[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili Kelebek, "Ertelemek/Ertelenmek" demiş. Bir öyküyle iştirak edelim efenim. Şunu da belirteyim ki, aşağıdaki hikayede adı geçen kişi ve kuruluşların gerçek hayatla yakından veya uzaktan hiiiiç alakası bulunmamaktadır.

Öykümüzdeki kadın, siz tanımazsınız, bir ay geçmesine rağmen yeni yıla giremeyen, hala eski yılda takılı kalan bir karakter. Bir türlü de karar veremedi. Yeni yıla girsin miydi? Yoksa beklemeye devam mı etsindi? Yeni yılda yeni kararlar alsın mıydı? Yoksa eski yılda alıp, bir türlü hayata geçiremediği kararları bohçasından çıkarsın mıydı? Yahut onlar, bu yıl da bohçada kalıp, şeytan sidiği, güve yeniği olsun, hatta küflensin miydi?

Alice’in ukala tavşanı misali, hep bir zıplama halinde, hep bir koşturmaca içinde yaşamakta olan bu insan, nedense hep ertelemekteydi yıl değiştirmeyi. Belki de biraz ağırdan almalıydı artık hayatı. Biraz daha yavaşlatmalıydı adımlarını.

Bu hengamede atladığı, yaşamayı unuttuğu ve ertelediği ne çok şey olduğunu düşündü. Bir yandan ağır adımlarla yürüyordu. Bu kadar ağır yürümesine kendisi de şaşırarak ve şaşkınlığını geçirmek için daha da yavaşlayarak.

Tempo düşerse, daha fazla şeyi kaçırabilir miydi acaba? Yoksa bir ucundan yakalamak için koşmayı mı bırakmalıydı?

İşte bu çelişkiler içinde boğuşurken, tam da akşam saatlerine denk gelen bir vakitte, günde iki kez gittiği yolu, artık her kaldırım taşını, her ağaç kovuğunu, hangi köşede hangi satıcı bulunduğunu bile ezberlemiş bulunduğu o yolu bitirmiş, evine varmak üzere olduğunu fark etti.

E değişen hiçbirşey yok idi işte. Her şey yine kendi rutininde devam etmekteydi. Su yine aynı yöne doğru akmaktaydı. Deli gibi koşsan da, ağır aksak gitsen de yolun sonu yine ve hep aynı yere çıkmaktaydı. Gelen yılın, geçip gidenden farkı var mıydı? Araya minicik mutluluklar serpiştirmedikten sonra bu yolu böyle gidip gelmenin bir anlamı var mıydı?

Başını göğe doğru çevirdi. Açık ve bulutsuz gökyüzünde dolunayı gördü. Gerçekten muhteşem görünüyordu. Bunca olağan ve durağanlığın arasından sıyrılmış kendini fark ettirmiş kocaman bir ışık gibiydi.

Dolunay, her bünyede farklı etki yaratırdı. Kimi kurt olurdu, kimi arsız bir romantik. Lakin hatunda bir garip huzur duygusu şeklinde tezahür etmekteydi nedense. Huzur, bunca karmaşaya rağmen, hep aranan, daima özlenen olduğundan mıdır nedir?

Evinin kapısından içeriye süzüldü genç!!!! kadın. Bir de ne görsündü. Yavrucakları evde değil miydi. Hemen birbirlerine sarıldılar. Öpüşüp koklaştılar. İşte bu an dünyaya bedeldi.

Keşke hep böyle olabilselerdi. Hep bu anda kalabilselerdi. Ama heyhaaat. Belki biraz sonra iki kardeş birbirlerini yiyecek, anne sinirlenip bütün saçlarını yolacak, kafasını duvarlara vuracak, belki de küsüşüp konuşmayacaklardı.

Anne, rutin akşam koşturmacası sırasında, neden bir akşam da yavrularının kendisine destek olmadığı konusunda söylenip duracaktı belki de. Hatta babanın geç saatlere kadar çalışmasının, sırf ona gıcıklık olsun diye yapıldığını düşünecek ve iyice sinir olacaktı kim bilir.

Olsundu. Bu anı doya doya yaşasınlardı. Bir daha geri dönüşü olmayacaktı. Anlar yaşanıp, tadı çıkarılası, hatıralara katılası ya da unutup gidilesi zaman dilimleriydi.

Hem ay, hem de aldığı yeni kararların etkisiyle tatlı bir rehavet çökmüştü üzerine kadının. Bıraksındı, bu akşam da dağınık kalıversindi çocukların odası. Masanın üzerindeki örtü de yamuk duruversindi. Ya da televizyonu da bu akşam biraz tozlu seyrediversinlerdi. Ne çıkardı? Dünyanın sonu değildi ya.

Ay, bütün güzelliğiyle parlıyordu gökyüzünde. Dinlenilmeyi bekleyen güzel bir müzik gibi bekliyordu seyredilmeyi. Bu güzellik, küçük oğulla birlikte seyredilebilir miydi? En azından denenebilirdi.

Anne yavrucağına seslenir:
“Gel benim kuşum, birlikte şu kocaman bir tabak gibi gökyüzünde parlayan ayı seyredelim.”
Hem abiyi odada yalnız bırakalım. Biraz rahat bırakılmak ister ya gençler bu dönemlerde. Oğul bu öneriyi nedendir bilinmez itirazsız kabul eder.

Derin bir huşu ile pencereden bu eşsiz manzarayı seyretmeye koyulur anne oğul. Bu sükunet mucizevi bir şekilde üç dakika kadar sürdükten sonra, elbette ki minik geveze tarafından bozulur…
“Annee, Ay’a gidilebilir dimi?”

“Elbette canım.”

“Peki nasıl gidilir?”

Şimdi burdan dümdüz gidiyon.. soldan ikinci sokaktan giriyon.. ışıkları geçince ilk boşluktan dalıyon. Tobe töbe….
“Uzay aracıylan yavrum…” çok aydınlattın yavruyu, tebrik ediyoruz.

“Ben Ay’a gidicem biliyon mu?”
Bu yavrucak, dünyaya sığamadı bi türlü. Bi gün uzay der, öbür gün Ay’a takar. Tamam küresel ısınma falan, dünyamız pek iyi durumda sayılmaz ama, yine de uzaya taşınmak biraz zor. Hem uğraşamam ben öyle antenli kuntenli komşularla falan.

“Okuyup, astronot olman lazım önce oğlum.”
Tabii bir de o vakte kadar canım yurdumun uzay çalışmalarında epey bir yol kat etmesi lazım.

“Yok anne.. gidenlere rica etsen, beni de alsalar yanına. Olmaz mı öyle?”

Hiç olma mııı???… yüksek mevkilerdeki tanıdıklarıma rica edeyim de, benim gözümün önünden ayırmaya kıyamadığım yavrumu alıp Ay’a götürüverin sevabına diyeyim.
“Olmaz annem öyle. Hadi bak sessizce seyredelim. Çok güzel bir manzara değil mi?” şeklinde oğlunu sükunete davet eder.

Sessizlik ve bu yavru aynı karede olabilir miydi? Elbette ki çok olabilir değildi.
“Annee, şimdi ben böyle bir gerinsem gerinsem.. sonra da yukarı doğru fırlatsam kendimi, direk Ay’a gidebilir miyim?”

Ay’ı bilmem de, öyle hızla atlarsan, doğruca apartman kapısının önüne gidersin. Ay Allah korusun.
“ Sakın böyle bir şeyi denemeye kalkma olur mu oğlum. Bak o hıza ulaşmak için özel bir araç, özel benzin ve üzerinde de orada giymen için özel kıyafetlerin olması lazım.”

