[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yine karanlık gecelerden birindeyiz günlükçüm. Elektrik idaresini aradım. Bir saate sizde olur dediler. Bir saate ışığa kavuşursunuz dediler.

Tamam haklarını yemeyelim. Her bi yere geldi bir saat sonra. Her taraf aydınlandı. Hatta karşı dairem bile. Lakin bu bahtsız hatunun bağlı bulunduğu faz, başka bir taraflarına bağlı bulunduğundan hala karanlıktayız.

Maxi kişisi firari. Maç var, ben gidiyorum şeklinde bir açıklama yaptıktan sonra ananeye gitti. Mini kişisi, mum ışığında defterine bir şeyler karalamakta. Koca kişisi mutfakta bir şeyler yapmakta. Tabii ki romantizmin doruklarında.

Bilen bilir. Ben karanlık sevmem. Karanlık tipleri de sevmem. Sinirliyim, huzursuzum. Karşı komşudan bir fincan ışık isteyecek kadar çaresizim.

Sonradan doğma tatlı yavruma yanaşayım bari.
Miniciiim ne yapıyorsun canım?
Plan yapıyorum anne, çaktırma..
Heh… kaçış planı di mi oğlum? Kurtarıcan mı anneyi?
Bak anne!!!
Hı Bakıyom…
(Bir yandan ok çiziyor, bir yandan anlatıyor yavru.) Şimdi burası salon. Biz buradayız. Aha burası da mutfak. Görüyon mu?
Görüyom görüyom. Zaten on beş tane ok çizdin yanına. Nasıl görmem?
Mutfakta babam var. Sen mutfak kapısında bekliycen. Ben babama görünmeden gizlice odama girip elde etmek istediğim şeyi elde edicem. Sonra da beraber kaçıcaz tamam mı?

(Bu arada sayfa, oktan, çizgiden görünmez olmuş vaziyette. Bahsi geçen üç mekanın kapısı da aynı koridorda olduğu halde biz niye bu kadar kıpırdaşıp duruyoruz ok yönünde, onu da anlamış değilim henüz. Her odaya bir ok bilemedin iki tane çizsen yeter de artar bile.)

İyi güzel hoş ta. Biz senin odandan gizli gizli ne elde etmek isteyebiliriz ki? Hele bi anlatıver bakem.. planını procesini yidiğim, Zihni Sinir klonu yavrum benim.
Sürpiz!!! anne orası. (Senin o sürpiz diyen ağzını ısırırım ben. Isırılır elbette. Bırakır mıyım..)

Anne mutfak kapısındaki yerini alır. Ortam karanlık ve ürkütücüdür. Ancak mutfakta tezgahın üzerinde yanmakta olan yarım mum, tatlı bir ışık yaymaktadır. Koca kişisi, bu esnada mutfaktaki işini bitirmiş, salona geçmeye çalışmaktadır. Anne olacak şahıs kendisini iteklemek suretiyle, geldiği yere geri sokar. Çok ayıptır. Kocaya hiç mi saygı kalmamıştır. Koca itilip kakılamazdır.

“Nooluyo yaa..????? İçeriye gidecem ben” şeklinde çırpınan Koca kişisine, bunun çok gizli bir görev olduğu ve kendisine şu anda açıklanamayacak olan bazı nedenlerden dolayı mutfakta kalması gerektiği anlatılmaya çalışılır.

Adamceyiz pek bir şey anlamasa da, “ bu ne ilk vukuat ne de son olacak. Allah ıslah etsin” yazılı düşünce balonunu da alıp, geldiği yere geri döner.

Mini kişisi odanın kapısında, modası geçmiş hemşire fotosu şeklinde “şşşşşştt” yapmaktadır. Ve bir şimşek gibi salondan odaya geçer. Birkaç dakika sonra odadan çıkıp, yine aynı hızla elinden tutup Anneyi de salona götürür.

Bakiiim len! Ne elde ettik şimdi biz?
Son derece fısıltıyla “baaaaaak” diye kendisine aldığımız spaydır men saati gösteriyor.
E oğlum niye bu kadar uğraştık ki.. zaten senin saatin değil mi bu?
Heyecan yaşadık anne yaaa…..

Babaya kimse bişey söylemediğinden, o hala mutfaktaki konumunu korumaya devam etmektedir. Kendisine görevin başarıyla tamamlandığı ve içeriye girebileceği bilgisi verilir. Zaten mutfaktaki yarım mum da bitmiştir.

Kesintilerin klasiği, duvarlarda kuş, inek, gergedan, su aygırı gibi bilumum hayvan figürleri yaratma olayına giriştik. Bazıları pek şekilsiz olsa da genele bakıldığında başarılıydık. Mini efendi canavar olup, bütün hayvancıklarımı tek tek yedi sonunda.

Daha sonra bizim Mini kişisi ve onun Babası, birlikte Teravih’e gitmeye karar verdiler. Tabii ortam hala karanlık. İncegül hala karanlıktan ürkmekte. Allahtan salondaki yarım mumumuz hala yanmakta. Bizim apartmanın, sağ cephesi hariç her yer aydınlık zaten. Yavrucuğum ilk teravih namazına gidecek, yanımda kal bana destek ol diyemem ya parmak kadar bebeye.

Sokak lambaları yanıyor. Karşı evlerin ışıkları da yanıyor. Hayır karşı daire bile ışıl ışıl. Ya ne şansıdır ki bu benimki?

Bizimkiler gidince bari kitap okuyayım, her zaman bu fırsat geçmez elime diye başladım mum ışığında okumaya. Sayfaları pek keyifle çevirirken, kendimi de iyice kaptırmışken, birden ortalık kararıverdi. Bizim ikinci yarım mum da sonunda bitti.

Karanlıkta bozuk para bulmanın zorluklarını iyice anlamış olarak, mum almak için kendimi dışarıya attım. Bu arada, iki katı ışığından faydalanarak indiğim çakmak elimi yaktı. Çok kızdım.

Epeyce bir dolaştıktan sonra dördüncü dükkanda boynu bükük bir mum buldum nihayet. He bir tane de yarım yanmış.

Koşa koşa eve geliyorum. Kitabıma kaldığım yerden devam etmek için gerekli mumu bulmuşum. Üstelik te iki tane. Biri yarısına kadar kullanılmış, birisinin de üst kısmı noterdamın kamburu gibi ama, olsun. İşimi görür ya. Karanlıktan aydınlığa çıkartır ya beni.

Apartuman kapısını anahtarımla açıyorum. Otomatik düğmesi vardır ya hani. O tıklattığında apatrumanı aydınlatan düğme. Aha ona basıyorum gayri ihtiyari. Bil bakalım ne oluyor? Evet evet bildin. Elektrik gelmiş nihayet.

Haydi geçtim hepsinden. Evlerin ışıkları bir bir yanarken, bendeki karanlığı kimselere sormadım. Akşamın bir vakti deliler gibi koşturarak mum aradım, ses etmedim. Kaderime razı oldum, sustum oturdum. Ama, tam kitabımın en güzel yerine gelmişken, şöyle kırk yılın başı bir akşam keyfi yapmaktayken, bu elektrik on beş dakika önce gelse ya da bizim mum on beş dakika sonra bitse olmaz mıydı?

Ne dedin günlük tam duyamadım.

Heeee bilmem mi o sözü. “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayıları kovalarmış” diyorsun. Lakin bizim kutup ayıları sürü halinde dolaşıyorlar zannımca.

Haydi günlükçüm görüşürüz yine.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Çok Sevgili Günlükçüm!

