yaşlardaki doktor sorar: “Şikayetiniz nedir hanımefendi?”
Yanakları pempe pempe, gözlerinden ateş fışkırarak yanıtlar kadın: “Valla doktor bey, benim bir şikayetim yok. Hayatımdan son derece memnunum. Beni buraya zorla getirdiler. Bir çeşit kadın kaçırma vakası yani.”
Doktorun pek hoşuna gitmiştir bu yanıt, tatlı tatlı gülümser: “E peki niye getirdiler, onu söyleyin isterseniz” der.
“Af buyurun, mabadımdan kan gelmekteydi birkaç gündür. Ama valla geçti bak. Hadi bırakın beni gideyim.”
Doktor bunun üzerine bir takım açıklamalar yaparak, nelerden kaynaklanabileceğini anlatmaya çalışır kadına. Kadın bu esnada kapıya doğru küçük küçük adımlar atmaktadır. Ama annesi, kapının önünde geçilmez bir set oluşturmuştur bile. Doktor o beklenen, ama söylenmemesi dilenen cümleyi kurar sonunda:

“Bir muayene edelim o zaman… o zaman… o zaman.. o zaman……”

O anda, bir deprem, küçük bir zelzele, patlama ne bileyim işte bir sel baskını falan olsa, ya da bir yangın çıksa, bu odadan kaçabilir miydi kadın! İşte bu düşünceler ve kulaklarında yankılanan doktorun sesiyle hafiften bir baygınlık halinden sonra olanları çok da net hatırlamamaktaydı zaten.

Zor bir muayene olduğu, canının çok yandığı, çok utandığı hatta yerin dibine geçmek istediğini hatırlıyordu sadece. Sonrasında doktor kendisine, bu muayenenin yeterli olmadığını, daha ciddi sorunlar olabileceğini, buna neden olan kütlelerden, bu kütlelerin, o ismini anmak istemediğimiz hastalığın başlangıcı olabileceğinden bahsedip kendisine en kısa sürede sigma bilmem ne yapılması, parça alınıp patolojiye gönderilmesi gerektiğini, bunun için de sekreter bilmem ne hanımdan randevu almasını söyler, ilaçlarını yazar ve kadına hemen gün alması konusunda ısrarcı olur. Kadın çok yoğun olduğunu, kendisini daha sonra arayıp randevu alacağını söyleyip oradan hızlı adımlarla uzaklaşır.

Bu sigma bilmem nesi, bir çeşit –çok pardon- k.ça kamera sokulması tarzı bişey işte. Yaklaşık bir metrelik bir borunun içeriye doğru yollanması gerekiyormuştu bunun için. Bu doktor delirmişti herhalde, hiç böyle bir işlem için gönüllü olur muydu kadın. Hıh.. bir de randevu alacaktı.

Ancak bu sefer de telefon trafiği durmuyordu. Koca kişisi ya bu akşam o randevu alınacak, ya alınacak diye notasını vermiş, sıkı dost ve aynı zamanda gelincik, aldın mı randevunu, aradın mı, ne güne gidiyoruz şeklinde sıkıştırmaktaydı. Aradım, sekreter bilmem ne hanım yerinde yokmuş, santralcinin tüyü dönmüş, doktorun anası ağlamış şeklindeki bahanelerle savuşturuyordu kadın bütün bu saldırıları. Tabii ki aramıyordu…. Lakin o telefon, şu sıkı dosttan gelen telefon “abla hazırlan Cumartesi saat on otuz’da gidiyorsun… gidiyorsun… gidiyorsun… ” İyi de bu gün Perşembe zaten!!!

Hastalıkları pek de kafasına takmazdı hatun. Bu seferkini de geçiştirecekti aklı sıra kimsecikler duymadan. Lakin olmadı bu sefer. Ulen bırak aileyi, koca mahallenin haberi olmuştu. Kadının mabadı cümle alemin ağzına sakız olmuştu bu sefer. Akşam dışarı çıktığında her gördüğü şahsiyet, acır bir ifadeyle “geçmiş olsun” diyordu. Hatun önce hiç üzerine alınmadı. Ama sonra anladı ki, kendisineydi bu iki kelimelik, klasik ama çok şey ifade eden dilekler. Seveni mi çoktu ne? Ne güzel bir şeydi sevilmek, ilgilenilmek… bu bütün olanlara inat.

İki gündür açtı. İçtiği ilaçlar mahvetmişti kendisini. İlginç bir deneyim olacaktı belki de. E kamera girecekti, teknoloji görecekti, medeniyete doyacaktı hatunun -af buyurun- po.posu. Şimdi kadının hastaneye gitmek için yola çıkması gerekiyordu. Arkadaşları onun için dua etsindi. Hepsi hoşçakalsındı…. sağlıkla, sağlıcakla kalsındı.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yeni kelime açıklandığında ilk aklıma gelen, bırakın medeniyetten uzaklarda, elektriksiz, susuz, teknolojisiz yaşamayı, klimasız ortamda bile kendini kaybedecek kokoşlukta ünlümsülerimizi bir çiftliğe kapattıkları o muhteşem yarışma oldu. Ve bu yarışmadan belleğime kazınmış o replik.

“Aaaa ayna yok mu buradaa? E ne giydiğimizi nereden bileceğiz?”

Hakikaten aynalar olmasa nereden bilecektik ne giydiğimizi, nasıl göründüğümüzü, ya da nasıl yansıdığımızı.

Çok isterdim aynaya farklı anlamlar yüklemek, duygusallaştırıp, içselleştirip kendimle hesaplaşmalarımı aynaları kırarak yapmak. Zor iş bu…

Ayna dediğin de bir cam parçası neticede. Sadece ne giydiğini bilmeni sağlar. Ya yüreğindekiler.

Çok bakmam aynalara. Ya da epeyce oldu aynalara bakmayı bırakalı. Baktığında görmek istediğini göstermiyorsa, aynanın da bir hükmü yok kanımca.

Bu kelime günlerdir aklımda. Nedir, nasıldır bilemedim. Beni aştı sanki. Aynalara küs müydüm ki?

Durdum evdeki en büyük aynanın önünde. Baktım baktım... epeydir bu kadar uzun karşı karşıya kalmamıştık. Göz çevremde bir iki kırışık, birkaç tel beyaz saç ve çıkmakta olan bir sivilce gördüm. Oysa ben ergenlikte bile sivilce çıkarmamıştım.

Ama aynalar hiç yalan söylemezdi. Belki de bu yüzdendi onları sevmek ve sevmemek konusundaki bu uç noktalarımız. Yıllardır her gün başka bir kadın görüntüsü sundu bana aynalar. Değişmeyen tek şey ise o kadının gözlerindeki ışıktı. O ışık belki de aynalara ve de hayata küstürmeyendi beni. O ışığı kaybettiğim gün bütün aynaları kırardım.