“ E spaydır men kostümüm var ya anne..”
Zannedersem yavru annesiyle kafa bulmakta.

Evin ağır abisi gelir bu arada ve “aynı fabrikanın ürünleri birbirine bu kadar mı benzemez”in kanıtı olarak konuşmaya başlar.
“ Ooolum, Ay’da yerçekimsiz ortam. Böyle havada geziyosun. Karanlık, havasız. Yüzeyi de pütür pütür. Yemek yok, dondurma yok. Park yok, oyun yok. Hiç sevmezsin sen.”
Gerçekler acıdır.. böyle dondurur işte adamı..

“Amaaan….. ben de böyle güzel görünce, bişey sandım. Yok o zaman ben vazgeçtim abi. Ben biraz ders yapiim bari.”

Küçük afacanın Ay seyahati de ertelenmiş olur böylece. Ama anne mutludur. Ertelediği işler sayesinde, ertelemediği ve doyasıya yaşadığı anlar için mutludur. Yarın ne olur bilmez kadın, kimse bilmez. Anın tadını çıkardığı için mutludur. Fakat hala yeni yıla girip girmeme konusunda kararsızdır.

Etiketler: 38 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Merhaba Günlük,

Nasıl anneyim ben değil mi? Yavrular karne aldı, iki satır bir şey demedim bununla ilgili. Küserler mi bana? Yok küsmezler zannımca. Zira benim büyük sıpa geçen sene ilk dönem karnesini kayıp etmişti de. Biz notlarını karnem.net’ten öğrenmiştik.

Hee valla Günlük, teknoloji bazen çok işe yarıyor. Yoktu bizim zamanımızda böyle şeyler. Şimdi yavrular ne etse haberimiz oluyor. Okula gitmedi mi? Cebe mesaj gelsin, sor neredeymiş, ne halt karıştırıyormuş. Kırık not mu aldı? İnternetten öğren hemen, çek fırçanı.

Yani bu yavrucaklar, ağız tadıyla, karneye çamaşır suyu müdahalesi bile yapamıyorlar yahu. Hayır yayıla yayıla okul kıramıyorlar en kötüsü. Şöyle bahar geldi miydi, okulu mokulu boş verip, kırlara, parklara, sinemalara, kafelere hücum edemiyorlar bizim gibi. Hele bir denesinler. Babanın cebi dııtlayıveriyor hemen. “Sizin hayta bu gün okula gelmedi valla. Anam okulda bi sürü öğrenci var. Biz hangi biriyle uğraşalım? Sahip çıkın sıpanıza.” Al işte enselendi yavrucak.

Yani anlayacağın, bu teknoloji çağının veletlerinden çok, biz mağara devri velilerine yaradı bu gelişmeler.

Ne kadar beni karıştırmayın bu işlere desen, ne kadar uzak durmaya çalışsan da bir şekilde gelip seni buluyor işte.


Geçen gün benim minik sıpa “anneeee.. sen niye fıysboka üye olmuyon?” diye sorduğunda, şaşırdım desem yalan olur. Bu yavrular, her bi şeyin içinde olmaya pek meraklanıyorlar. Oysa ki bu teknoloji onları ve tabi hepimizi sevgili Sema’nın da dediği gibi yalıtmıyor mu? Asosyalliğin adına teknolocik devrim demiyor muyuz hep birlikte.

Neyse ki biz biraz daha şanslı bir nesiliz. Biraz daha cahiliz bu konuda çok şükür. Hem ben ne edeyim fıysboku? Zaten benim ilkokul arkadaşlarımın hepsi benim gibi yontma taş devrinden kalma şahıslardır. İhtimaldir ki onlar da benim gibi bu işlere hiç bulaşmamışlardır. Bulaşan varsa da ben onlara hiç bulaşmadım.

“Peki senin ne işin var parmak kadar boyunla fıysbok’ta? İlkokul arkadaşlarını mı bulacan?”

“Yok anne ya.. dayımları falan ekliyorum. İşte abimle yazışıyoruz.”

İyi de oğlum, dayınlar zaten hemen yakınımızdalar, abin ise aynı evin içinde. Bu evde de bir tane bilgisayar olduğuna göre nasıl yazışıyorsunuz? Konuşarak iletişim kurmak daha kolay değil mi? Diye soracaktım ki vaz geçtim.

Bak ben bu “fıysbok”la ilgili hiçbir şey yazmayacaktım. Yine tutuveremedim kendimi. Bir iki cümle ediverdim arada.

Neyse efenim gelelim karnelere.

“Bu sene yavrularımın ikisi de yüzümüzü güldürdü sağ olsunlar.” Şimdi bak! Kendisiyle nasıl çelişkiye düşer bir anne, tırnak içindeki cümleden anlayabilirsin.

Karne bir çocuğun kişiliği, başarısı, insanlığı ile ilgili kesin bir yargı verir mi bize? İşte bu da benim yıllardır kafamı kurcalayan bir düşüncedir. Okul hayatım boyunca hep iyi karneler ve dahi yanında mutlaka bir kağıt getiren ben, karnenin varlığına bile karşı çıkmış bir şahsiyet olmuşumdur.


Çocuklarım için başka kıstaslarım var. Baktığımda bunları görebiliyorsam başarılıdırlar. Onun haricinde bilirler ki, karneleri kendileri içindir, benimle alakası yoktur. Kendi gelecekleri için gereklidir okul başarısı.


He bir de iyi karne, iyi hediye demektir. E sülale kalabalık. Al gülüm, ver gülüm bir çıkar ilişkisi de oluşmuş tabii karneyle çocuklarım arasında.

Yine de iyi bir karne geldiğinde, çocuğunun okulda başarılı olduğunu gördüğünde mutlaka seviniyorsun. Çünkü işin vitrini bu. Buzdağının görünen yüzü gibi.

Lakin “bak bilmem kimin yavrusu takdir almış, sen niye almadın, yok bilmem kimin çocuğuna bak, nasıl başarılı,” şeklindeki kıyaslamalar hala çok canımı sıkıyor.

Büyüklerin hırsı yüzünden, kendini kaybeden çocuklar var.

Eğlenceli bir aktiviteyi bile sırf hırsları yüzünden çocuklarına zehir eden büyükler var.

O sınavdan alıp, diğerine sokuyor yavrularımızı hayat. Çocuk etmeden büyütüyor onları, ne yazık. Bu sıkıntıda yavrularımıza biraz daha mı anlayış göstersek ne dersin Günlükcüğüm?

Yine de ben derim ki Günlük, yavrularımız derslerine çalışsınlar. Okulda başarılı da olsunlar. Lütfen ama lütfen sürekli birbirleriyle yarışmak zorunda bırakılmasınlar.

Bütün evlatlarımızın karnesi hayırlı olsun. Güzel bir tatil geçirsinler. Ömürleri boyunca bahtları ve yolları açık olsun.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Çocuk ve çocukluk konusunda pek ağlak olduk hep beraber. Malum hepimiz o yılları puslu bir hayal olarak anacak kadar gerilerde bırakan, olgun ve de dolgun hatunlarız. Oysa çocuk deyince insanın aklına cıvıl cıvıl sesler, mutlu yüzler, şen kahkahalar gelir.

Ve de aklına geleni, ne olacağını düşünmeden, pat diye, fütursuzca söyleyiverir çocuk kısmı. Yalanı, riyası yoktur. Kalbinden geçen iki dudağının arasından söz olur çıkıverir de büyüklere pirincin taşını ayıklamak düşer sadece.

Biraz da eğlenelim. Ağlamak ve ağlatmak misyona ters. İşte yakın zamanlarda biriktirdiğim birkaç çocuk muhabbeti..