Hatun milletinin doğuştan gelen hizmetçi bir ruhu olduğuna inanırım ben. Temizlesin, yıkasın, paklasın, didinsin dursun. Hem de bundan büyük bir zevk alırlar. Bazıları (ismi hiç lazım değil) yavrusunun pislettiği yerin üzerine gazete kapatsa da, bunlar istisnai durumlar olup, kaideyi bozmazlar. Çünkü hatun kısmının büyük çoğunluğu, ruh hastası derecesinde temizlik delisidir.

Sen bilirsin halimi, pür melalimi. Temizlik severim ben de. Böyle pırıl pırıl, ışıl ışıl , misss kokulu yerlerde yaşamaya bayılırım. Her Cumartesi evin altından girer, üstünden geçerim. Hani akşamına şöyle tertemiz evimde keyif yapayım, Pazar sabahı da neşeyle güne uyanayım, gıcır gıcır silinmiş camlarımdan güneşin içeriye girişiyle mutluluk dolayım diye.

Lakin o kadar hırpalarım ki kendimi, akşam keyifle oturmak şöyle dursun, sızıveririm koltukların birinde. Sabah ta bütün kaslarım gerilmiş ve sızlamaktadır. Sanki üzerimden yük kamyonu geçmiş ve ya gece birisinden feci şekilde dayak yemişim gibi.

Bu hususta Koca kişisinden şüphelenmiyor da değilim hani. Benim o baygın halimden faydalanıp, ettiklerimin acısını çıkarıyor da olabilir. Yahut ta temiz penceremden giren güneş ışığının verdiği mutluluk, bünyede dayanılmaz ağrılar yapıyor olabilir. Günahını almayalım kimsenin.

N.Sultan, her temizlik operasyonumda sevgi dolu ses tonuyla: “ Canım Kızım, bitanecik deli yavrum. Ne olmuş yine evine. Kim pisliyo senin evini de böyle harap ediyon kendini?” şeklinde beni vazgeçirmeye çalışsa da ben bu özelliğimi kendisinden aldığımı hatırlatmadan edemiyorum. O maviş güzel gözlerini vereceğine, temizlik manyaklığını (affet annecim) vermiş.

Bu Hatun, zamanında az çektirmedi bana. Allahın gününe o ev kazına kazına süpürülür. Öyle Vileda mileda kullanamazsın da. Alacan tahta bezini, foşur foşur dip köşe silecen. He bu kadar da değil. Halılar silkelenecek ve o tırmalayarak dezenfekte edilmiş yerlere serildikten sonra, o halılar da köpük köpük bir güzel silinecek.

Tamam hepsini anladım da, o kapılar neden her gün silinirdi? İşte bunu hala çözebilmiş değilim. Hayır biz bu evde ameliyat falan yapmayacaksak ne diye her gün böyle dezenfekte ediyoruz ki? Bize misafirliğe gelen kuzenim, bu kafayı sıyırmış vaziyette temizlik yapmamız yüzünden evden kaçmıştı da kızcağızı sokak sokak aramıştık.

Neyse işte bu temizlik manyaklığım, canım sıkkın olduğu zamanlarda doruklara çıkar. Verin elime bir bez bir sürü de temizlik maddesi, dokunmayın keyfime. Dün akşam da mutfağımı temizleyeyim dedim kendi kendime. Hani biraz ferahlarım babında.

Kuşandım bütün silahlarımı. Üniformam önlüğüm, bazukam yağ sökücüm. Belimdeki palaskamda, bilumum temizlik malzemesi, çamaşır suyu, por çözücü, kir çözücü yağ çözücü.. tam da şu reklamlardaki hatunlar gibi daldım mutfağa. Nasıl kaptırmışsam artık, o k.ç kadar mutfağı temizlemek tam üç saatimi aldı.

Bu sırada da yavruların okul kıyafetleri ve de liselimin formasının koyu renk olan kısmı ve evdeki koyu renkli olup ta kirlenmiş diğer çamaşırlar kardeş kerdeş yıkanmaktalar benim emektar makinemde.

Sen benim makine dediğime bakma. O benim her şeyim. Elim, kolum, ayağım, bacağım. On yıldan fazladır beraberiz kendisiyle. İsmi Güllüşan. Yıllardır az kahrımızı çekmedi. Bütün kirli çamaşırlarımı bilir, en büyük sırdaşımdır. Zor zamanımda beni kurtarır, en iyi yardımcımdır. Ben ona ne yükler yükledim de daha tık demedi, o benim sadık arkadaşımdır.

Ve lakin yaşlandı biraz. Pek gürültü yapar oldu son zamanlarda. O çalışırken, bizim fakirhane Sabiha Gökçen kıvamına geliyor ama, olsun. biz onu böyle seviyoruz. Bir de Güllüşanımın en kötü huyu, yumuşatıcısını sonradan ilave etme gereğidir ki, yoksa yutuveriyor deterjanla birlikte. E başında da bekleyemem ki. O zaman zarfında ben ne işler yaparım.

Neyse mutfak operasyonunun orta yerinde, yumuşatıcı vakti gelen Güllüşan’ın başına gidiyorum. Yavrularımın okul kıyafetleri misler gibi koksun, yumuşacık olsun değil mi? Bir yandan da Mini yavruya laf yetiştiriyorum. “Anne ben çocuğum. Çok soru sormam gerek. Sora sora öğrenicen di mi?” diyen yavruya “hıhı” şeklinde açıklayıcı bir yanıt veriyorum. Oda masum masum “Ama anne… kimse cevap vermiyor ki.” Deyince, sor yavrum ben cevaplarım demiş bulunuyorum bir kere.

Ve Miniciğimin bitmek tükenmek bilmez soruları eşliğinde, yumuşatıcıyı boca ediyorum hazneye. Şöyle kokusunu duya duya, bolca dökelim. Ama ama ama ama………. O da ne be?......... çamaşır suyu buuuuuuuuu…

Hemen kapatıyorum düğmeyi. Ah alık İncegül. Bari ambalajları aynı olsa gam yemiycem. “Liseliiiiiiiiim, koş sepeti yetiştir.” Eyvah gitti okul formaları, antrenman forması. Gerisine acımam da.

Hemen makineyi boşaltıp, sudan geçiriyorum ve yeniden çamaşırları atıyorum. Bu arada ortalık yarı olimpik yüzme havuzuna dönmüş kimin umurunda. Temizlik aşkıyla yanan bu hatun kişi, tahta bezini alır eline, kurular her bi yeri şimdi. Renkli çamaşırları bile çamaşır suyundan geçirecek kadar da titizdir. Aha da delilli, kanıtlı ortadadır her şey.

Neyse ki çamaşırlarımı kurtarmayı başardım günlükçüm. Yoksa yavruların kıyafetleri batikli batikli olacaktı. Sanat eseri gibi.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sabahın en karanlık saatlerinden biri. Daha kargalar bile kahvaltı sofrasını yeni hazırlamakta. Biz cümbür aile ayağa dikilmiş hep bir elden hazırlanıyoruz. Şehrin bir ucuna gitmemiz lazım geliyor. Benim, tercihine kurban olduğum yavrum uzak diyarlardan okullar seçmiş, üstüne üstlük bir de gidip en uzak olanını ikinci tercihten kazanmış olunca, bize de “gör gözüm yolları” düştü .

“Yavrumcuğuuum, hadi hızlı hareket et. Bak geç kalıyoruz. Bugün trafik ne biçimdir biliyon mu?”
Yavrunun gözlerinin bir yarısı kapalı vaziyette. Beni duyup duymadığından hiç emin değilim. Sanırım o bir “uyur-okula hazırlanır” .