Arkadaşlarımın konu ile ilgili yazılarını okudum sonra. Hepsi nefis yazılardı. Her birinin kelimeleri farklı yansımıştı aynadan. Her biri başka bir dünya idi çünkü. İşte ben hep derim ya, kişi kişinin aynası, kişi kendinin de aynası aynı zamanda.

En son anladım ki.. bundan zorlanmıştım. Çünkü ben aynanın ta kendisiydim. E bu da böyle olsundu.
Etiketler: 40 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sonsuz aşka inananlardan mısınız? Yoksa aşkın da bir ömrü vardır biter gider diyenlerden mi? Ya da gerçekten aşk diye bir şey var mı yok mu karar veremeyenlerden misiniz? Varsa da nedir bu aşk diye gece gündüz kafa patlatanlardan da olabilirsiniz.

Aşağıda okuyacağınız aşk hikayesinde adı geçen kişi ve kuruluşlar hayal ürünü değildirler. Bu sefer gerçek hayattan karakterler kullanmaya karar verdim. Her zamankinin aksine!!!

Uzun bir yolculuk bekliyor sizi. Baştan söyleyeyim. Lakin gerçek aşk dedik, ölümsüz aşk dedik. Öyle iki cümleyle anlatılabilir mi? Hem bizim de vatandaşa bi hizmetimizdir bu nihayetinde!!!

Alın şöyle elinize drinkinizi, öyle başlayın okumaya. Yok daha çayım demlenmedi, kahvenin suyu kaynamadı, meyve suyum soğumadı diyenlere, müessesemiz en kralından bi ikram yapacaktır.
1.Bölüm:

Tarih 16 Şubat 2000…. Yani bundan tam sekiz yıl evvel bu gün. Şubat ayının bu yıl olduğu gibi 29 gün çektiği… Milenyum başlangıcı…

Soğuk ama güneşli bir kış sabahı. Sabahın karanlık saatlerinden beri ağrılar çekmekte olan hafiften basket topu gibi bir hatun yuvarlana yuvarlana kahvaltı hazırlamaktadır. Kocası olacak şahıs kendisine kibarca seslenir.

“ Kızım deli misin nesin.. azıcık yavaş olsana yahu”

Lakin hatun hipermanyaktır. Duramazdır ki..yine koşturmaya devam eder. Sert yapmak sökmeyince tatlılıkla yola getirmeye çalışır adam kendisini.

“Güzelim bırak işte ben hazırlarım. Allaaa allaaa ya.. bi dur allasen benim başım döndü. Senin ağrın yok muydu hem?” Allahım neydi günahım, niye böyle bir manyağı sardın ki sen başıma? (Son cümleyi içinden söylüyor bittabi. Kadın arıza çünkü. Ne zaman ne yapacağı hiiç belli olmaz.)

“ Yok hayatım benim bişeyim. Gayet iyiyim ıııııhhhhh. Arada bir sancı vuruyor.. hepsi o. Abartma.”

2.Bölüm:

Ağrılı hatun, onun çilekeş kocası ve güççümen kara gözlü yavruları kahvaltı sofrasındadır. Hatun çayını yudumlarken bir yandan konuşur.. zaten O hiç susmazdır ki..

“Koca yahu… işe giderken beni tuhafiyeye bıraksana, bişeyler ııhhhhhhhhhh… ulen bu sefer fena vurdu bee. Ne diyodum.. he bişeyler alıcam.”

“Hatun var ya.. kesin emin oldum. sen delisin he.. gel hastaneye götüreyim seni. Tuhafiyede ne işin var?”

“Ya koca.. yok diyorum sana ııııhhhhh… oy anam anam … bişeyim yok yaf benim. İyiyim ben. Çağla yeşili kurdele alıcam . Ördekliiii… offfff anammm.. ördekli takıma yetmedi kurdele. ” (Çok anladı sanki o da) “ Sen şu ekmeeme tereyağıylan bal sürsene beee..”

“ Bak geçen akşam sinemada da sancılandın sen. Filmi seyredicem diye hastaneye gitmedin. Bu sefer affetmiycem. Hadi çabucak giyin, gidiyoruz.” Bu esnada karıcığının ekmeeni hazırlamış, kendisine elleriyle yedirmiştir bile.

Hatun yine itiraz eder, gitmemek için çeşitli şeyler söyler. Son olarak küçük yavrusunu, rehine pozisyonunda önüne doğru alıp kocayı ikna etmeye çalışır.
“Yaaaa… yavrucağım ne olacak? Bu gün okulu da yok. Beraber gezmeye ıhhhhhhhh oy ooy.. gidecektik. Söz verdim çocuğa. Sonra bana olan ıııhhhh güvenini mi kaybetsin yavrucak.” (Daha yaratıcı bir bahane beklerdim.. çok yavan.. ı ıh.. hiiç inandırıcı olmadı. Zeki koca bunu yemez.)

“Başlarım şimdi gezmenize. Çocuğu da anneme bırakırız. Hadi çabucak hazırlan.. çabuk çabuk çabuk.” Anaammm psikopata bağladı herif.

O ana kadar sessizce tıkınmakta olan yavrucak basar yaygarayı “ banane yaaaa ben de geliceeem” (B.k var hastanede… nereye gelicen? Ben gitmiyim sen git. Çok matah bi yere gidiyoz ya. Uyuz olurum çocukların olur olmaz her yere “ben de gelicem” diye tutturmalarına. Zaten canım burnumun dibinde. Neyse ki kendisi sert bir bakışla hemen ikna edilir.)

“Bak hala oyalanıyorsun hatun. Hadi çabuk ol biraz çabuk çabuk…” (Demin yavaş ol demiyor muydu bu adam? Erkek milleti işte.)

“Tamam yaaa.. dur ben şu sofrayı kaldırayım.. ıhhhh..” (E papuç pahalı bu sefer.. ne edecek kadın kişisi? Kocaya itaat etmek gerektir. Erimizdir.. ben bilmem beyim bilirimizdir.)

“Tövbe tövbeeee.. yaa sabır.. yaaa sabırrrr.. bırak sofrayı mofrayı kadın ya..” (Koca fena halde sinirlenmiştir.)

“Tamam yaa.. dişlerimi ııhhhh.. fırçalayım bari.” (Bu esnada adamın kuzusunu giydirmesinden istifade edip iki büklüm sofrayı da kaldırmıştır hatun. Ulen bu hatun üç gün önce sancılı sancılı, evi hop kaldırıp temizlik yapmış hatun be.. ne edecek bi sofra kendisine.)