Duvardaki bordürden kopya çekerek, Mini yavrusa masal uyduruyorum:
“Bir ayıcık, bir sıpacık ve bir aslancık ormanda oyun oynarken çok yorulmuşlar ve acıkmışlar. Oralarda bir erik ağacı aramaya koyulmuşlaaaar.” Ne alakaysa artık… canım çekti zaar.
“Ama annee, aslancıklar erik sevmez ki.” Niye? Pek güzel olur aslında. Şöyle ekşi ekşi.
“Ne sever peki.”
“Hayvan sever.” Hayvan sever aslanı da şimdi duydum.
“Panter Emel gibi yani? Ya da Yağmur Teyzenle Boncukçu teyzen gibi böyle? ” Başka hayvan sever gelmedi aklıma valla.
“Yok anne, yemek için yani. Acıkınca arkadaşlarını bile yer bu aslancık be.”
Allah açlıkla terbiye etmesin ne diyeyim.. şaşırdım.

Dizilerden bir dizi. Başroldeki jön kişisi, canı sıkıldıkça işyerinden çıkıp çıkıp gidiyor. Ne patrona, ne başkasına bir şey söylemeden öylece. Buna sinir yapan ben deniz söyleniyorum:
“Ulen şöyle bir iş bulamadık canına yandığım dünyada. Adam babasının çiftliğinde at bakıcısı sanki. ”
O sırada beybileydiyle oynaşıp, daldığını zannettiğimiz Mini yavrus bana doğru döner:
“Annee, şükretsene. Yine de bir işin var. Hiç işin de olmayabilirdi. O zaman ben ve abim selpak satardık. Sonra sokaklarda yaşayıp, çöpten yemek toplamak zorunda kalabilirdik. Hatta baliye tinere falan alışırdık. ”
Oooohaaaa… Çalışmanın kıymetini, biraz abartılı da olsa anlayabilmesi güzel bir şey yine de.

Yolda iki yavru yürümekte. Kadının biri içlerinden birini çevirip durdurur. Belli ki tanıyordur. Lakin öyle hararetledir ki kadın, İncegül kişisi de adımlarını yavaşlatıp, takibe başlar. Kadın o kadar telaşlıdır ve çocuğu öyle bir hışımla tutar ki, yavrunun yüzü allak bullak olur..
“Taşındınız mı çocuuum?”
“Yooooo” Çocuğun yüzündeki ifade son derece şaşkın ve ürkmüş.
“Ya hani şu arka taraftaki eve taşınacaktınız ya oğlum..”
“Yok teyze taşınmadık.” Çocuğun yüzünde aynı zamanda, “manyak herhalde” ifadesi de belirmiştir.
“Ya çocuum, annen taşıncaz dediydi.”
“Valla biz aynı yerde oturuyoz teyze, bilmem ki.” Yazık yavrucak kıpkırmızı oldu, ter içinde.
“Ya senin de bi şeyden haberin yok. Arka taraftaki eve taşınıcaktınız ya diyorum.” Kadın bastırıyor inatla. Çocuk patladı patlayacak.
“Teyze ben bi koşu gidip anneme diyim de hemen taşınalım o zaman.”
Bu yavruyu pek sevdim nedense. Afferin paşama.

Akşam telaşı yeni bitmiş. Koltuğa gömülmüşüm ve bir şeyler okumaya çalışıyorum. Liselim sesleniyor:
“Anneeee”
“Hııııııı..”
“Sence Romeo Ölmeli’mi?”
Sanırım bu isimde bir film vardı. Demek onunla ilgili tartışmak istiyor yavru. Heh bu iyi bir şey. Kendini ifade edebilmesi, yorum yapabilmesi. Hemen okumakta ve de pek hoşlaşılmamakta olan kitaptan kafa kaldırılarak yavruya bakılır. Tartışılacak, entelektüel ve moderen bir anne olunacak fırsat yakalanmıştır.
“Bilmiyorum ki oğlum. Ölmemeli her halde. Sen ne düşünüyorsun?” Ah safım ben ya.. bir de ciddi ciddi soruyorum.
“Bence de ölmemeli anne. Ölürse, Hande Yener’i sabaha kadar kim kucaklar sonra?”
Hönkkkkk!!!1 Popüler kültür, nerelerden vurdun sen bizi. Aşk olsun çocuuum. Senden hiç beklemezdim bunu.

Şimdi de çocuktan alıyoruz haberi.

Bir akşam yemeğindeyiz. X kişisi ailesi , Y kişisi ailesi ve biz, X kişisinin evindeyiz. Bebeler tatlı yiyorlar. Benim Mini 3-4 yaşlarında o zaman. Bağırıyor bir de üstelik sıpa:
“Anneeee.. X teysenin tatlısı, Y teyseninkinden de iyyrenç olmuş yaaa..”
X ve Y ikilisinin yüzü allak bullak. Herkes bi şoklamış ve durmuş. Odada çıt çıkmıyor.
Bu kadar mı sanıyorsunuz.? Çok yanılıyorsunuz..durun daha..
Zavallı Ben ”Ne kadar ayıp yavrum ne diyon sen? Kem.. küm.. ehem.. şey kusura bakmayın X ciğim ve Y ciğim.. çocuk işte” diye çırpınıyorum.
Ama, yavru bununla kalmıyor elbette. Patlatıyor bombasını.
“Ama anne, sen de demiştin ya Y’nin tatlısı iyyrenç olmuş diyeee.”
Aha şimdi ayvayı yedin mi? Toparlayabiliyorsan sen toparla..ya da bırak dağınık kalsın.

Yine bir akşam yemeği konsepti. Arkadaşımızın evinde toplanılmış. Tanımadığımız bir kaç kişi daha var.
Yemekten sonra evin küçük cimcimesiyle sohbet ediyoruz. Babasının saç modeli, giyim kuşam konusunda kendini aştığını metroseksüel tanımlamasıyla anlatmaya çalışıyor:
“İncegül teyseeee… babam H.omo.se.ksü.el oldu artık, biliyon muuu? Canım valla bilmiyordum. Lakin ortamda bulunan 18 kişiyle birlikte ben de öğrenmiş oldum.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Gül bahçesinde tomurcuktur çocuk. Yüreğimizi aydınlatan bir gülücük, ruhumuzu ferahlatan bir sözdür. Bir sarılma, sarmalamadır sevgi dolu. Hesapsız, çıkarsız masum bir öpücüktür. Çocuk her şeydir. Çocuk hayattır. Milyonlarca sayfaya sığdıramayacağın engin bir okyanustur çocuk. Kalbinde taşıdığın minicik bir damla. Ve mutluluğun resmidir çocuk.

Ve yüreğinde sakladığın mabedindir çocukluğun. Hayat seni hırpaladığında sığındığın. Kimselere dokundurmadığın. Herkesten, her şeyden sakınıp sakladığın.

Bu iki güzel sözcükle devam ediyor kelime oyunumuz. İşte burada toplaşıyoruz. Gelmek isteyen dostlara açık davettir.

Zamanında tazecik bir blogger iken, belki de daha kimselere ulaşamamışken sesim, yazmış olduğum çocuksu yazılardan iki tanesini düzenledim sizin için. Beğen beğen oku yani.

CANIMIN İÇİNDEKİ CAN

Haberi ilk aldığında belki şaşkınlıktan, belki sevinçten, kim bilir belki de kararsızlıktan afallarsın önce. Sonra için içine sığmaz olur. Heyecan, adrenalin, aşk belki de. Gerçek aşk.

Önce ilk kıpırtılarını duyarsın. O nasıl bir şeydir öyle? İçinde bir can taşımaktasındır. Senin vücudunda yeni bir hayat filizlenmektedir. Senin bir parçan, ama bambaşka bir yaşam.