Öyle böyle attık kendimizi yollara. Anam yol dediğin biter değil mi? Bir nihayeti olur. Bir sona erer. Gidiyoruz da gidiyoruz. Hani toplasan kırk beş dakikalık yol ama, malum İstanbul ve malum Pazartesi ve yine malum okulların ilk günü. E daha ne diyeyim.

Benim yavru uyanmaya yüz tutmuş. Yollara bakıyor. Belli ki heyecanlı. Ben yine her zamanki sevecenliğimle soruyorum:

“Oğlum çantanı niye almadın? Elinde bi defter bi kalemlik.. Medine fukaraları gibisin valla.”
“Anne yaaa..ilk gün çanta mı götürülür. İlkokul çocuğu muyuz yaaaa..”

Kahramanımızın, hikayenin sonunda, anne sözü dinlemediğine çok pişman olacağını hatırlatmak isterim. Anneye “yaaa” demenin de bir cezası olmalı, bunu da belirtmek isterim.

Efenim, az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Sonunda bizim okulun kafası göründü. Liselim öyle dedi.

O koca bahçeyi geçip okula doğru ilerlerken, yavrucuğum şöyle seslendi:
“Anne var ya.. şu darma duman ettiğin karizmayı toparlamak benim en az bir iki ayımı alacak ha.”

Beyefendiye bak sen. Liseye başladığı ilk gün. Anası sırf onun için işten izin alıp, sabah ayazında dünyanın yolunu tepmiş. Yanında geliyor diye karizması çızıktırılıyormuş beyimizin. Altını değiştirdiğim günler ne çabuk unutuldu paşam?

Neyse ki okulun önüne geldiğimizde, dokuzuncu sınıf öğrencilerinin sayısı kadar klasik Türk annesinin, yerlerini almış hazır kıta beklediğini görünce ve hatta benden daha klasik olanlarıyla tanışınca yanlış bir şey yapmadığımıza kanaat getirdi Küçük Bey.

Sonra sıralandılar kuzu kuzu okul bahçesine. Sınıfları okunurken ne kadar heyecanlıydık babası da ben de. Baktım bizimkinin ismi okunuyor. Sonra sınıf öğretmenlerinin yanında toplaşıp, kendi sınıfıyla yukarıya çıktılar. Çoban almış kuzularını çıkarıyor sınıfına. Yazık yavrumun soyadını okurken bayağı zorlandı müdürümüz.

Okul müdürü gencecik bir bey. İlk günden öğrencilerin yarısını geri gönderecek kadar da disiplinli. Kılık kıyafeti düzgün olmayan öğrencilerden bahsediyorum. Tamam bir yere kadar gençler özgür olsun da öğrenciye de benzesinler isterim. Çok sevdim ben bu okulu çok.

İlk gün için otobüsle dönmesine karar verdik. Biz de beklerdik yavrumuzu elbet ama, malum evde bir de bunun bi küçük boyu vardı. Onun da ilk gününün paylaşılması gerekliydi. Hem kendisi başarabilirdi eve dönmeyi. O kadar delikanlı olmuştu ya. Ertesi gün için servis ayarlandı nasılsa. Bir günlüğüne gelsin bakalım dedik.

Eve dönüp, ikinci sınıf öğrencisi olmuş dişsiz Mini kişisini hazırladık. Okuluna götürdük. Cıvıl cıvıldı her yan.

Yavrucuğum tarafından sıkı sıkı tembihlendik:

“Annecim, beni almayı sakın unutma olur mu? Ben seni o buluştuğumuz kapının önünde bekliycem tamam mı?”

Kuzum benim. Sanki her gün ben alırmışım seni okuldan. Diğer çocuklar için normal bir durum bu. Anneleri çıkışta gelip, onları alıyor ve eve gidiyorlar. Rutin olarak yapılan, günlük sıradan bir iş. Bizim için ise o kadar özel ki. Çalışan kadın olmak zor da, çalışan anne olmak en zoru galiba.

Oğlumla randevulaşıp eve dönüyorum ve bu sefer diğer oğlumun okuldan dönüşünü beklemeye koyuluyorum. Ders çıkış saatinin 13.40 olduğu bilgisini aldığımızdan, kendisinin en geç 14.30 bilemedin 15.00 gibi teşrif etmesi lazımdır. Lakin saatler 15.30’u gösterdiği halde henüz ses seda çıkmıyor.

Cep telefonlarının okulda yasak olmasından duyduğum mutluluk, bir anda buruk bir pişmanlıkla yer değiştiriyor. Her klasik Türk annesinin yapması gereken şeyi elbette ki yapıp. Hemen okulu arıyorum. O da ne.. santral cevap vermiyor. Bu esnada saatlerimiz 16.00 ‘ı bile geçmiş vaziyette. Yine her klasik Türk Annesinin yapması gereken şeyi yapıp, çıldırıyorum.

Babayı telefonun başına nöbete dikip, ben camlara dökülüyorum. Bu esnada kafayı yediren bir baş ağrısı musallat oluyor ki, beynimin yerinden fırlayacağı hissiyle bir yandan da yavruma dua ediyorum. “Allahım inşallah bir yerlerde oyalanmıştır. İnşallah klübe uğramış maça filan dalmıştır. İnşallah arkadaşlarıyla buluşup sohbete kaptırmıştır. Öyle ise söz veriyorum, az bir cezayla kurtarır, hatta beraat bile edebilir. Rabbim hepimizin kuzularını sen koru. Amin.”

Bu yavru dört yıl okuyacak bu okulda. Daha ilk günden ben migren ağrılarıyla uğraşırsam, mezun olana kadar birkaç kalp krizi geçiririm muhtemelen. Ne zor şeymiş evladının uzakta olması. Allah yardım etsin, şehir dışında çocuk okutanlara.

Her klasik Türk Annesinin yapması gerektiği gibi, yollara dökülmenin zamanı gelmiştir artık. Çıkmaya hazırlandığım sırada, babamız okul müdürüne ulaşmış, dokuzuncu sınıfların haftanın ilk iki günü tam gün ders yapacakları bilgisini alıp, anneye ulaştırmış, annenin rahatlamasını sağlamıştır. Bu esnada “ben dememiş miydim” bakışı atmış, ama anne bunu görmezden gelmiştir. Çünkü O, her Klasik Türk Annesinin yapması gerekeni yapmıştır.

Bizim liseli, 18.30 sularında eve geldi. Kendisi doğru otobüse binmiş, ancak yanlış durakta inmiştir. İndiği yerde yeniden otobüse binmiş, ancak bu sefer bindiği otobüsün yanlış otobüs olduğunu tam ters istikamete gitmeye başlayınca fark edip, yine inmiştir. Tekrar indiği bu değişik duraktan bir minibüse binerek, evimize oldukça mesafeli bir yerde inip, artık başka bir şeye binmemeye karar vermiş ve oradan tracking yaparak, mutlu yuvamıza ulaşmıştır.

Malum, okul kitaplarını artık devletimiz tedarik etmekte. Okulun ilk günü kitaplar dağıtılıyor yavrularımıza. Bizim yakışıklıya da vermişler bir torba kitap. Poşeti de kitapları almayacak kadar küçük. Sapı kopmuş bir de üstelik. Çanta yok ki yanında, koysun kitaplarını. O da almış kucağına ne etsin? Yazık dedim evet. Yüreğimin yağları eridi. Kıyamam ben ona. Bir de oruçlu üstelik.