3.Bölüm:

“Tamam canım sakin ol.. hastaneye gelmek üzereyiz. Bak dörtlüleri de yaktım. Merak etme beş dakika içinde hastanedeyiz hayatım. İyisin di mi bak? Ah canım benim… korkmana hiç gerek yok.. tamam mı canım. Heh geldik sayılır zaten. Sakinleş, sakinleş…”

“Kocaaa.. abartma istersen. Ihhh.. ben gayet sakinim. Asıl sen sakin ol. Şimdi çıkacan şu öndeki arabanın üstüne. Önüne baksana yahu. İyiyim diyorum. Üstelik sancım da hafifledi. Dönelim şurdan geri. (Ulen ne şans be.. ııhh.. burdan dönüş de yokmuş.” Hem n’oluyo öyle canım, cicim. Küsüm ben sana. Hem her şeyin müsebbibi ol hem de kabahatinle oturacağın yerde sert yap.)

“Yok hayatım artık bu yolun dönüşü mönüşü… geldik bak. Hadi benim tontişim..” (Eteğin tutuştu tabi dimi.. n’oldu sinir yapıyodun bana.. şimdi tontişin mi olduk. Sorucam ben sana.. hele bi iyileşiyim de. Hep senin yüzünden bunlar.. heeeep..)

4.Bölüm:

1. Doktor: Hımmmm.. bi muayene edelim biz iyisi mi? (Yok canım zahmet olmasaydı.)

Ağrısı Biraz Geçmiş Hatun: Ben iyiyim yaa.. ağrı falan kalmadı ki. Neyine muayene edeceksiniz?

1.Doktor: Heyecandandır hanımefendi. Biz yine de bir bakalım. (Ulen amma meraklıymışsın bakmaya. Herif herif.. elin adamları bakacam diyo len… uyuyon mu?)

Koca kişisi: Evet evet bakın bi siz. Bakmayın buna. (Ohaaaa… hem “bakın” dedi, hem de “bakmayın” dedi adam. Ulen ne tutarsız bi konuşma be.. ve cesurcaaa. bana “bu” diye hitap ettiii.. var ya.. yandın oolum sen. )

1.Doktor: (Bu arada zaten bir tane doktor var kardeşim. Anlatıcı uyuma n’oluyo birinci doktor, birinci doktor.) Buyurunuz hanımefendi, muayene odasına geçelim.

Pek de kibarmışsın.. buyuralım bakalım neler olacak. Birazdan bana yapacaklarını bilmiyorum sanıyorsan yanılıyorsun. Böyle kibar kibar başlarsınız, sonra çatır çatır… ühü ühü ühüüüü,,

Koca kişisi: Yanındayım hayatım, yanındayım canım.

B.k yanımdasın. Birazdan yapayalnız olacam. O acıların hepsini tek başıma çekicem. Etim parçalanacak, kanım akacak, canım yanacak. Nerde yanımdasın? Haberin bile olmayacak bütün bunlardan. Sen burda durup keyifli keyifli neskayfeni içeceksin. Üstelik de bütün bunlar hep senin yüzünden geldi başıma.. yapmıycaktın bunu bana.

Ağrısı Tamamen Kesilmiş Olan Hatun: “Tamam hayatım, meraklanma sen. Ben ilkinden tecrübeliyim. Bu muayeneden çıkışım yok benim. Sen gerekli yerlere haber ver. Gelsinler. Benim vaktim geldi.” Eee kişi bilir kendini.

5.Bölüm:

Bigbrother Kişisi: “Abla süzülmüşsün bayağı. Nereye gitti senin göbüş?” E oğlum bi yere kadar taşıyorsun. Sonra da ölene kadar sırtında taşıyorsun o ayrı. (Şimdilerde kendisinin eşisi olan gmemuzin kişisi, sırtında kırmızı okul çantası, saçları iki yandan örüklü, öylece bakmakta olup bitene.)

N.Sultan: (Gözleri ağlamaktan kızarmış) “Kızım yesene tostunu. Bak meyve suyu da var. İlkinde camlardan bağırıyordun ya.. yemek getirin bana, çok açım diye. Hadi ye benim kara kuzum.” (Ah annem.. kaç yaşına gelirsem geleyim, senin gözünde hala o minicik bebeğim değil mi? Haklısın annem.. anladım ben seni.. meraklanma.)

Hemşirelerin En Güzeli: “Bebeğinizi getirdim İncegül Hanım.. karnı acıkmıış. Nasıl da aranıyor.”

Anne ile oğlunun ilk buluşmasıydı. İlk temasıydı. Tarih 16 Şubat 2000… Şubat ayının bu yıl olduğu gibi 29 çektiği yıllardan biri. Milenyum başlangıcı. Soğuk ama güneşli bir kış öğleni. Sonu olmayan bir aşkın başlangıç anı..

Çok heyecan vericiydi. Oysa daha evvel de yaşanmıştı aynı sahne. İlk göz ağrısını, ilk ölümsüz aşkını da ağlayarak kucaklamıştı anne. Zaten anne demek, yavrusu için bir ömür göz yaşı döken kadın demekti bir anlamda. (Bkz. N.Sultan)

Minicikti. Dünyanın en güzel iki bebeğinden biriydi o hastane odasında hemşirenin kucağıma bırakıverdiği. Ötekini de ben doğurmuştum zaten. Bütün anneler için böyledir değil mi? Kirpi bile, benim yavrumdan yumuşak var mı ola, demiş ya.

Sarışındı biliyor musunuz benim Minim? Evet evet.. bildiğin sarışın. Hastanedeki diğer hatunlar “sarı oğlanın annesi” demişlerdi bana. Sonradan böyle kara gözlü bir kara kuzu olacağını kimseler tahmin etmezdi.

Hatta bazı şahıslar “ayyy sarı sarı.. canımmm babasının kopyası oldu buuu..” şeklinde havalansalar da bu yavru her haliyle, her şeyiyle ve iyi-kötü her huyuyla annesinin hık demiş burnundan düşmüş klonu oldu.Kız olsa güççümen İncegül olacaktı anlayacağınız.

Beş aylık hamileyken doktorumun “büyük ihtimalle kız olacak annesiii” şeklindeki şirin sözünden sonra sevinçten uçarak bir heves aldığımız pempe elbiselerin hepsi hediye olarak sağa sola verildi ya neyse.

Çok seviyorum ben seni çook. Gözlerindeki o cin bakışı, gülümsemendeki o hin ifadeyi seviyorum. Küsüp küsüp sonra kedi gibi sokulmanı, öpücüklerini önce parayla satıp, sonra bol keseden bedava dağıtmanı seviyorum. Saçlarımı okşama süsü vererek yoluk yoluk etmeni, “en güzel hissi senin saçların veriyooo” şeklinde yalakalık etmeni seviyorum. Kurduğun hayal ülkelerinde yaşarken, beni de yanında götürüp çocukluğumu hiç unutturmamanı seviyorum. Boyuna posuna bakmadan hayata kafa tutan, korku nedir bilmeyen, ne olursa olsun doğru bildiğinden şaşmayan, o dünyaya beş kuruş pirim vermeyen hallerini çok ama çok seviyorum.