Aylarca can cana yaşarsın onunla. Kimi zaman sıkılır, bitsin artık bu hamallık dersin. Lakin O, bir tekmeyle kendine getirir seni. “Ben bütün bu sıkıntılara değerim” der sanki.

Sonra o dışarıya çıkmak ister. Vakittir. Zamanı gelmiştir artık. O an öleceğini düşünürsün. Bir insan bu kadar acı çekiyorsa ancak ölüyordur diye düşünürsün. Sen böyle bir inanılmazın kolaycacık, hemencecik olacağını düşünmüş müsündür ahmakça?

Kolay olan, imkansız kadar anlamlı mıdır? Zorlar insanı en güzele erişmek. Zorlanırsın. Ama her şey bittiğinde aslında yeni bir hayattır ortaya çıkan. Senin bedeninden başka bir beden gelmiştir dünyaya. Bundan daha büyük, daha gerçek, daha güzel bir mucize olabilir mi?

Sonra kucağındaki minik varlığa bakarsın, bakarsın, inanamaz, bir daha bakarsın. Gülersin, ağlarsın. Allak bullak olup dağılırsın. Daha önce tatmadığın hazlar, daha önce bilmediğin duygularla karma karışık olursun. Bu dünyanın en kendine has kokusuyla kendinden geçer, kaybolursun.

Sonra toparlanırsın. Bu miniği dünyaya getirdin ve ona bu dünyada ayakta kalmasını öğretmek de senin görevindir. Senin artık dağılmak, parçalanmak, kaybolmak gibi lükslerin olamaz. İçinden geleni, omzuna alırsın.

Omuzlarındaki bu büyük, tatlı yükün ağırlığıyla daha da güçlenirsin. Kartalın kanatları, aslanın pençeleri ve bir güvercinin naifliği ile donanır, kadın olarak zaten çelik gibi olan sen, geçilmez olursun. Yıkılmaz olursun.

Artık onun hem meleği, hem koruyucusu, hem yol göstericisi, hem kılavuzu, hem yoldaşı olursun. Onun her şeyi olursun. O nasıl senin her şeyin olduysa.

Gözünün önünde büyüyen bir çiçek gibi büyür canın. Sen her anının şahidi olduğun halde inanamazsın. O senin minik bebeğindir ne kadar büyürse büyüsün. Oysa o farkındadır artık bebek olmadığının. Hatta senden daha fazla farkına varır. Kendi fikirleri, kendi duyguları, kendi doğruları, kendi yanlışlarıyla bir başka can olduğunun farkındadır artık. Ayakları üzerinde durmak için çabalayan bir ceylan yavrusu gibi çırpınmaktadır bebeğin. Önce sana, sonra tüm dünyaya büyüdüğünü haykırmak ister gibi.

Biraz acıtsa da kabullenirsin. Hatta gururlanırsın. Belli etmeden onu hala koruyup kollarsın. Sen onun her şeyi değilsindir artık ama o hala senin her şeyindir. Ve sen yaşadıkça öyle kalacaktır.


YENİDEN ÇOCUK OLABİLSEYDİM

Nefret ederdim “bizim zamanımızda” diye başlayan cümlelerden. Büyüklerin bizi kandırmak, yola getirmek için söylediği içi boş şeylerdi onlar.

Oysa şimdi çok özlüyorum “bizim zamanımızı”. Özellikle de çocukluk yıllarımı. Şimdi ben kuruyorum yavrularıma bu iki sözcükle başlayan cümleleri.

Onlar, günümüz çocukları bizim kadar şanslı değiller ne yazık ki. Evet bir dünya oyuncakları var. İşte bu yüzden bir oyuncak için aylarca mutlu olmuyor, ve onu nadide bir mücevher gibi saklayıp sakınmıyorlar. Bilgisayar başında sanal arkadaşlarıyla sanal oyunlar oynuyorlar. Bunun için saklambaç körebe dokuz taş oynamayı, düşüp kalkmayı, küsüp barışmayı, gerçek arkadaşların sıcaklığını bilmiyorlar.

Onları okul dönüşü anneleri karşılayamıyor kapıda. Sütün yanına yeni pişmiş tazecik kurabiye yiyemiyorlar. Arife gecesi başucuna yeni ayakkabısını koyup uyumuyorlar. Çünkü zaten her zaman yeni ayakkabıları oluyor. Bu yüzden bayramda alınan o bir çift ayakkabının ne kıymetli olduğunun farkına varamıyorlar. Bayram harçlıklarını biriktirip göçebe kurulan lunaparkta gizli gizli dönme dolaba binmenin ne zevkli bir şey olduğunu hiç yaşamadılar ve maalesef hiç yaşayamayacaklar.

Yine de çocuk onlar. Yine de mutlu olacak bir sürü şey bulabilirler. Çocuk olmak mutlu olmak demek değil mi zaten?

Umarım büyüdüklerinde, yani “yaşlıların dilini öğrendiklerinde” çocukluklarını tıpkı bizim gibi gülümseyerek hatırlarlar. Her halükarda ne güzel şeydir çocuk olmak.

Köşedeki fırının ekmek kokusunu.
Sıcak ekmekleri eve taşırken ellerimin yanmasını.
Kavanoz dibi gözlüklü şekerci amcayı ve onun nane şekerlerini.
Kocaman bir külah kaymaklı dondurmayı üstüme başıma bulaştırarak yemeyi.
Kasketin altından, çaktırmadan bizim misket oynayışımızı seyreden terzi amcaya el sallamayı.
Bahçeye lunapark kurup, mahalledeki diğer yavrulara bilet kesmeyi.
Kaptan amcanın bahçesine girip, zılgıtı yemeyi.
Ablaların konuşmalarını gizlice dinleyip ispiyonlamayı.
Erkek çocuklarla kavga etmeyi.
İp atlamayı.
Düşüp düşüp oramı buramı yaralamayı.
Sokaklarda it gibi koşturup yorulmamayı.
Horoz şekerini
Bayramlarda el öpüp harçlık almayı.
Canım yandığında rahatça bağıra çağıra ağlayabilmeyi.
Sonunda dayak bile olsa, yaramazlık yapabilmeyi.
Bayramlarda mahallemize kurulan göçebe lunaparkı
İçimden ne geliyorsa söyleyebilmeyi.
Kusura bakmayın çocuk işte kem küm şeklinde düzeltme yapılabileceğinden her haltı karıştırabilmeyi.

Çoooooookkkk özledim.
Etiketler: 27 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]
Liselimi tanımayan kaldı mı bilmiyorum Günlük,

Hani şu benim on beş sene evvel kucağıma aldığım, o zamanlar minik bir şempanze yavrusu kadar çirkin olup, zaman geçtikçe serpilip güzelleşen, şimdilerde karizmasıyla genç kızların gönlünü fetheden, dünyalar yakışıklısı oğlum.

İşte bu yavrunun sorunu “Dil Anlatım” dersi. Evet evet.. benim çocuğum. Ya da ben bunu kocaya bi sorsam mı acep? Hayır başkasından olabilir desem, kocam yapmaz öyle şey. Yapmaz değil mi?

Neyse efenim, bu yavrucak bu dersten ya hoşlanmıyor, ya da gerçekten beyninin sözel bölümünü yeterince kullanmıyor. Yoksa ki matematik, fizik, biyoloji gibi topluca nefret ettiğimiz derslerden çok yüksek notlar alıp, dil anlatımda şaşalaması beni gerçekten şaşırtmakta.