Amaaaaa, neymiş efendim? Anne sözü dinlemek lazımmış. Anne bir şey söylüyorsa varmış bir bildiği de ondan söylüyormuş. Bir de anneye yaaa’lı, beeee’li konuşmak, sen benim karizmamı çiziyon şeklinde artizlik yapmak iyi bir şey değilmiş. Daş olurmuşsun daaaaş...!!!!!
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Günlükçüm, neden hayatımızın en güzel dönemidir lise yılları? Oysa şimdi düşününce ne kadar da çok sıkıntımız vardı o günlerde.

Saçların ne kadar güzel olursa olsun örmek zorundasındır. Erkeksen, bir lokma uzadı mı hemencecik bir tren yolu inşa ederler kafanda. Yüzün gözün sivilce içindedir. Patlatsan olmaz. Patlatmasan bi türlü.

Zaten vücudunda organlar gelişme aşamasında olduğundan, elin kolun başka tarafa gider. Ayağın bacağın ne edeceğini bilemez. Bir de sakar damgası yersin. Halbuki o ergenliktendir, kimselere anlatamazsın.

Üniversite imtihanları yüzünden stresin doruklarında geziyorsundur. Ders çalışsan inek olursun. Çalışmazsan tembel teneke. Hayatı bir sınava adanmış kurbanlık koyun gibisindir.

Öğretmenlerin gözdesiysen arkadaşların hoşlaşmaz. Popüler karaktersen öğretmenlerin takar.

Aşık olsan açılamazsın. Zaten hoşlandığın zat pek havalıdır ve okulun tüm kızları ya da oğlanları ondan hoşlanmaktadır. Onların da hiçbiri aşkını itiraf edecek kadar güvenli olmadığından o çok beğenilen arkadaş ta maalesef bu yılları bir lise aşkı yaşayamadan bitirir.

İlkokuldaki çocukça oyunları oynayamazsın. Üniversitedeki özgürlüğü yaşayamazsın. Gülsen kabahat. Ağlasan rezillik. Biraz taşsan disiplin cezası. E bu yaşlarda zaten taşmak zorundasındır. Kabına sığmaz ki o çağlarda akan deli kan.

Üstelik bir ergen beyni, bir şizofrenin beyninden farksız olurmuş. Yani bir çeşit ruh hastası şeklinde, üstelik te kendinin çok akıllı, çok üstün, dünya barışını bile sağlayabilecek potansiyele sahip bir kahraman olduğunu düşünerek yaşamak zorundasındır.

Hiçbir zaman yeterince paran yoktur. Ailen ne derse onu yapmak zorundasındır. Hayatınla ilgili hep bir belirsizliğin vardır. Kimse seni iplemiyordur. Ne tam büyüyebilmişsindir ne de çocuk kalabilmişsindir. Öyle saçma salak bir yerlerde tepişip durursun.

Ama, her şeye rağmen ömrün en güzel dönemidir lise yılları. Neden peki neden? Benim için de böyle. Deseler ki bir gün seç hayattan. Yeniden yaşamak istediğin bir tek gün. Yine lise yıllarımdan bir gün seçerdim.

Şimdi benim minik bebeğim de liseli oldu. Daha dün değil miydi onu ilk kucağıma alışım. Hastaneden çıkıp eve gelişimiz. Beşiğine yatırışım. Yok yok bu işte bir yanlışlık olmalı.

Ne çabuk büyüyor bunlar yahu. Boyu boyumu aşmış yakışıklı oğlum benim. Umarım hayatının bu en güzel yılları tam da hayalindeki gibi olsun.

Yeni eğitim ve öğretim yılı, mini mini bebelere, sivilceli ergenlere ve de örtmenim canım benimlere hayırlı, uğurlu ve de bol bilgili olsun.

Dibin Notu: Haftasonu okul hazırlığı, dün bütün gün de şehrin iki ayrı ucunda, iki ayrı okulda eğitim görecek olan iki ayrı yavrumun peşinde koşturmaktan buralara gelemedim. Merak eden arkadaşlarıma duyurulur. İlk gün maceramızı da sonra anlatayım size.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ebelemece, sobelemece mevsimi açıldı blog aleminde. Canım arkadaşım Figencim ebelemiş beni. Dersimizin konusu yapmayı sevdiğimiz üç şey.

Yapmayı sevdiğim o kadar çok şey var ki. Üç beni kesmez aslında. Hürmüz gibi başlarım şimdi. Üç te yetmez beş taneeee. Beş te yetmez yediiiii taneeeee…..

Yapmak zorunda olduğum değil de yapmayı sevdiğim ve fekat zalim kader, pek te yapamadığım üç şeyi şöylece sıralayayım efenim.

Şimdi benim yapmayı çok sevdiğim ama, bazı teknik nedenlerden dolayı yapamadığım şeylerin başında tatil gelir. Yıl içinde sergilediğim performans oldukça hareketli ve yorucu olduğundan dolayı, tatil yapmayı severim.

Yatarım güneşin altına malaklar gibi. Çok yanarsam girerim denize iki çıp çıp yaparım. Bengü gibi yeşil bikinimi giyip, kırmızı soslu dondurmamı yer keyif çatarım.

Yatağımı bile toplamak zorunda olmamayı severim. Hiçbir şey yapmadan da yaşanabildiğini görür şaşarım. Hatta benim bu bir haftalık saltanatımın bazı insanların yaşam biçimi olduğunu görür daha da şaşarım. Zavallı Eda Taşpınar’ın neler çektiğini düşünür halime şükrederim.

Açık büfedeki tatlıların hepsini tabağıma doldurup, camış gibi yiyip semirmeyi de severim. Ulen onca para verdik boşa gitmesin görgüsüzlüğüyle, tatilden en az beş kilo almadan dönmem. Hiç değilse bir anısı kalsın bünyede.

Sonra sahilde kumdan kaleler yapmayı severim. Onları her seferinde hırçın dalgalar yıksa da yeniden yapmayı severim. O dalgalarla yaşamayı bilirim ben. Onlar yıkar, ben yeniden yaparım. Her seferinde daha da güçlü kaleler kurarım.

Yapmayı sevdiğim ikinci şey de kendimle baş başa kalabilmektir. (Bu cümleye pek güldüm niyeyse.) Sabahları, şöyle hava da hafif serin, yalnız başıma yürümeyi severim. Bu yürüyüş sırasında, bebekliğimden girer, çocukluğumdan parçalar, genç kızlığımda dolanır, bu günlere kadar gelirim. Hatta yarınları bile hayal ederim.

Bu arada da ne çevreyi ne de orada bulunan insanları görürüm. Hatta “dün seni yolda gördüm, görmezden geldin, selam bile vermedin” diyenler olmuştur. Oysa ben onları fark etmemişimdir bile. Kim bilir nerelerde dolaşıyordu gezenti ruhum.

Sonra denize bakan bir yerde bir bardak (ki bardağın ince belli olması tercih nedenidir) demli çayla içimi ısıtırken, boş boş, o derin mavilere bakıp kaybolmayı severim.

Son şıkkımız da benim vazgeçilmezim okumak ve yazmak. Şöyle loş bir ışıkta sessizce kitap okumayı çok severim. He bu çok nadiren mümkün olabiliyor ama, biz de zaten yapabildiklerimizi değil yapmayı sevdiklerimizi yazacaktık.