Komik, afacan, tatlı, kıskanç, sevimli, kavgacı, geveze, çapkın, huysuz, çalışkan, ukala,sürekli sevilmek, okşanmak, mıncıklanmak, öpülmek, ısırılmak ve de pohpohlanmak isteyen, gönül hırsızı, sevgi arsızı minik sıpam benim.

Nice nice yıllara kuzuummm… doğum günün kutlu, acı günün tatlı olsun.

Oğuz’um, canım, can kuşum benim. Benim minik ve de tombik sevgilim.

İyi ki doğmuşsun be. İyi ki doğurmuşum seni.

Not: Döküman ve fotoğraflar partiden sonra kamuoyuna sunulacaktır efenim. Müessesemizi tercih ettiğiniz için teşekkür eder, mutlu, huzurlu, sağlıklı ve bol kahkahalı bir hafta sonu dileriz.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili Günlük,

Memlekette olumsuz şeyler oluyor. Ortalık karışık az biraz. İnsanlar iki kısım olmuş her alanda. Umarım düzelecek her şey. Lakin bunlardan bahsedip de okuyanı derin düşüncelere, sınırsız üzüntülere gark etmekten ziyade gülümsetmektir amacımız. Ne siyaset bilimcisi, ne ekonomi profesörü, ne de sosyoloji uzmanıyız zira. Ülkemde her üç kişiden biri kendisini öyle zannetmekte ve kahvehane köşelerinden ülkeyi kurtarmakta bildiğin üzere. Geriye kalanların yarısı da futbol antrenörü yine bildiğin üzere.

Ben bu gün en önemli gündem maddemizden bahsetmek istiyorum! E olur mu değinmeden böyle elzem bir konuya? Günlerdir, güzel yurdum kırmızı kalplerle donatılmış, çiçek, böcek görüntülerinden böğk gelmişti ya. En çiçek severimiz bile görmek istemez olmuş, kırmızıdan nefret eder olmuştuk hani. Nihayet beklenen gün geldi. Bu gün “Sevgililer Günü”. Bu gün aşkla yanacak bütün yürekler, bu gün sevgililer birbirine sarılacak, sarmaşacak. Bu gün bütün erkek kişileri, romantik birer prens olacaklar!

Herkesler bir heyecanlıydı bu sabah. Sanırsın yurdun düşman işgalinden kurtuluşunu kutluyoruz. Halbuki yurdum işgal edilmiş aslında, dumur olmuş insanımın umuru değil. Esnaf bile işe uyanmış, sabah sabah olaya sıkı girizgah yapmış. Manav amca portakalların arasına güller serpiştirmiş. E bu özel günde Vaşington portakalı satacak değil a, zati onu yıllardır yemekte bu millet. Sen Valentayın portakalı bunlaaaar. Alt sokaktaki kırtasiyeci abla, kapının önüne minik bir tezgah atmış, doldurmuş çiçeği böcüğü üzerine. K.çına don almaktan aciz oğlanlar bile hediye alma telaşında. Kızlar kulaklarına birer telefon yapıştırmış, öyle arz-ı endam etmekte.

Bu erkek milleti, her tür özel günü unutmasıyla meşhur olduğu halde, bu nadide günü asla unutamaz. Unutturulmaz çünkü. Günler öncesinden bir bombardımana tabi tutulur da, “unutmuşum hayatım kusura kalma” bahanesi asla geçerli olamaz. Bilboardlar, afişler, yazılı ve görsel medya, kampanyalar, vırtlar, zırtlar…. Ulen sen unutsan, hayat unutturmaz be.

Epey zamandır reklamlarda sürekli gözümüze sokulan “sevdiceğine hediye al, almaz isen geber” kampanyalarından, her ürüne bir kalp iliştirip sevgililer gününe yaraşır hale getirme çabalarından, her kanalda aşk şarkıları, sevda şiirleri döktürülmesinden etkilenmemiş olsa bile, sevdiği! kadın onu bir ay öncesinden dürtüklemeye başlamak suretiyle iyice beynine yerleştirir de es kaza unutması böylece engellenir.

Reklam demişken, erkeğinin hangi çikolatayı sevdiğini, kayfesini kaç şekerli içtiğini, ayakkabı numarasını bile!! hatırlayan hatuna şu kadarcık bişey yetiyormuş ya… Şu kadarcık dediğine bakma sen, adamceyizin en az bir maaşıdır o. Bir ay it gibi çalışıp, ancak o kadarcık bişey alabilir işte. Şimdi biz herifin hangi gün hangi donu giydiğine kadar biliyoruz, bize şu kadarcık bişey yetmez kanımca. Eşek başı kadar bişey alsa anca kurtarır.

Akşam gidip şöyle güzel bir sofra kurayım. Allah ne verdiyse o gün. Ne nasip etmişse artık. Sonra uşak devşek şöyle neşe içinde, o günü nasıl geçirdiğimizi konuşarak, birbirimizin halini hatırını sorarak yemeğimizi yiyelim. Sonrasında kimi sarmaş dolaş, kimi itiş kakış, kimi öpüş kokuş, kimi kavga dövüş yatma vaktine kadar birbirimize doyalım. Sonra uyku saati gelsin ve hepimiz sabah aynı sıhhat, huzur ve neşe içinde, bir arada uyanabilmeyi dileyerek, bu umutla yataklarımıza dağılalım. Tıpkı yılın diğer günleri olduğu gibi.

Üç yüz altmış dört günü sevgisiz geçen bir yılın, bir günü “Sevgililer Günü” olsa ne olur ki? Pırlanta değil, elmas madeni hediye etsen neye yarar ki?

Hep sevgiyle geçsin günlerin Günlük.

Koca Kişisine Özel Not: Sen şimdi böyle dedim diye, kendini sallaya sallaya gelmeyesin akşam he. Bütün kadınlar yapar bunu. “Ay hayatım, hediyenin önemi yok, mühim olan aşkımız. Hem ben karşıyım bu tür günlere……” diyebilirler. Asla kanma! Hatta hiçbir erkek kanmasın. Valla bütün bir yıl, itinayla burnunuzdan getirilir. Haberiniz ola…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Pek datlu, pek gıymatlu Günlüküm,

Daha dün gibi sana ilk merhaba deyişim.

Bu gün senin ilk doğum günün Günlük. Doğum hikayen ahan da burada.

Ne hediye istiyon bilmem, ama zannımca sen bana çok güzel hediyeler verdin bu bir yılda. Dünya güzeli arkadaşlar kazandırdın. İşte şöyle bir hissiyat içine soktun zaman zaman ve de her zaman.

Bunları tekrarlamak istemiyorum bu gün. Merak eden arkadaşlarım linklere tıklayıverirler zaten.