O halde birlikte çalışalım dedik. Bu kez ciddi olacağımız konusunda sözler de verdik birbirimize. Tutabildik mi? Yaşayalım ve görelim.

Anne gündüzden bu dersle ilgili gerekli dokümanları hazırlamış, yazılı sorularına kadar bulmuş buluşturmuş, yavrusunun eğitimi için gereken her türlü fedakarlığı yapmış, tam bir sorumlu anne örneği sergilemiştir. Akşam olunca da birlikte ders başı yapılır.

İşte o dersten enstantaneler…

Ayrı yazılan ve bitişik yazılan “de” ve “ki” lerden başlayalım mı kuşum?

Başlayalım anne. Sanki n’oluyosa. Yaz gitsin işte. Ne uğraştırıyon ki bizi. Yok ayrı yazılacakmış da. Yok bitişikmiş de. Üfff üfff… hayat ne zor yahu. (Heh işte… dakka bir gol bir. Öncelikle yavrucak güzelce çimdirilmek ve etleri burulmak suretiyle derse konsantre olması sağlanır. Sonralıkla “anne var ya sen çok şiddet içerikli oldun he” diye söylenmesine aldırılmadan devam edilir.)

Bak şimdi “masada da çiçek var” cümlesinde hangi “de” yi çıkarırsak anlam değişir.

Ooo anne anlam falan değişmez. Baksana iki tane “de” var. Biri çıkarsa ötekiyle düzeltiriz biz onun anlamını. Fazlası müsriflik zaten. En güzeli çiçeği çıkartmak. Ne o öyle çiçek, böcük.

Şimdi ben seni düzeltecem merak etme sen. (Yavrunun bacağından bir iki tüy yolunarak işkenceye başlanır. Vışşşşş…)

Anne yaaaaa.. acıdı beeee…

Söyle bakalım Ali Caaaan. Bu ettiğin cümlenin sonuna hangi noktalama işareti koyulur?

Ya tamam anne. Ben biliyorum bunları. Edat, bağlaç durumları işte. Bir kararda durmuyolar ki. Zaten ben onları yazarken ve okurken anlıyorum. Başka konuya geçelim biz.

Görücez ne kadar anlıyorsun. Karne gelsin hele. İyi ya, o zaman “sözcük olaylarına” bakalım.

Bakalım anne bakalım. Bakalım hangi sözcük kap kaç yapmış, hangi utanmaz kelime gasp olaylarına karışmış. Bunlar zaten bi araya gelip “cümle” denen bi çete kurmuşlar biliyon mu?

Sen bu cümleleri yazılıda kursana. Bana coşuyosun. (Bu sefer işaret barnağı ve orta barnak, yavrunun burun deliklerinden içeriye daldırılmak suretiyle, dalga geçmesi önlenmeye çalışılır.)

Ya anne var ya iğrenççççç ya… yapmasana şöyle.

Tamam, şimdi “sert ünlülerin yumuşaması”na bir örnek ver bakalım. F.atih Ü.rek dersen gebertirim. Baştan söylüyorum.

Yok anne ya… der miyim hiç? O zaten her zaman yumuşaktı.

Ulen oğlum, sen bilmezsin bi D.evran Ç.ağlar vardı bi zamanlar. Böyle pala pala bıyıkları vardı. Aslanlar gibi delikanlı idi. “Gün olur, Devran döner” işte. Devran döndü. Şimdi görsen ya. Bizim komşu feşmekan hanımdan bile daha hanım hanımcık bi kişilik oldu. Bak bunu örnek verebilirsin mesela.

(Bu sefer yavru annesinin kulağına işaret parmağını sokmak suretiyle kendisini doğru yola getirmeye çalışır.)

N’apıyon beeeee???

E annecim “gün olur, devran döneer.” (uyanık sıpaaa)

Bu esnada Mini kişisinin bize hiç bulaşmaması dikkatimizden kaçmıyor elbette. O bize bulaşmazsa biz ona bulaşırız mantığıyla kendisine sesleniyoruz.

Oğlum, n’apıyon kuzum sen orda bakiiiim? Bi saattir ne yazıyosun o elindeki kağıda?

Anneeeee.... hııı…. Bak şimdi…. he bakıyom….. Dil anlatım dersinden çok ödevim var da…. eeeeee….. işte onları yapıyorum.

(Sakın gülüp de çocuğun psikolojisini bozma Anne kişisi. Tut kendini. Şimdiki yavruların psikolojisi maşallah Nevyork Borsası gibi. Üfürsen darma duman oluyo. )

Anneee yaa.. abime bişey söylesene yaaa… gülüyo bana. ( Al işte psikoloji düşmanı, psikopat şahsiyet. Kardeşinin bilinç altına etki etmeden durdurmalıyım onu.)

Oğlum, gülmesene kardeşine. (Bundan altı bilemedin yedi sene sonra verecekler bu dersten ödev. Şimdiden hazırlık yapıyo benim çalışkan sıpam.)

(Liselim yarıla yarıla gülmektedir bu arada.) Ya anne ben ona gülmüyom beee.. kitapta komik bişey gördüm de ona gülüyooomm.. nihohohaaaaa (nasıl bir iğrenç gülmektir bu ya.. ulen var ya kızların yanında sakın gülme tamam mı?)

Anneee bak şimdi dalıcam ben buna. Yaa bak hala gülüyo anne ya. Elimden bi kaza çıkacak şimdi yaaa.. (Allaaaam boyuna bakmaz, hasan dağına oduna gider bu deli.)

Oy oy… aşk böcüğüm, sevgi pıtırcığım, biricik kardeşim. Hiç güler miyim ben sana? Ben öyle ortaya gülüyodum, sen üstüne geldin. Kaynanan sevecek len seni.

Aldırma yavrum sen ona. Ver bi bakayım neler yapmışsın dil anlatım dersi için.

Yavrucağın kağıdında şunlar yazmaktadır.

De ler ayrı yazılır. Bazısı da bitişik yazılır.
Masada çiçek var. Çiçeği çıkarırsak anlamsız olur.
Sözcükler cümle kurarlar. Buna çete denmez. Abim saçmalıyo.
Sert ünlüler yumuşarlar. F.atih Ü.rek örnek verilmiycek. Annem kızıyo.

Neyse ki yarı yıl tatili geldi geliyor. Bir süre ders mers görmek istemiyoruz ailecek.

Haydi kal sağlıcakla, iyi haftalar Günlükcüğüm.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Yeter bu kadar romantizm. Şimdi gelelim evliliğin gerçeklerine. Kızlars, bu soruları böyle teeek teeek yanıtlayasım ya da yanıtlatasım var. Herkesleri pek bi aydınlatasım var. Kızmazsınız değil mi?

Aşk evliliği mi mantık evliliği mi?
Aşk dediğin nedir ki? Biraz kalp çarpıntısı, biraz yürek sızısı, acı soslu makarnadan üç tabak yediğinde bile olamayacak kadar mide ağrısı. En güzeli mantıklı düşünüp, mantıklı bir karar vermek. Bir kere kocanın hafiften saf olanı makbuldür. Ne desen “he” diyecek, etrafında pervane olacak. Seni hediyelere boğacak kadar da zengin olacak. Her gün başka restorana yemeğe götürecek. Sen üşüme diye üzerindeki ceketi çıkarıp omuzlarına koyacak ve kendi k.çı donacak. Mantıklı olmak lazım bu hayatta mantıklııı.

Karşı cinsin görüşünü alalım. Aşk meşk anlamam kardeşim ben. Her mantıklı oküzün yapması gerektiği gibi, “garının sırtından zopayı, karnından sıpayı eksik etmeyecen” ahan da budur.