Sırf kitap okuyabilmek için, her okullu ablanın, abinin peşinde dolanıp, yalvar yakar, dörtlü yaşlarda okumayı söken, harçlıklarının tümüyle kitap alan ve hatta yolda bulduğu kağıt parçalarını bile okuyan bir bebe olarak ihtiyarlıkta yeterince kitap okuyamamak pek te beklenir bir şey değildi aslında.

İşte yapmayı sevdiğim üç şeyi kısaca böyle sıralayıverdim. Şimdi ben de canlarım ciğerlerim Perilimi, Tubikkocuğumu ve Nenoniciğimi ebeledim. Haydi kızlar sobeye….
Etiketler: 29 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Önce bir hareketlenme başlardı evimizde. Temizlikler yapılır. Alışverişe çıkılır. Yufkalar açılır. Çeşit çeşit iftariyelikler alınır.

Çocuk aklımız pek kavrayamasa da anlamını, bilirdik ki Ramazan geliyor. Bilirdik ki sahur yemekleri hazırlanacak en özenlisinden.Bilirdik ki uyumamız gereken zamanlarda uyanık kalmamıza kimse ses etmeyecek. Hem de davulcu amcanın güzel manilerini dinleyeceğiz.

Annemin iftar telaşları. Mutfaktan gelen mis gibi kokular.Babamın iftara beş dakika kala eli kolu dolu kapıdan girişi.

Bir de Ramazan’da misss gibi kokan sıcacık pide. Köşedeki fırından sıra beklenerek alınan. Kollarını yakarak eve getirilen. Ailecek bölüşülen o güzel lezzet.

Yaz’dı ilk orucumu tuttuğumda. Güneşin altında saatlerce koşturup, hiç yorulmaz, hiç acıkmazdık o zamanlar. Yalnızca su. İftar sofralarında bardak bardak su içerdik önce.

Ne kadar da mutluyduk. Allah bizi sevecekti. Hocamız öyle demişti. Oruç tutanı Allah sever. Korku değil. Sadece O bizi sevsin.

Büyüklerimiz “aferin size” diye takdir ettikçe, daha da heveslenirdik. Bazen sahura uyanamazdık ya da annem bilerek kaldırmazdı. “Daha çok küçüksünüz, dayanamazsınız” derdi. Dayanırdık. Sahursuz hem de..

Çocuk kalbi, çocuk saflığıyla tutardık orucumuzu.

Bir Ramazan akşamı hiç unutamam. İftar soframız kuruldu. Babacığım ve ardından ezan gelecek. Kapı çaldı açtım. Babam elindeki kesekağıdındaki meyveleri bana verdi mutfağa götüreyim diye. Nasıl gözüm dönmüşse. İçinden bir armudu alıp, mutfağa gidene kadar lüplettim.

Annem: “Kızım sen bi şey mi yedin?”deyince aklım başıma geldi. Lakin ben onu bilerek yapmadım ki. O kadar ağladım ki, orucum bozuldu diye o gün. Annem, “Allah sana onları bilerek yediriyor” diye teselli etmişti.

Yine sıcak bir Ramazan günü… oruçluyum. Daha yedi sekiz yaşlarındayım o zaman. Köyden ceviz gelmiş. Oturdum, bir koca tabak cevizi mideye indiriverdim. Tam mutfağa gittim, su içeyim diye. Anammmmm… iyi de ben oruçluyum yahu. Daha vakit öğlen. Eeee ne olacak şimdi. Akşama kadar yanım yanım yandığımı biliyorum. Susuzluktan iflahım kesilmişti.

İtiraf ediyorum. O gün akşama kadar sürekli ağzımı çalkalamıştım. Arada bir iki damla yutmuş olabilirim. Çocukluk işte.

Bir başka güzeldir, bir başka bereketlidir, bir başka sevgi doludur Ramazan ayı. Sofralar kalabalık, gönüller şen, yuvalar huzurludur. Çocuklar daha bir neşelidir. İnsanların yüzleri bile farklı güler sanki. Tabaklar gelir, tabaklar gider komşudan komşuya. Sıcacık bir paylaşımdır Ramazan ayı.

Şükürler olsun ulaştık yine bu güzel Ay’a. İnşallah hayırlısıyla tamamlayıp, en güzeliyle değerlendirmeyi nasip eder Rabbim cümlemize.

Hepimize hayırlı Ramazanlar olsun.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Önüm, arkam, sağım, solum sobediiiir…. Saklanmayan ebedir….

Sevgili Tatlı Cadıcım sobelemiş beni. Üstelik te can evimden vurmuş.

Konumuz kokular ve koku çok önemlidir benim hayatımda.

Her şeyi koklarım ben. Güzel koku severim. Her bi taraf güzel koksun isterim. Kimsecikler sarımsak, soğan, ter kokmasın isterim. Duvar dipleri umumi helalar gibi kokmasın dilerim. Hatta bu helaların bile güzel kokmasını dilerim.

Yemeği yemeden önce mutlaka koklarım. Pişirirken de tadına değil kokusuna bakarım. Hatta “İncegüül gel şunu bi kokla bakem, pişmiş mi, durumu nasıl?” şeklinde dalga geçen şahıslara, “İyi iyi, lakin birazcık tuzu az bunun.” Şeklinde cevap vermişliğim de çoktur.

Sonra kokular alır götürür beni. Bir koku duyarım çocukluğuma uçarım. Başka bir kokuda kaybettiklerimi bulurum. Koku vardır güzel şeyler hatırlatır. Koku vardır salya sümük ağlatır.

Sabahları çay kokusunu severim. Taze demlenmiş çayın kokusu olmadan uyanamam. Günün doğuşudur çay kokusu. Yeni bir umudun başlangıcıdır. Bir de sıcak ekmeğin arasında eriyen tereyağının kokusu karıştı mıydı. İşte sabah oldu derim.

Yeni boyanmış ev kokusuna bayılırım. Bir de üstüne temizlik yapılmışsa. Değmeyin keyfime. Daha içeriye girerken, birbirine karışan boya, çamaşır suyu ve bilumum ev temizlik zımbırtılarının kokularını duymayı severim.

Vernik kokusu severim. Çocukluğumdan beri ojenin kokusuna bayılırdım. Bir de bizim orada bir dükkan vardı. Dışarıya mis gibi vernik kokusu yayılırdı. Bu koku bana o günleri hatırlatır. Şimdi bizim fabrikayı gezerken, o kokuyu duyup, her sabah çocukluğuma dönüyorum ve hep orada kalmak istiyorum.

Pastane kokusunu severim. Taze pişmiş poğaça, yaz günü dondurma kokusu yayılır ya önünden geçerken. Mayalanmış hamur kokusudur . Rahmetli anneanneciğimin bizim için yaptığı gözleme ve ot böreğidir. Köyün orta yerinde yakılan taş fırından yayılan o nefis kokudur. Sonra sıcak tavalardan elimize tutuşturulan bir dilim ekmek olur o koku.

Toprak, çimen, çiçek, ot, tezek kokusu severim. Köy kokusu severim. Sabahları uyandığında, pencereyi açıp o yemyeşilliğe baktığında, ciğerlerine dolan o huzur veren kokuyu severim.

Her ne kadar bu yaz kendisiyle bir kerecik bile buluşamasam da, sarmaş dolaş hasret gideremesem de, deniz, yosun ve balık kokusu severim. Bu kokularla, bir sahil kasabasında, küçücük teknemle, sabahın karanlığında balığa çıktığımı hayal ederim.