Bu gün ben başka bir şey demek istiyorum.

Şimdi buralarda böyle yazışıp, çizişirken birbirimize sırlarımızı veriyoruz aslında. Perdelerimizi, hayatımızı aralıyoruz belki de.

Birbirimize karşı sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum bu anlamda.

Canım isterse yazarım, yazmayan da yazmasın bana ne, diyemiyorum o yüzden. Merak ediyorum arkadaşlarımı biraz ortadan kaybolunca. Soruyorum. Nerdesin, ne haldesin?

Şimdi benim aralıklarım belli zaten. üç, bilemedin dört gün, haydi yine bilemedin bir hafta. Ara vereceksem de haberdar ediyorum bir şekilde.

Olmaz a oldu diyelim, on beş gün kayboldum ortalardan. Ne cevap veriyorum kimselere, ne de selam. En fazla on beş gün benden ses çıkmazsa, arkadaşlarım da beni merak etsinler. Hasta mıyım, başıma bir hal mi geldi, öldüm mü, kaldım mı sorsunlar istiyorum.

Yine ses vermez isem, cep numaram bulunan arkadaşlar bir şekilde irtibat kursunlar. Hani ben o esnada bu dünyadan göçüp gitmiş isem bile, yakınlarım cevap verecektir kendilerine.

Hayat kadar ölüm de gerçek. Şimdi “aaaa olur mu hiç öyle, ne biçim konuşuyon” falan deme bak. Hele dinle bi!!!

Bu durumda, benim becerikli arkadaşlarım ardımdan helva karıp dağıtsınlar. Dualar etsinler güzel güzel. İyi insandı, Allah rahmet eylesin falan desinler istiyorum. Aman manyağın tekiydi, iyi oldu da gitti diyen olursa da canları sağolsun. Ama, demesinler beee…

İşte öyle Günlük. Şimdi böyle esti rüzgar ne edeyim? Daha neşeli bir doğum günüsü yazısı yazmak isterdim aslında. Bi daha seneye inşallah. Bilirsin, daha hiç geriye dönüp, yazdığımı değiştirmişliğim yoktur.

Haydi nice senelere Günlükcüğüm. İyi ki varsın. İyi ki varsınız.

Bu arada, bu sıralar doğum günüsünü kutlayan blog arkadaşlarıma da nice yaşlara demek istiyorum. Civcikim, Elçinim, Sofim, Dilek35im, Tütüm, Lolam, Mayonezim, Ev Perisim ve şimdi adını sayamadığım diğer kızlarssss, doğum gününüz kutlu olsun. Çiçekler sizin için ve dahi Günlüküm için ve dahi tüm arkadaşlarım için. Dalından koparmaya kıyamadım, böylece kabul ediniz efenim.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Her hamarat, becerikli, yetenekli ve de süper marifetli hatun gibi ben de!!!! bir gün, tatlı tarifi ararken düştüm bir yemek bloguna ve tabii bloglar alemine. Hayır benim gibi üç öğün tatlıyla beslenen birinin başka bir tarif aramasını beklemiyordunuz herhalde.

Yemek önemli mevzudur. Hayatımız yemek üzerine kurulu değil midir zaten? Sevgili Yaşamın Kıyısında ne güzel anlatmış bitmek bilmeyen yeme, içme telaşlarımızı.

İşte yemek blogları, bu anlamda hem tatlı tatlı sohbetler edebileceğimiz, hem yeni tarifler öğrenebileceğimiz, beceremezsek “bacım benim kek kabarmadı, ne etsem ki” diye anında yardım alabileceğimiz, koca kişileri “bütün gün şu aletin başında ne ediyon” diye sorduğunda, “nankööör.. bak sen okküz gibi yiyesin diye akşama kadar tarif arıyom, ettiğin lafa bak” şeklinde zeytinyağı gibi üste çıkma şansı bulabileceğimiz mekanlardır.

Biyom Kedim, acaba onlar da bizi okuyorlar mı diye sormuş ya.. okuyorlar bence. Hatta geçenlerde içlerinden biri bize “günlükçüler” demiş. Pek hoşuma gitti, bayıldım bu isme. “Günlükçü geldi hanıııım” diye bağırasım geldi.

Ben bu bloglara daldıkça, yemeklerin içine sevgi, ilgi, biraz hayat karıştırıp, pişiren ve onları içtenlikle sunan bu kızları çok sevdim. Hatta içlerinden bazılarıyla selamlaşmaya bile başladım. Sonrasında da çok çok özel arkadaşlarım oldu.

İşte bunlardan biri canımın içi Ferhancığım. Nefis yemek ve özellikle tatlı tariflerinin yanında, enerjisini, pozitifliğini, dünyalar güzeli yavrularını, gezip gördüğü muhteşem yerleri, hayatından kesitleri ve güzel yüreğini, içten bir sevgiyle bizimle paylaşan arkadaşım, sağolsun sobelemiş, ebelemiş beni. Teşekkürlerimizi sunar, zevkle cevaplandırırız efenim.

Nefesimi kesecek anlar....

İneğin kırk öyküsü var, kırkı da buzağıları üstüne. O öyle değildi ama olsun. Ben yaptım, oldu.

Büyük oğlum çekmiş takım elbiseyi üzerine, binmiş güzel arabasına, basıyor kapının önünde kornaya. “Anneciğim haydi gelmiyor musunuz” diyor. (Heyecanlanıyorum, ama nefesimin kesildiği an bu an değil)

Ben, siyah döpiyesimi giymişim, ayağımda son derece topuklu ve sivri burun (e yaş ilerledi artık) ayakkabılarım. Hafiften bir makyaj da yapmışım. Koca kişisi de pek şık olmuş hani. Kafasında üç tel saç kalmış olmasına rağmen yine de yakışıklı görünüyor Bretim Pitim. Önemli bir gün bu gün. Aynaya bakıyorum son kez. Yüzümde gurur, hüzün, sevinç hepsi karmakarışık bir tablo olmuş.

Sonra kapıdan çıkıyorum. Benim ilk göz ağrım, ilk yürek sızım, fedakar, yakışıklı yavrum hemen arabadan inip elimden tutuyor. Kapılara sığmıyor aslan parçam. Ona sarılırken, ilk kucağıma aldığım günü hatırlayıp hüzünleniyorum, ama makyajım akmasın diye içime akıtıyorum göz yaşlarımı. (Durun daha nefesim burada da kesilmiyor.)

Kibarca bizi arka koltuğa bindiriyor. Güzel gelinim, başını arkaya doğru çevirip, “nasılsınız anneciğim, babacığım” diye soruyor sevgiyle ve gerçekten iyi olup olmadığımızı merak ederek. Saçını okşayıp teşekkür ediyorum kendisine.