Görücü usulü mü anlaşarak evlenmek mi?
Anlaşarak evlenmek en güzeli. Baştan anlaşıcan herifle. “Bak anam, ben pasaklıyımdır, tembelimdir. Öyle çamaşırdı, bulaşıktı, temizlikti beklemiyecen. Bana hizmetçiler tutacan. Yemek filan yapmayı da bilmem, Mengenli bir aşçıya da hayır demem. Hafta sonu tatillerimden taviz vermem. Yazın Bodrum, kışın Uludağ gezdirmezsen seninle evlenemem” diyeceksin. Anlaşmayı kabul ederse ne ala. Yok etmezse kendi bilir.

Beyefendi siz ne dersiniz? Hele bi görek hatunu da anlaşması kolay. Şöyle kaşı gözü yerindeyse, etli butlu bir hatunsa daha da güzel anlaşırız. Yok illa anlaşmam diyorsa çakarım iki tane imzayı suratının orta yerine, anlaşma sağlanmış olur.

Evliliğin iyi gitmesi için yapılan fedakarlıklar nelerdir?
Bak bu çok önemli. Bi kere koca dediğin fedakar olacak. Yemeyecek yedirecek, giymeyecek giydirecek. Kuaför ve giyim masrafların, onun maaşının iki katından fazla tutuyor olabilir. Gerekirse mesaiye kalacak ve seni mağdur etmeyecek. Her kıyafetinin altına farklı ayakkabı alabilmen için gece işi bulacak. Geceli gündüzlü çalışmaktan evin yolunu unutabilir, hatta ayakta duracak hali kalmayabilir ama, bu bizim sorunumuz değildir. E evlilik fedakarlık gerektirir.

Sizi de dinleyelim erkek milleti. Haaaaa.. garı kısmısı fedakar olacak. Bi lokmaya, bi hırkaya kanaat edecek. İcabı halinde gece aç yatacak, sesi çıkmayacak. Erinin mutluluğu için ne gerekiyorsa yapacak. Çamaşır, bulaşık, temizlik, ütü, çocukların bakımı, dersleriyle ilgilenilmesi gibi günlük işleri aksatmayacak. Dışarıda çalışıyorsa bile bunu eve yansıtmayacak. Her gün üç çeşit yemeği kocasının önüne koyacak. “E para yok ki pişireyim” şeklindeki mazeretleri kendine saklayacak. Kan kusacak, kızılcık şerbeti içtim diyecek. Her daim bakımlı ve hoş görünecek. E erinin gönlünü de hoş edecek. Yoksa dışarıya yönelebilir. Heee böyle bir şey olursa da mazur görecek. “Erimdir yapar” diyecek. “Evimdir, yuvamdır” diyecek. Dizini kırıp oturacak ve erkeğinin geri dönmesini bekleyecek.

Eşler arasında uyum nasıl sağlanır?
Sağlanır sağlanır. Sen söylersin kocaya neyi, nasıl yapacağını, o bunlara uyar. Böylece çoook uyumlu bir çift olunur.

Evet beyefendi bu husustaki görüşünüz. Uymazsa da uydururuz icap ediyorsa.

Kayınvalidelerler iyi anlaşma yöntemleri nelerdir?
Geldik zurnanın zırtladığı deliğe. Kaynana kişileriyle mümkün olduğunca mesafeli olunur. Tutulacak ev, onun evinden en az iki şehir uzakta seçilir. Mümkünse yurt dışına taşınmak tercih nedenidir. Ziyaretler bayram ve özel günlerle sınırlı tutulur. Gerekmedikçe telefon görüşmelerinden kaçınılır. Eğer mümkünatı var ise, koca seçilirken anasız olanından bulunur. (Konuş konuş. Senin de iki oğlun var. Bakalım o gelinler sana ne edecek insafsız. Ettikli bulduklu dünya olduğunu unutmayın kızlar. Sizi doğuran ana nasıl kıymetliyse, “eşim” dediğiniz, hayat arkadaşınız olan kişinin anası da öyle kıymetlidir. Gelinciklerim olacak kızlar, siz sadece parantez içini okuyun. Emi benim güzel kızlarım. )

Şşşşt kaynana diyorum beyefendiii. Benim anam canımdır. Anama hizmette kusur edilmeyecek. Ona sormadan nefes bile alınmayacak. Nere gidilse, çanta gibin yanında götürülecek. Laf sokmalarına karşı söylenmeyecek. Ağzına z.çsa sesin çıkmayacak. O zaman her şey güllük gülistanlık olur. Bak gördün mü kaynanayla gelinin anlaşmaması için hiçbir neden yok.


Yeni evlenenlere ve evlenecek olanlara önerileriniz var mı?
Olmaz mı? Bi kere işi baştan sıkı tutmalarını şiddetle önerebiliriz. İlk günler gözünü iyice bi korkutun ki sonra yamuk yapamasın. Evlenecek olan arkadaşlara bir başka önerimiz, gelinlik, düğün, mücevher ve ev dekorasyonu hatta şöyle beş yıldızlı bir balayı konusunda kesinlikle cimri davranılmasına müsaade etmemeleridir. E hamama giren terler değil mi? Adamın parasının olmaması, bu durumlar için mazeret kabul edilmemelidir. Bir de öyle her şeyi biliyorum, yapabiliyorum diye atlamıycan. Biraz beceriksizi, hatta salağı oynayacan ki adam her bişeyi kendi yapmaya alışsın.

Beyefendi sizin var mı öneriniz? Daha düğün gecesi, höt zöt yapıp iyiiice bi sıkılayacan hatunu. Valla ilk günden paçayı kaptırmamakta yarar var derim ben. Şimdiki ablalar pek bi uyanık.

Eşler arasında ev işi paylaşımı nasıl olmalı? Olmalı mı?
Hayır olmamalı. Bütün işleri koca yapmalı. Hatun “üç dönüm bostan, yan gel Osman” diyerek, yata yata büyütmeli.

Sizceee? Hööööööööööööyyytttt.. erkek adam ev işi mi yapar uleeeeyn????

Evlilikte yapılan hatalar.Keşke yapmasaydım denenler,
Yukarıdaki maddelerde sıraladığımız gibi bir koca bulabildiyseniz eğer, zaten bu adamın en büyük keşkesi sizi görüp, tanıması olacağından başkaca bir pişmanlığa gereksinim duymayacaktır. Bırakın ömür boyunca bu keşkeyle yaşasın, siz de bunun tadını çıkarın.

Ne diyorsunuz karşı cins? Garıyı anasından doğduğuna pişman edecen ki, hata mata yapmayacak. Hata yaparsa da verecen sümsüğü akıllanacak.

Mutlu evliliğin sizce sırları.
Mutlu evliliğin sırları diye bir şey olamaz. Çünkü her insan gibi, her evlilik de kendine özgüdür. Biriciktir, tektir ve farklı sırları vardır. Zannımca en önemli ve birinci kural, “ben” olmaktan vazgeçip, “biz” olabilmeyi başarabilmektir. Birey olarak varlığını elbette devam ettirirken, karşındakinin de birey olduğunu kabul edebilmektir. İlk engelde pes etmemek, zorlukların üzerine gidebilme cesaretini gösterebilmektir. Hepsi bir kenara, karşındaki insanı gerçekten koşulsuz sevebilmektir en büyük sır.

Ne diyon bacım yaf?????????

Dedim gitti.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bir gün bir yerde karşılaşır iki çocuk yürek.

Dellenir sanki deli akan kan, daha da hızlı akar. Sanki kuş olur uçar birbirine doğru iki çocuk yürek.

Bedenlerin yönü farklıdır birbirinden. Biri başka, diğeri başka yere gidecektir.Lakin ayrılamaz birbirinden aynı yöne gitmek isteyen iki çocuk yürek.