Yeni temizlenmiş ev, yeni yıkanmış çamaşır ve yeni banyo yapmış insan, yeni pişmiş yemek, taze kavrulmuş helva kokusunu severim. Bir de yeni doğmuş bebek kokusu severim. Böyle süt gibi, mis gib bi başka güzel kokar onlar.

Annemin kokusunu severim. Burnumu iyice yapıştırıp, o saçlarımı okşarken duyduğum güven veren kokuyu severim. Bu koku bana, sen hiç merak etme kızım, ne olursa olsun bu bağrım sana açıktır. Bir tek ben seni yarı yolda bırakmam, bir tek ben seni hiç karşılık beklemeden, koşulsuz severim kokusudur.

Öyle bir kokudur ki Cennet kokusuna yakın. Evlatlarımın kokusu. Onlar ki bebekken bi başka kokar. Büyüdükçe bi başka. Bazen antrenmandan gelir, ter kokar. Bazen şişenin içine düşer, parfüm kokar. Kimileyin çal çamura bulanmış, sokak sokak kokar, kimi zaman ekşi ekşi süt kokar. Bazı vakit bıcı yapar şampuan kokar, bazı vakit kıymalı börek yer soğan kokar. Ama onlar hep güzel kokar. Onlar analarına hep cennet kokar.

Kokular aleminde sevdiğim daha bir çok koku var aslında. Ama, şimdilik aklıma gelenler bunlardır diyorum ve sevgili arkadaşlarım Kuğu, Renk ve Gökhan üçlüsünü sobeliyorum. "Sobeme cevap yazmayanın security key’leri deşifre ola" diye de teknolocik bir tehdit savuruyorum.
Etiketler: 36 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Günlükçüm, televizyonla seviyeli, düzeyli ve de saygı çerçevesindedir ilişkilerim. Hem vakitsizlikten, hem de sinirlerimi hırpaladığı için mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum kendilerinden.

Seyrettiğim bir iki dizi ve gece programları dışında pek görüşmüyoruz malum şahsiyetle. Ki ben küçük bir yavru iken ve de tek kanalımız TRT 1 iken, reklamlarından haber programlarına, sporundan, necefli maşrapasına kadar her detayını seyrederdim. Hatta kapanış törenindeki zavallı askercikleri bile. O kadar da müptelasıydım yani.

Magazin programlarını ve bazı dizileri arada, beş on dakika seyrederim. Ama sırf gıcıklık olsun diye. Üzerine yorum yapabilmek için. Benim yavrular da alıştı artık. “Anne bak bunun hakkında çok şey çıkar. Mutlaka seyret.” Demeye başladılar. Benim bunlarla dalga geçmem hoşlarına gidiyor zaar.

Film seyrederken, karakterlerden birine ya da senaryodaki bir saçmalığa kafayı takarım. Ne kendim keyifle seyredebilirim ne de benimle birlikte film seyretme gafletine düşmüş olan güruha rahat, huzur veririm. Artık biz filmi bırakır makara yapmaya başlarız.

Bir de çoğu zaman dişe dokunur bir program bulunmadığından ve de bizim evde üç adet yakışıklı bulunduğundan, spor programları, maçlar vazgeçilmezimizdir. Stadyum havasında bir salonda da insanda televizyon seyretme isteği pek kalmıyor açıkçası.

Aslında, bu başta kullandığım cümle çok sinirimi bozar benim. Magazin programlarında en fazla sarf edilen cümle budur herhalde. Nereden takıldıysa dilime. Seyretmediğim!!! televizyondan herhalde.

Seviyeli ilişki ne demek kardeşim? Hangi manken müsveddesine sorsan, hangi ünlüye mikrofon uzatsan, seviyeli ilişkisi var. Yahu bu işin seviyelisi, düzeylisi mi olur. Bilgisayar oyunu mu bu. “Biz dokuzuncu levıldayız şekerim.” Ya sorma hayatım, bizim ilişki üçüncü levılda takıldı kaldı. Daha bu seviyeyi aşamadık bir türlü.”

Düzeylidir aynı zamanda bu kesimin ilişkileri. Artık o düzey ne düzey, kim kimi düzey belli değil. “Ne kadar da düzeyliyiz dimi şekeriiiiim.” “ Hayatım düzeyliyiz tabiiiii.. Hatta üst düzeyiz, üst düzeysin, alt ve üst düzeyim.”

Efenim saygı çerçevesi diye bir şey vardır bunlarda bir de. Hani hepimiz eşimize, nişanlımıza, sevgilimize, yavuklumuza saygı duyarız da bunların ilişkileri bi başka saygılıdır. “Sevgilim, müsaade edersen bir öpücük alabilir miyim?” “ Tamam bitanem, ama elini sürmek yok taam mı?” “ “Aaaaa çok ayıp ediyon, sürer miyim hiç? Bizim ilşkimizi saygı çerçevelemiş bi kere.”
Ulen hatuna tonla para dökecen, her gece basının olduğu yerlere götürüp bar sahiplerine öpülecen, servetini kuyumculara yatıracan, bi de hiç bişeyini sürmiycen. Oldu güzelim. Biz de yedik.

Bir de ben şu haber spikerlerine kızsam mı, üzülsem mi, acısam mı karar veremiyorum. Anacım, binalar yıkılmış, ortalığı seller götürmüş, her yer kan gölüne dönmüş, millet tecavüze uğramış, ekonomi batmış ne gam. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ağlayıp inleyen insanların görüntüleri üzerine haber sunmaktadır bir kısmısı. Yahu gülmesene. Neye gülüyorsun?

Hani ifadesiz ve tepkisiz surat ifadesiyle haber sunumu yapan arkadaşlar vardır ki bunlar daha da gıcıktır. “Efenim bu gün bilmem nerde, bilmem kimler arasında çıkan çatışmada iki kişi öldü, beş kişi de ağır şekilde yaralandı” diyorsun. Arkasından aynı robotika suratla, Anne ayı Pakize, üçüncü yavrusuna hamile haberi veriyorsun. E ben de hafiften çıldırıyorum

Amaa, bunlardan hariç, abartılı mimikler yapanlar vardır bir de. En tepe attırıcısı, en fıttırtıcısı da bu gruptur . Bu arkadaşlar da pirimiz, önderimiz Reha Muhtar’ımızın müritleridir sanırım. Onlar da iyice kaptırıp, neredeyse her kelimeye bir mimik uydururlar bi taraflarından. Yahu aslında öyle bir hareket yoktur ki. Hani milleti salak yerine koyup, kliplerinde o şarkının her cümlesini görüntülerle ve el kol hareketleriyle anlatmaya çalışan popsıkarlarımız!! vardır ya. Aynen onlar gibidirler. Sanki işitme engelliler için haber bülteni seyretmektesindir.

Sonra o program sunucuları vardır bir de. Üç dakikadan fazla tahammül edilmesi imkansız görünen sıtma tutmamış, ciyık ciyık sesiyle kulaklarımı tırmalayan. Yahu tamam anladık, güzel olsun yine, ama bari birazcık ta sunucu gibi olsun. Sırf memelerini görücem diye kaç saat bu eziyet çekilir mi? O zaman koy bir inek onun yerine. Hem daha fazla memesi var hem de daha faydalı. Adam bununla fingirdeşiyor diye milletin de katlanmasını beklememek lazımdır değil mi?

Daha neler var neler insanı çileden çıkaran günlük. Ama yine de bakmadan olmuyor neylersin. İllet bir şey bu televizyon. Sinirlendiğin şeyleri seyrediyorsun, seyrettiğin programlara sinirleniyorsun. Ne onunla olabiliyorsun ne de onsuz yapabiliyorsun. Böyle garip bir şey bizimkisi işte.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Selam günlük,

Geçen gece ne oldu biliyor musun? Dur anlatayım bak...