Oğlum arabayı yavaş ve son derece dikkatli kullanıyor. E bebeler var araçta. Yol boyunca biri kız biri erkek iki küçük torunumu seviyorum. Onlara masallar anlatıyorum.

Güzel bir tesiste mola veriyoruz. Birlikte nefis yemekler yiyoruz. Ben ciğerparemin ciğerparelerine yemeklerini yedirirken bir yandan, gelinciğim ısrar ediyor. “Anneciğim, siz seversiniz, hafif bir tatlı söyleyelim” Teşekkür ediyorum güzel kızıma. “Ağzım o kadar tatlı ki sayenizde, daha tatlısı olamaz” diyorum.

Tekrar yola koyuluyoruz heyecanla. Yol uzuyor sanki yaklaştıkça. Allahtan miniciklerim var. Oyalanıyoruz birlikte. Babaannecim diyor ya ikisi birden, yüreğim başka başka atıyor. Düşünüyorum, demek evlat sevgisinden üstünü de varmış. (Yok yok burası da değil.)

Sonra varıyoruz sabırsızlıkla ulaşmak istediğimiz yere. “Hoş geldiniz” diyor canımın içi kara kuzum. Eğiliyor sarılıp öpmek için annesini. E boy var sıpada, maşallah yavruma. Dalyan gibi delikanlı olmuş. Üzerindekiler de nasıl güzel yakışmış.

Sonra tören başlıyor, ilk olarak okul birincisine veriyorlar diplomayı. Mutlu oluyorum, çok gururlanıyorum. Aslan oğlum, çok çalıştı, sonunda istediği dereceyi aldı. Bak birincilikle doktor oldu diyorum. Bu kez makyajı falan iplemiyorum. Gönlümce ağlıyorum. (Daha var biraz daha, burası da değil.)

Sonra kepleri fırlatıyorlar. Tören bitiyor. Elinde diplomasıyla bize doğru koşar adım, sevinçle geliyor kuzum. Önce elimizi öpüyor sarılmalara, öpmelere doyamadığım. Bu kez baba da ağlamaya başlıyor.

Sonra yeğenlerinin yanaklarından birer makas alıp, yengesini de öpüyor saygı ve sevgiyle.

Sonra ağabeyine yaklaşıyor. Bu sefer gözleri çakmak çakmak. Sımsıkı sarılıyorlar birbirlerine. Canım abim benim diyor. Sen olmasan, ben burada olamazdım. Büyük kuzum her zamanki karizmatik hallerinden çok uzak, iki gözü nemli ama gururla bakıyor kardeşinin yüzüne. Aslan parçam benim, diyor. Seninle gurur duyuyorum.

İşte o an olurdu herhalde benim nefesimin kesildiği an. Bir anne için daha mutlu olunabilecek bir an düşünemiyorum. Nefesim kesilirdi gururdan, sevinçten, mutluluktan.

Nefesim kesilse de bundan gayrı fark etmezdi zaten. Gözüm açık ve arkada kalmazdı çünkü. Kolları gibi yürekleri de sımsıkı kenetlenmiş bu iki kardeşi, birbirlerine emanet edip, gidebilirdim o an.

Hemen yapabileceğim halde yapmayı ertelediğim şeyler...

Bir kız bebek elbette.. anacım şöyle pempeler, kırmızılar, morlar giydirebileceğim. Süsleyip, püsleyip kokoşluk abidesi şeklinde gezdirebileceğim tombik bir kız bebek olsa fena mı olurdu?

Hemen de yapabilirim üstelik. Hiçbir manim yok çok şükür. Lakin ya erkek olursa yine. Evdeki üç koca adama, bir de küçük adam eklenirse, nice olur bu hatunun hali o zaman? İşte onun için ertelenmekte bu iş şimdilik.

Bir daha dünyaya gelmiş olsam, seçme şansım olsa...

Bir daha dünyaya gelsem, zengin bir koca bulurdum. İki ayağımı uzatıp, bütün gün hiçbir şey yapmamanın yorgunluğunu, Rus hizmetçim İrina’nın yapmış olduğu, kıza yaptığım eziyetlerden dolayı muhtemelen tükürülerek köpürtülmüş Türk kahvemi içerek atardım.

Sabah erken spor salonuna giderdim, yok yok yorucu olur, sabahları uyurdum misler gibi. Bütün gün camışlar gibi yiyip, biriken yağları da altı ayda bir aldırırdım. E para gani. Biter mi kolay kolay.

Özel ve de çok yakışıklı şoferimin kullanmakta olduğu lemozinime atlar, bütün gün alışveriş yapardım. Sonra da aldıklarımın hiçbirini beğenmez, akşam tekrar alışverişe çıkardım.

Bu kadar yorucu bir hayat sürdüğüm için sık sık tatillere giderdim. Kışın Alpler’de kayak, yazın- neydi onun adı heh- Maldivler’de deniz.

Tamam şaka şaka. Şakacı bir kişiliğim ben. Sanırım yaşadığım hayat bana çok şey kattı. Küçük bir kız çocuğunu, şimdi olduğu küçük kız çocuğuna dönüştüren yaşamımda en küçük bir lahzayı dahi değiştirmek istemezdim. Küçük tefek pişmanlıklarım yok mudur? Elbette vardır. Hangimizin yok ki? Ama onlar benimle kalsın. Yüreğimin en kuytularına saklansın, ama asla gün yüzü görmesin.

Şimdi ben de sevgili arkadaşlarım Dilek ve Cemile’yi ebelemek istiyorum müsaadenizle. Kendileri kız anası oldukları ve tarafımdan henüz ebelenmedikleri için kurban edilmişlerdir. Nihohahahahaha……..
Etiketler: 33 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Nereye gittiği belli olmayan bir yolda, öylesine, savrukça yürümek mi özgürlük?

Ya da miskin uykulardan uyanıp, kendini bulmak mı?

Nesini, nasılını düşünmeden, kendini öylece bırakıvermek mi yoksa yaşamın gidişine?

Deli ruhum, pis, köhne, kendinden bihaber bir bedenin içinde hapisken, nasıl özgürlükten söz etsin bilmiyorum. Yeni kelimemiz "özgürlük". Sevgili Tütü'ye bu güzel kelime için teşekkürler.


Anne olmak, gönüllü bir vazgeçiştir belki de. En önce kendinden vazgeçmek.

Bir annenin özgürlüğü de “anne” gibidir işte. Bir minik kaçamağı özgür olmak sayar da bunlardan anlık mutluluklar yakalar. Annenin en büyük mutluluğu vazgeçişidir zaten. Tadılabilecek en büyük mutluluğu almıştır hayattan. Başkaca bir şey istemez ki.

Özgürlüğün de vazgeçtiğin şeyler kadar küçük görünür gözüne.