İki farklı yöne esen iki deli rüzgar gibi savrulur yüreksiz bedenler.

Bedenler soğur, bedenler üşür, bedenler yüreksiz yaşayamaz. Anlar ki bedenler, yüreksiz yaşanamaz.

Yüreğinin peşinden gitme zamanıdır artık.Diğer söylenenlere kulaklarını tıkayıp, yüreğinin dediğini yapma zamanıdır.

Karşılaştıkları yerde kavuşur birbirine yüreğine kavuşmuş bedenler. Sağ yarısını bulmuştur çocuk, ya da sol yanını bulmuştur diğer çocuk.

Sonra bir daha hiç ayrılmazlar birbirlerinden.Birlikte büyümeye çalışır iki sevdalı çocuk.

Tozlu, topraklı yollardan, daracık patikalardan geçerler.Kirlenir, pislenir her yanları ama sevgilerine halel getirmezler.

Taşlara takılır kimi zaman ayakları, sendeler ama düşmezler.Kim takılırsa, diğeri hazırdır çünkü onu sımsıkı tutmaya.

Kimi zaman kucağında taşır biri diğerini, kimi de sırtında diğeri ötekini.

Bir çok diken kanatır ellerini, ayaklarını ama pes etmezler.Gül bahçesi vaat etmişlerdir oysa birbirlerine.

Dikensiz gül bahçesi olur mu hiç?

Yine de çok gül dererler acımasız dikenlere inat.Hep sararlar kanayan yaralarını.

Kimileyin birbirlerini de incitirler. Küserler kimi zaman.Ama asla dönülmez yollara sokmazlar sevdalarını. Kırmazlar birbirlerinin sırçadan gönül sarayını.

Hep yüzleri birbirine dönüktür. Ne olursa olsun sırt çevirmez biri diğerine.Kim zordaysa, diğeri onu kolaylar. Kim yorulursa, onun işini yapar öteki.

Zaman da durmaz yerinde bu arada akar bir coşkun su misali gürül gürül.

Kimi neşeli, kimi hüzünlü, böyle birlikte büyür iki çocuk.

Azaltmaz, çoğaltırlar sevdalarını.Ve çoğaltır biri diğerini, diğeri de ötekini.

Ve çoğaldıkça onlar, çoğalır çocuk yürekler.Çoğalan yüreklerle büyüyen bir dünya, yeşeren filizlerle gerçeğe dönen bir rüya gibidir onlar.

Ve evrenin orta yerinde evcilik oynayan dört çılgın çocuktur artık onlar.

Notsuz Olabilemez: Bu kadını, yeni kelime oyunuyla duygusallaştıran bu kadına ve bir de bu kadına teşekkürlerimle.
Etiketler: 24 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Selam Günlük,

İyi misin.. hoş musun? Beni soracak olursan, iç gelininden hallice işte. Yoğun geçen bir hafta sonundan sonra yeni bir hafta, yeni bir koşturmaca başladı. Hepimize hayırlı ve de uğurlu olsun. Şu anda yemek yemem gerekiyordu. Boş ver be.. rutin Pazartesi rejime başlayıp sonunu getiremeyişlerimizden biri olsun bu gün de.

Aslında biliyor musun anacım, kıymetini bil yaşadığın hayatın, derim ben. Ne zor şartlarda yaşayanlar var biliyor musun sen? Kim mi? Kimler yok ki.. ben sana şimdi anlatsam ne şaşırır ne üzülürsün sen de benim gibi.

Hele san’atkaarlarımızın durumları içler acısı. Bilemezsin günlükcüğüm. İsim vermeyeyim şimdi. Sonra guugıl kapısından iti kopuğu doluşuyor dükkana.

Şu bizim manken eskisi, aağsena kırması, en genç az solistimiz var ya. Yahu hatun g.tüyle adam dövüyor ya dans adı altında. Hani şu magaazin programlarını başımıza musallat eden bir adam var… heh işte.. onun helali, yavuklusu, düzeyli ilişkisi. Adam karısını bile şutladı ya bu hanım kızımız yüzünden. Hatta bununla evlendi de, bu konudan bahsetmek hiiiç içimden gelmiyor nedense..

Hatta bu caaanım herif, karizmayı yerle yeksan edip İngilizce şarkılar besteledi de, muhteşem bi şekilde yorumladı bu hatun kişi. Dünya starı olmasına ramak kalmıştı. Az daha MTV’de o inanılmaz klibi yayınlanacaktı olmadı son anda. Verilmiş sadakası varmış Avrupalının demek. Hatırladın değil mi? Aslanım günlük. Sen anlamıycan da kim anlıycak beni?

İşte geçenlerde bu hatunun bir gününü anlatıyordu magazinlerin birinde. Sanırım kaseti sayın halkımız tarafından pek de ilgi görmeyince (E halkıma da yazıktır. Parasıyla çile çekmek istememiştir zaar.) yavuklusu olacak magazincilerin piri, er kişisi “hatunun reklamını az yaptık herhal. Sabahtan akşam üzerine kadar program, sonra geceleri bütün magazinlerde böbreklerine varana kadar milletin gözüne soktuk ama yeterli olmadı.” şeklinde düşünmüş olacak ki, bir de bu arkadaşın bir gününü nasıl geçirdiğini belgesel tadında anlatmış sağolsun.

Ulen ne nankör milletiz he.. bir de televizyonda belgesel yok. Kaliteli program yapmıyorlar diye ağlaşıyoruz. Al sana buram buram kalite kokan nefis bir program.

Dur anlatayım şu kızceyizin hangi koşullarda yaşamaya çalıştığını da ibret olsun, ders olsun, kıssadan hisse olsun. Kadir kıymet bil azıcık sen de. Hep şikayet hep şikayet yahu.

Şimdi bu yavrucak sabah sabah, daha karga ailesi kahvaltı için çayı ocağa yeni atmışken uyanmak zorunda kalıyor. Sen o saatte çoktan kalkıp yavrularından birini okul yoluna uğurlamış ötekinin de yerlere yuvarlanan yorganını üzerine örtüp mutlu mesut koltuğun bir köşesinde yarı baygın sızıveriyorsun ya. Bi tarafında pireler dans ediyor hani. Lakin hatun, saray yavrusu evinin, saraylara yakışacak banyosunda duşunu almakta. Sen daha uyuuu..

İşte senin o on beş dakikalık kestirmen esnasında hatun misssler gibi yıkanıp paklanmış, vöttürü zört marka popo taşlaştırıcı, zıttırı pırt marka me.me ucu dikleştirici, hotturu port marka kulak me.mesi yumuşatıcı kremlerini bin bir zahmetle sürmüş, bin iki yüz elli iki tane bilmem ne marka kıyafetin içinden hangisini giysem diye kara kara düşünmeye başlamıştır bile. Zorrrr çok zorrr.

Üç mağaza büyüklüğündeki ayakkabı dolabından ayakkabı seçmeye çalıştığı zamana denk gelir ki sen bir hışım ayılmış, ortalığa dökülmüş pılı pırtıyı toparlamak için kuyruğu tutuşmuş beygir gibi koşturmaya başlamışsındır bile. Yatak yorganı da bu hızla düzenledikten ve evin son rötuşlarını hallettikten sonra giyinmeye hazırsındır artık. E duş yapmayacak mısındır? Bırak şimdi duşu.. vakit mi var? Elini yüzünü bi yıkayıp, dişlerini fırçalayabilsen hayırlısıyla. Şanslı eşşek seniiii…

Sonra bu bizim sanatkar hatun, özel şoförünün kullandığı son model arabasının içine korumalarıyla beraber yerleşir. O kadar perişan olmuştur ki evdeki hazırlıklardan sonra, saçının fönü bile doğru düzgün yapılamamıştır. Oysa ki sen misler gibi tarayıp toplayıvermişsindir saçını kafanın tepesine. Yine de yaranılmaz sana beee..