Uyumaya ramak kalmış. Benim koca sesleniyor inceden...

İncegüüül,

Hıııııııı... (Çok uykum var koca, yarın konuşsak..)

Ben çok sıkıldım bu turuncudan.

Hangi turuncudan canım? (Göründüler zahir, yazık. Çok çalışmaktandır o.)

Bak yaz da bitmek üzere, yeşil yapalım. Şöyle fosforlu bi yeşil. Ne dersin?

İyi olur canım. ( Bir de anlasam neyi yeşil yapıcaz. Uyuyom ben koca.)

Ben boyayı alayım o zaman, bi boş günümde de boyarım.

Zonk!!!........ (Benim gözler pörtledi. Uyku filan kaçtı. Canı yine badana yapmak istedi. Eyvah!!!)
Ben bi usta bulur yaptırırım. Senin işlerin çok yoğun ya, o bakımdan. (Sen Rusya'ya filan gitsene canım. Orada işlerin başında dur. Ne biliyim işte. Badana yapma da..)

Yok yok.. boşuna masraf şimdi. Boşa para harcamayalım. Elimden geliyo nasılsa. (Allah için, elinden geliyo.. bitince çok güzel oluyo da.. )

Canım, ben uygun fiyata hallettiririm sen merak etme. (Son badana maceranda, yeni aldığım büyük ekran TV mi düşürmek suretiyle, tüpünü ve bilumum iç organlarını patlattığını ve havaya ödediğimiz onca parayı unutmadım hala. Bundan daha pahalıya gelemez herhalde.)

Yatak odasını da böyle canlı bi gülkurusu yapiyim, güzel olur. (Allahım hala yapiyim diyo.. elinde boyayla, yatak odasına hiç girme sen. En sevdiğim takımımı, iki pantolonumu ve 3 adet kravatı hemi de gardrobun içindeyken, pempeye boyayarak, telef etmiştin hatırlarsan. Hala, bunu nasıl becerdiğine şaşar dururum.)

Hııııııı... horrrrrrrr.... (Uyuma numarası yaparsam, belki yırtarım.)

Çocukların odasında da bi değişiklik ister. (Sen büyüksün Rabbim, n'ooolur vazgeçsin. Ben evde yokken orayı boyadıydın da, kaç gün yerlerden boya temizlediydim ben.)

Daha yeni boyadın ya çocukların odasını hayatım. Tertemiz. Bordürler mordürler hiç bulaşma şimdi boşver. (Ne etsek bilmem ki. Takmış kafayı.)

Ne biliyim böyle canlı canlı bişeyler yapalım. (Zaten yeterince canlı ve renkli orası. Bu adamın, renkli ev merakı beni öldürecek. Evlendiğimizden beri, evimiz ya cart sarı, ya turuncu, ya fıstık yeşili. Ben bilmem şampanya, fildişi, buzbeyazı, krem, ekru olsun bir kere de. Gerçi ben de seviyorum canlı renkleri de....)

Hayatım, renkleri sürekli değiştirince, eşyaları uydurmak zor oluyor. ( Gerçekten ya.. ben o eşyaları turuncuya uyumlu hale getirene kadar neler çektim. Şimdi fosforik yeşil diyo adam. Ohh bahaneyi bulduk, hadi bakalım ne diyecen şimdi.)

Değiştiririz canım biz de o zaman. (Oldu. Hani masraf yapmıyoduk.)

Hem taşınmayı düşünmüyor muyduk biz? Bakarsın taşınırız biraz daha bekleyelim istersen. (Sanırım bu sefer oldu.)

Hee doğru ya.. Hadi iyi geceler canım. (Oh be..ucuz atlattık valla.)

Sana da iyi geceler canım.

Ah günlük, bu seferlik atlattık. Bi daha badana krizi tutarsa ne halt edicez bilemiyorum valla.

Hadi selametle günlükçüm.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ucundan, kıyısından tutunursun hayata… ya da yapışırsın saçlarına sımsıkı. Her şey seninmiş gibi sarılırsın ya da aslında hiç senin olmamış gibi dokunursun sadece..

Bilirsin, farkına varırsın.. umursarsın.. ya da bilip bilmeden atlarsın.. Her şey olursun ya da hiçbir şey olmazsın..

Güneş açar, için ısınır.. yağmur yağar, iliklerine kadar sırılsıklam.. ya rahmet dersin.. ya da bir şemsiyenin altına saklanırsın. Bazen gece olur yüreğin, kimi zaman aydınlık gün gibi pırıl pırıl..

Sonbaharda, arınır ağaçlar tüm yapraklarından.. sarıya boyanır her yan ama, bilirsin.. tekrar giyinecek doğa yeşil entarisini.. ya da bilmek istemez, sararıp solarsın.

Çiçekler yetiştirirsin bahçende.. suyu sevgi, gübresi sabır, toprağı emek.. çiçeklerin solar gider bazen.. ya da renk renk, tomurcuk tomurcuk yayılır.

Seversin adam gibi, kadın gibi, insan gibi.. ya da sevmezsin ve boşa yaşarsın. Bir çocuğun saçını okşadığında, gözlerinin içi parlar.. bir insan ağladığında, yüreğin titrer.. ya da boş boş bakarsın.

Karışırsın kimi zaman, dağılırsın.. çözülürsün.. açılırsın. Toparlarsın.. ya da öylece kalırsın. Çokça sendelersin.. tökezlersin.. ama, kalkarsın.. dimdik. Yürürsün.. ya da düşer, orada kalırsın.

Bazen gurur duyarsın kendinle.. ya da nefret edersin.

Susarsın.. çığlıklar atarken yüreğin, susarsın.. susmak kazandırır sana kimi zaman ya da kaybedersin.

Hayat dalga geçer bazen seninle.. ya da sen hayatla dalga geçersin.

Trenler gelir, trenler gider. El sallarsın ardından.. iki damla gözyaşı, ya sevinçten ya da ayrılıktan..

Son istasyona geldiğinde kaçan tüm trenlerin ardından öylece bakarsın.. ya da yakaladığın trenler için sevinç duyarsın…

Ne olursa olsun, umut hiç bitmez değil mi? Umudu yeşertmek ve onu taze tutmak gerekir. En olmadık zamanlarda öyle bir şey olur ki, belki bir el uzanır, belki dost bir yürek bir ışık yakar ve karanlıklar aydınlanır birden.

Ne bileyim günlük.. öyle bir şey işte..

UMUT HİÇ BİTMEZ DEMİŞTİK DEĞİL Mİ...... BU ÇOK GÜZEL HABERİ PAYLAŞALIM
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bir erkeğe hediye seçmekten daha zor ne vardır. Sanırım üç erkeğe hediye seçmek.

Çakmak alayım desen, elli tane vardır zaten. Takı da takmaz bunlar. Parfüm desen çok bildik. Gömleğin her çeşidi mevcut, üstelik te ütülemesi dert. Çiçek mi? Yuh artık. Erkek adam öyle çiçekle böcekle uğraşmaz.

Şimdi ben “Bütün İstanbul’u dolaştım, sana layık bir hediye bulamadım.” desem çok klasik olacak biliyorum. O yüzden demiyorum.

Hiçbir yeri dolaşamadım hayatım. Çünkü bütün gün eşek gibi çalışıyorum.