Bir saat kitap okuyabilmek, belki sevdiğin bir programı seyredebilmek, belki de bir arkadaşınla iki satır sohbet edebilmektir özgürlük. Ya da sürekli toparlanması gerekmeyen bir odada biraz kestirebilmek.

Bu kadarı bile kimi zaman sıkar anneyi. Deli gibi özler tutsaklığını.

O, vazgeçişinden de tutsaklığından da mutludur.

Onu özgür kılan da bu mutluluktur kim bilir….
___________________________________________________________________________

Kanatlanıp bir kuş olsam
Ya da kuşun kanadı
Uçsam uçsam bir bulutun üzerine konsam.

Yelkenli bir gemi olsam
Ya da gemide bir yelken
Engin sularda kendimi rüzgara bıraksam.

İhtiyar bir çınar olsam
Ya da çınarda bir dal
Uzanıp göğün mavisini tutsam.

Koca bir dağ olsam
Ya da dağın tepesinde bir avuç kar
Yok olmadan güneşe karşı koysam

Bir çağlayan olsam
Ya da çağlayanda bir damla su
Akıp akıp durulmasam

Uçsuz bucaksız bir çöl olsam
Ya da çölde bir kum tanesi
Yanabildiğim kadar yansam

Bir çocuk olsam
Ya da çocukta bir çift göz
Sınırsız engelsiz utanmadan ağlasam
Etiketler: 36 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Evet Sevgili Günlük,

Çoklukla güldük, eğlendik seninle. Güzel günler, mutlu anlar paylaştık. Lakin bu gün sana büyük bir dramdan bahsetmek istiyorum. Benim dramımdan.

Benim korkunç bir bağımlılığım var günlük. Nasıl vazgeçilir, nasıl bırakılır, nasıl unutulur bilmiyorum.

Hayır hayır sigara veya içki değil. Onlar olsa çok daha kolaydı inan. Bu daha da vahim.

Ben bir “beyaz” müptelasıyım. Bunu kendime bile itiraf etmekten korkarken, sana anlatıyorum. Sen Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlerken sürekli, bunu bilmeye hakkın olduğunu düşünüyorum.

Bu korkunç alışkanlıktan kurtulmak istiyorum, ama olmuyor işte. Hep aklımda, fikrimde. Bazen rüyalarıma bile girdiği oluyor.

İlk defa bir yaz günüydü onunla tanıştığımızda. Bir kereden bir şey olmaz mantığıyla denedim. Nereden bilebilirdim ki, her şey o bir kereyle başlıyormuş.

İşte o andı bütün hayatımı etkileyen. Nasıl büyük bir zevkti, nasıl bir hazdı anlatması imkansız. Sonrasında da vazgeçilmezim oldu.

Yaz sonuna kadar sürekli onu aradım, buldum. Birlikteliğimiz hiç bitmesin istiyordum. Oysa git gide zarar verdiğini hissediyordum.

Yine de ne zaman yalnız kalsam, gizlide kuytuda onunlaydım. Gizli bir sevgiliydi sanki, yasak bir aşk gibiydi yaşadığımız.

Kış gelsin nasılsa bırakırım diyordum. Ama, olmadı günlük.

Kaç yaz, kaç kış geçti üzerinden. Hala onsuz yapamıyorum. Başka şeyler koymayı denediysem de yerine başaramadım. Ben artık bir bağımlıyım.

Bunu kabullenmem güç oldu. Çaresi, bir çıkar yolu var mıdır bilmiyorum. Çok denedim, ama maalesef bırakamıyorum artık.

Şimdi genç arkadaşları uyaralım günlük. Sakın ha başlamayın, asla vazgeçilmiyor diyelim. Başlamış olanlara da şifalar dileyelim.

Aklıma düştüğünde elim ayağım titriyor, gözüm başka bir şey görmüyor. Kendimi kaybediyorum. Tek düşündüğüm o oluyor. Ancak ona kavuşma anları mutlu ediyor beni.

Vücuduma verdiği zararları hiç umursamıyorum. Ne olursa olsun vız geliyor. Bazen bir paket de yetmiyor. İki hatta duruma göre üçü bile bulduğu oluyor. Bu sefer de büyük bir pişmanlık kaplıyor içimi.

Bak yine aklıma düştü. Şimdi şöyle alıp elime, paketini üstten sıyırıp, büyük parçalar halinde lüpletmek vardı ya; boğazım ağrıyor yapmasam daha iyi olacak kanımca. Koca bir dilim muzlu pasta yedim az önce, ama bana mısın demedi. Dedim ya ne yapsam, hiçbir şey onun yerini tutmuyor.

Magnum Beyaz Rüya’dan bahsediyorum günlük. Sen ne zannettin ki?

Yokluğu, terleme, ateş basması, halisünasyon, kızgın kumlardan serin sulara atlama bozukluğu, her türlü tatlıya saldırma, özellikle beyaz kremalı yaş pastalara kafayı gömme isteği ile kendini göstermeye başlar.

Ona kavuşmak için her türlü zorluğu göze alabilirsin. Kar kıyamet bir gün, market market dolaşıp onu ararsın da milletin “aa deli mi ne ayol, manyaaa bak, bu soğukta yana yana dondurma arıyor” bakışlarını hiiç umursamazsın bile. Koşullar ne kadar güç olursa olsun sonunda alacağın mutluluk hiçbir şeyle ölçülemez çünkü.

İlk önce minik ısırıklarla başlarsın. Kesmeez.. ısırıkları git gide büyütürsün. O anda, her türlü fedakarlığı yapabileceğin, uğruna canını bile esirgemediğin yavrun gelir de “anneee senin dondurmandan bir kere yaliiim mi” derse, onu da gözün görmez. Yavruyu hemen uzaklaştırırsın. Hem o sadece bir dondurma değildir. “Beyaz bir rüya”dır. Paylaşılamazdır. Zaten bu bir tane sana yetmeyecektir bile. İkinci pakete ulaşmak için hızlı hızlı elindekini bitirirsin.

Vücudunda hızla şekere dönüşen bu “beyaz illet” öncelikle yeniden ve yeniden tatlı yeme isteğini körükler. Sonra bu yediğin tatlılar sana po.po, gobek, ba.sen bölgelerinde birikmiş iğrenç yağ tabakaları olarak geri döner. Ama, heyhat, sen bunları hiiç dert etmezsin. Hatta kış başından beri almış olduğun kilolara yenisini eklemek pahasına hala her fırsatta onunla kucaklaşmak için fırsat kollarsın.