Ofisten çıkmamın imkansız olması asabiyle, asabiyet yapmış vaziyette, sana hediyeyi çıkışta bakarım, kesin, galiba, sanırım, kanımca.

Geçen seneyi birazcık atlamış olmanın verdiği utançla, bu sene sana güzel!!! bir doğum günü partisi hazırlamayı da düşünüyorum.

Şöyle romantik bir akşam yemeği. Süslü bir masa. Mum ışıkları, çiçekler. Mönüde, nohut, pilav ve yoğurt. Yanına da bir baş soğan kırdık mıydı, romantizmin doruklarında dolaşırız alimallah.

Fonda da “Tiridine Bandım” hani şu bizim oraların meşhur türküsü var ya.. “Manda yuva yapmış söğüt dalına, yavrusunu sinek kapmış göööööördün mü, amanın yandım.” Ne kadar hüzünlü bir türküdür o. Özellikle de manda için.

Hediye dersen e ben varım daha ne olsun?

Canım benim..

İyi ki varsın iyi ki doğdun.

Tanıdığım en dürüst, en mert, en temiz kalpli, en güzel yürekli, en iyi niyetli adam. Ve de en yakışıklı tabi.

İnşallah yeni yaşın sana güzellikler ve mutluluklar getirsin.

Nice nice yıllara bir tanem.

Doğum günün kutlu olsun.

Hak ettiğin her şey senin olsun.

Ve öyle çok şanslı ol ki… hayatındaki en büyük şansın, artık ben olmayayım.

  • Not Olmazsa Küserim: Megalomanlığın doruklarındayım bu ara. Biri beni durdursun yahu.
  • Bu da Son Dakika Notu: Şimdi sen gelip bana, "gece yarısına kadar bilgisayar başındasın" şeklinde artizlik yaptın ya. Bir şey demiyorum ve bir yıl boyunca sana geri dönecek olan bu yanlışşşş!!!!! hareketin için, seni vicdanınla ve deli bir hatunla başbaşa bırakıyorum. Nihohahahahaha.
  • Önemli Bir Not Daha: Sevgili arkadaşım Nimet'in de bugün doğum günü. Nice nice yıllara, hep güzelliklerle ulaş. Doğum günün kutlu, mutlu olsun diyorum sana.
  • Önemli Bir Not Daha 2: Canım tatlı arkadaşım Fatma Zehra'cığın da doğumgünüymüş bugün. Bir ömür mutlu ol güzel isimli, güzel sıfatlı, güzel kız.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yeni bir sobelemeç daha vukuu bulmuştur. Şahsıma yönelik bu nazik sobeyi yapan sevgili Renklerciğim’e teşekkürlerimle başlıyorum.

Sobemizin mevzuu şudur: Çantamızın olmazsa olmazı altı adet nesne nedir diye soruluyor ve biz de cevaplandırıyoruz. Aslında dışarı çıkarken mutlaka alacağınız altı şey deniliyor da, e çantasız çıkmam abi.

Benim çantalarım genelde büyüktür ve bu yüzden rahatlıkla içini çıfıt çarşısına çevirebilmem mümkündür. Hoş küçük te olsa fark etmez. Ben yine bi şekilde tıkıştırırım içine lüzumlu lüzumsuz ıvır zıvırı.

Çantamın, ki biz ona kendi aramızda bavul da diyebiliriz, birinci ve en olmazsa olmazı, sevdiklerimin fotoğraflarıdır. Bunlar da cüzdanımda ikamet ettiğinden, dolaylı da olsa CÜZDAN’ı ilk sıraya koyalım. Yine cüzdanımızın içinde bulunan, bilumum kart, telefon numaraları ve para da ilk sıraya yerleşiyorlar. Bunların hepsi de fotoğraflar sayesinde zirveye çıktıklarını unutmasınlar. Yoksa kesin bırakırım bir yerlerde.

İkinci sıra çantanın büyüklüğüne göre değişen ebatlarda PARFÜM veya DEODORANT’a aittir. Güzel koku takıntımı bilen bilir. Ben evimi, çamaşırlarımı, yavrularımı hep koklarım. Hatta yemeği bile yemeden önce kokladığım için çok fırça yemişliğim vardır.

Üçüncü sıra TÖRPÜmündür ve asla değişmez. Tırnaklarımı çoğu zaman dibine kadar kessem de törpüm hep yanımdadır. Sıkışan kilidi açmak, tokamın vidasını sıkıştırmak gibi bilumum tamir işlerimi hallettiğim bu son derece işlevsel alet, nadiren tırnak törpülemek için kullanılır. Bu arada bizim asıl üretimini yaptığımız ürünün oje olması ve her renk her çeşit ojenin içinde bulunmam, tırnaklarımın kısa olduğu zamanları daha çok sevdiğim gerçeğini değiştiremiyor. Hijyen bakımından yani. Ne yapayıııım ben böööyyyleyiiiim. Çok ta severim bu şarkıyı.

Çantamın olmazsa olmazlarından dördüncü sırayı hak eden bir diğer obje de MAKYAJ ÇANTASI’dır. İçinde, her renk far, iki üç çeşit allık, kapatıcı, fondöten, pudra, çeşit çeşit kalemler, kıvıranı, uzatanı, hacimlisi hepsi ayrı ayrı maskaralar, birkaç lipgloss ve birkaç ruj olan bu kocaman varlık, çantamda hep vardır. E kozmetikçiyiz, olsun o kadar değil mi? Lakin içindekiler kırk yılda bir kullanılır. Kullanılması gerektiği bu müstesna zamanlarda da hep aynı yeşil far ve dört yıldır vazgeçemediğim aynı renk ruj sürüştürülür. Bir ara beş dakikada kusursuz makyaj nasıl yapılır onu anlatayım unutmazsam.

Yine çantamın vazgeçilmezleri arasına girmeyi bileğinin hakkıyla kazanmış bir başka müstesna şey daha doğrusu şeyler de, FATURALARdır. Her daim çantamın bir köşesinde bir fatura bulunmazsa, o günüm harap olur. Kendi kendime kahrederim. Nasıl olur da bu gün yok diye çok üzülürüm. Bu bir elektrik faturası olur, hani şu şimşeklilerden. İskiciğimin hazırlamış olduğu o mavilerden olur. Ne bileyim İnternet olur, Digitürk olur. Ama, mutlaka olur. Tam ödersin biter, temizledim dersin, yenileri gelir ve çantamdaki o değerli yerini alır.

Bunların haricinde, bir tükenmez kalem, birkaç boya kalemi, bir not defteri, birkaç toka, Maxi kişisinin evrakları, bir iki oyuncak, yolda görülen çocuklara verilmek üzere biraz şeker ve sakız, tarak, güneş gözlüğü ve bir çift terlik bu günkü çantamda bulunanlar. Yarına bilemiyorum tabii.

Son olarak bu eğlenceli ve bilgilendirici sobe için Renklerciğime tekrar teşekkür ediyor, aramıza yeni katılan arkadaşımız Tatlı Cadıcığımı, uzun zamandır yazmayan Hayal Periciğimi ve Tosbaacıkımı sobeliyorum.

Not Şettiriverdim Gene: Tutmayın beniiiii!!! Link mink eklemek bende. Şablon değiştirmek bende. Müzik yüklemek bende. Dur bakalım daha neler yapacağım. Havaya girdim ben kesin, zannedersem, belki, kanımca. Yakında Luis Vuitton çantamın içinde, terrierimi gezdirirken görürseniz beni şaşırmayınız.
Etiketler: 40 YORUM | edit post