Kurtar beni günlük.. ben artık tedavi neyin olmak istiyorum yahu. Yoksa bu gidişle ahan da böyle olacam.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Erkeksiz de çocuk doğrulabilecekmiş. Uzun zamandır bu haber gündemde. Kayıtsız mı kalalım yani? Baba olmanın, sadece o ilk baştaki pek mühim iş olduğunu zannedenler için kötü haber.
-E peki ben ne yapacağım o zaman? Bu konuda tek yapabildiğim ve hep de övündüğüm şeyi elimden alıyorsunuz.
-Sen de altını değiştirmeyi dene o halde. İlla bir katkıda bulunmak istiyorsan, gece uyandığında ilgileniver yavrunla. Doğurma yetisi sadece kadınlara verilmiş olduğuna göre, onu yapamazsın herhalde. N’ooldu? Elinde mama şişesiyle kalakaldın değil mi ortada?
-Kaldım valla elimde şeyle, mama şişesiyle.

Hem de bütün doğan çocuklar kız olacakmış. Vay anam vay. Savaşların, kavgaların, çıkar çatışmalarının, düzensizliğin, başı bozukluğun müsebbibi olan muhteşem erkek zihniyeti yok mu olacak yani? Dünyaya, duyarlılık, nezaket, vicdan, şefkat ve sevgi gibi gereksiz duygular mı hakim olacak bu durumda?

Olmaz kardeşim erkeksiz. E onlar olmazsa, biz kimin dağınıklığını toplarız, kimin çoraplarını yıkarız, özel günlerimizi unuttuğunda kiminle kavga ederiz? Hem hepimiz aynı kıvrım kıvrım beyne sahip iken, hepimiz birbirimizi gayet de iyi anlar iken, anlaşılamıyoruuum, beni hiç anlamıyorsun diye kime tavır yaparız?

Dünya nerelere doğru gidiyor şaşıyorum doğrusu. Daha düne kadar bilim-kurgu olanlar, bu gün bir bir gerçekleşiyor. Korkuyorum da aslında.

Bir yandan da her şey bu kadar hızlı ilerlerken, bazı şeylerin hiiiç değişmiyor olması ve zooor değişecek olması daha da şaşırtıcı.

Efenim, blog dünyasında bir süredir devam ede gelen, son olarak da Sevgili Öykücü’nün şu yazısıyla perçinlediği konu kadın-erkek eşit(siz)liği.

Kadın ve erkek biyolojik, ruhsal ve beyinsel olarak o kadar farklı ki, sosyal yaşamda da bir "aynılık" söz konusu olması beklenemezdi zaten. Lakin iş paylaşımındaki adaletsizlik, bu arızalı terazide, kefenin eksi tarafında bulunan kadın camiasının tepkisini çekmiştir haklı olarak.

Pekiyi de, zaten kızlarımıza elektrikli süpürge, çamaşır makinesi, ütü gibi oyuncaklar alırken, oğullarımızı araba, motosiklet ve envai çeşit laserli silahla donatan biz kadınlar değil miyiz? Oğullarımız televizyonun başında otururken, kızlarımızı ders çalışıyor olmasına aldırmadan hem de, kardeşine su getirmesi için mutfağa gönderen kim o zaman?

Hayat rolleri dağıtmış, kağıtları elimize tutuşturmuş çoktan. Biz de bize reva görüleni yaşamayı itirazsız kabullenmişiz. Biz olayı, elimize verilen oyuncak bebeğin saçlarını örmeye başladığımız gün bitirmişiz. O gün, banane kardeşim, ben anne olacaksam, aha bu sümüklü oğlan da baba olacak, bebenin saçlarını o örsün, diyebilseydik belki her şey farklı olacaktı.

Lakin koca kadın olarak boyun eğdiğimiz gerçeğe, o günkü minicik kızın karşı durma gücü nasıl olsundu?

Şimdi değiştiriyoruz dünyayı. Öyle böyle değil ama, cidden, tamamen "tersine dünya" olayına giriyoruz. Var mısınız?

Adam evde oturup, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik ve çocukların bakımı gibi işleri halletsin, kadın da dışarıda çalışıp, evin ekmeğini getirsin. Tersine dünya dedik ya. Adamın dışarıda çalışması ayıp olsun mesela.

Kadın işten gelir. Elinde bir demet çiçek vardır.

Adam çiçeği alıp, ne bu yahu? Bunu alacaana, bi demet roka maydonos neyin alaydın. Yemeğin yanında şimdi bu çiçekleri mi yiyecen? şeklinde teşekkürlerini sunar.

Yemeğe oturulur. Kadın eşinin pişirdiği tatsız tuzsuz yemeği yer ve gayet nazik bir şekilde teşekkür edip, sofrayı toplamasına yardımcı olmayı teklif eder.

Adam bu esnada televizyonun kumandasını eline almış, kanallar arası dolaşalım ama hiçbir şey seyretmeyelim turundadır. Topla işte kendin, zaten bütün gün canım çıktı temizlik yapmaktan, deyip çıkmıştır işin içinden.

Kadın tabakları mutfağa götürürken halının altına ittirilmiş çölü çöpü görüp, ses etmez. Bulaşıkları makineye yerleştirip, halının altındaki pislikleri temizler. Yemek yaparken kocası tarafından savaş alanına döndürülen mutfağı temizlemeyi ise, çocukların ödevleriyle ilgilendikten sonraya bırakmalıdır. E çocuklar geç saate kalmasınlardır.

Her yer toz içindedir, rahat etmez kadının içi. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bir kadın gibi temizleyemez adam evi. Ve ne kadar yorulursa yorulsun, temizlik konusu kadının bam telidir. Hemen şöyle bir toz alır, siler süpürür. Mutfağı da temizledikten sonra artık bütün işler bitmiştir.

Çocukların veli toplantısı nasıl geçti, diye sorar kadın babaya.

Gidemedim ben okula, der adam. Bu gün UEFA kuraları çekiliyordu o satte. Mümkün olmadı. Bi daa sefere inşallah.

Neyse ben öğle tatilinde bir uğramaya çalışırım, belki önemli bir şey söyleyecektir öğretmen hanım, diye bunu da duymazdan gelir kadın. Şimdi ters bir şey söylese tartışacaklar, çocuklar huzursuz olacak, üstelik öyle yorgundur ki kadın, kavgaya bile hali kalmamıştır.

Bu sırada aylardır silinmeyen camlara ilişir gözü. Tüller de sararmıştır iyiden iyiye. Hafta sonu bu işle ilgilenmeliyim diye düşünür. Bu adama kalsa, senede bir silinir camlar.

Çok yoruldum valla, şöyle bir kahve keyfi yapalım, der kadın kocasına.

Olur der adam. Benimki orta olsun lütfen.

Kalkar çaresiz, kahveyi yapar kadın. Tam bir yudum alacakken, küçük kızı seslenir, anne yaaaa… baksana yaaa.. abiiim bütün oyuncaklarını ortaya döküp, bana toplatıyo yaaa…

Topla kızım der kadın.. topla.. alıştır kendini. Dünya tersine de dönse, bu iş hep senin görevin olarak kalacak.