Sonra sen otobüs durağında bulunanlarla sohbetler ederek kırk beş dakika hat şoförünün keyfini beklemiş, mutlu bir şekilde son model belediye otubüsüne ancak ayakta yer bulabilmişsindir. Olsundur. Onun bu çileli hayatının yanında seninki gül bahçesidir. Şikayet yoook..

Bu aşamayı da başarıyla atlattıktan sonra program sunacağı mekana işte bu zorlukları aşmanın verdiği haklı gururla gelen sanatçımızı burada da çileli ve eziyet dolu saatler beklemektedir. “görüyorsunuz makyajdı, saçtı.. ne kadar da uğraştırıyorlar beni.. kızzz makyöz gözün körolmaya.. göz çukurumun üzerine bunun bir ton koyusunu sürecektin… canın çıkmaya kuaför, sol tarafımdaki perçem öyle mi olacaktı hııı?” şeklinde sitem etmektedir kendisi. E haksız mıdır yani? Yazııııııkk…

Tüm bu sıkıntılar sürerken yavrucak daha kahvaltı etmediğinden kendisine mükellef bir tepsi hazırlanmıştır bile. Heh işte tam da senin püskütünü çaya bandığın sıralar oluyor bütün bunlar. Misler gibi burçağını ye işte.. hem oynak bi püsküttür kendisi. Bak neler var hayatta.. Allah düşürmesiiin…

Şimdi sıra gelmiştir onca tuvaalet içinden en kokoşunu, en şıkırdaklısını ve de en sabah sabah giyilmeyecek olanını seçmeye. “Üffff görüyorsunuz işte… n’apçam ben şimdi.. Mübeccel kızz.. şu yeşil üzerine mor güllü olanı mı giyiiim, yoksa şu her tarafı taşlarla kaplı olanı mı kızzz.. kimsecikler yardımcı olmuyor bana, her şeyi kendim yapıyorum amaaaa..” diye isyan ediyor kızceyiz. Çok üzüldüüüüm…

Sen tarlada ırgat, el evinde hizmetçi, fabrikada işçi, öğretmen, doktor, mühendis, sen masa başında ya da kapı kapı dolaşıp evine ekmek getirir, evin için hanım, anana babana hayırlı evlat, karşı tarafa uysal gelin, kocana uyumlu eş, yavrularına süper anne olmaya çalışır ama hepsinin bir şekilde yarım yamalak olduğunu düşünür, bu arada herkesi bir şekilde memnun etmeye çalışıp, asla kimselere yaranamazken, onun sahte şakşakçıları vardır. Hayatının tek amacı kadın programlarında göbek atmak olan bir avuç kadındır onu sanatçı yapan. Saçmalamalarına, salaklıklarına, bet sesine alkış kıyamet pirim yaptıran bir avuç kadın.

Oysa senin hayatındaki bir avuç insan, seni sen olduğun için sevmektedir. Onlar seni alkışlamazlar hatalarında. Uyarırlar. “Kendine gel bakalım” derler. Onlar bütün bu işleri bir arada becerebildiğinde de seni alkışlamazlar. Çünkü onlar bilirler ki sen zaten bunları yaparken şak şaklanmayı beklemezsin. Onlar senin sevincini, derdini paylaşırlar. Onların omuzları hep senin için hazırdır. İyi gününde olduğu gibi dar gününde de seninledirler. Çıkarları için değil, dost oldukları için yanındadırlar.

Sonra hatun gece programı için bir başka kuaförde, bir başka saç modeli yaptırmaktadır. Sıkılmıştır, bunalmıştır. Oysa sen mutlusundur o saatlerde. Çünkü senin saçını minicik, tombik ve ısırılası gamzeli parmaklarıyla yavrucağın şekillendirmektedir.

İşte günlük dedim ben sana… zor bu san’atçı milletinin hayatı. Tamam tamam seninki daha zor kabul ediyorum. İyi de “hayattan mutluluk damıtabilmek” değil midir yaşama sanatı? Ya da siyah-beyazdan renk çıkarabilmek.

Öpüyorum Günlük.. iyi davran kendine.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Eve bir varayım, ilk işim yatacak bir yer bulmak olacak.

Hiçbir kuvvet bana bu akşam iş yaptıramaz.

Sündü de sündü bu hafta bee.. bitmek bilmedi. Her sabah bu gün Pazar diye kalkar oldum.

Hayır hayır, kesin kararlıyım. Dinlenmek benim de hakkım.

Evet Günlük, işte böyle çocukça hayaller kurarak eve vardım dün akşam. Yavrucaklarımın karınlarını doyurduktan hemen sonra yatacak bir yer bakınmaya başlamıştım bile. Yok yok kararlıydım bu sefer.

Liselim sofrayı toplamama yardım etti. Ekmeği mutfağa kadar götürdü. Valla bak. İnanmıyor musun? Sonra gözlerimin içine içine bakarak şöyle dedi:

“Anneee.. Fizik’ten yazılım var yarın.”

“İyi ya… git odana çalıış. Benimle ne işin var ? Ben yattım say, hatta uyuyorum say..”

“Ama anne.. ben dağınık odada ders çalışamıyorum ki.” (Aman aman sevsinler seni. Pek de titizdir benim yavrum. Daha sabah ayağından çıkan çorapları yatağının altında, eşofmanını da gardrobunun arkasında terk edilmiş halde bulmadım sanki.)

“Oğlum, sabah toplamıştım ben odanızı. Henüz girmedim ama, ne kadar dağıtmış olabilirsiniz ki?” (Haydi tahmin yeteneğimizi kullanalım.) “Hem kendin toplasana. Eşşek kadar oldun maşallah. Benim iki katımsın. Yazık değil mi anneye? Bi lokmacık kadınceyiz hangi birine yetişsin?”

“Anne dişim çok ağrıyo ya.. toplayıver işte. Sen hemencecik halledersin.”

Anne dayanamaz elbette biricik kara gözlü sıpasına. Dişi de ağrıyor zaten.

Ve beklenen an gelir. Anne gülümseyerek sevgili, tatlılar tatlısı, dünyalar güzeli yavrularının odasına girer. Işığı yakar.

Zavallı kadının ışığı yakması ile çığlık çığlığa geri kapatması sanırım aynı saniye içerisinde olur.

Yavrular, annenin bu çığlığı niye attığını gayet iyi bildiklerinden, hiiiç oralı olmazlar önce. Sonra ikisi de koşarak gelir güya. Önce büyük olan sıpa ışığı yakar ve böğürtü ile anırtı arası bir ses çıkarıp kaçar. Onun ardından küçük ve bir o kadar da yerin altında kök salmış olan yer cücesi de odaya bakıp “ııııyyyyyyyykkk” şeklinde bir şirinlik yapıp hemen abiciğinin peşinden gider.

Sorarım ben size sıpalar. Bi de dalga geçiyorlar. Ulen odaya fil sürüsü girse anca bu kadar dağılabilirdi herhalde. Yatacakmış da, dinlenecekmiş de. Kızım senin neyine ki dinlenmek? Çalıııışş.. işçisin sen işçi kal. Isauraların başkanıııı. Paççooooozz… gibi söylenmeler eşliğinde odayı adam eder nihayet.

“Çabuk hadi geç odana. Fizik mi çalışacan, müzik mi.. ne istersen çalış.”

“Anne, zaten Müzik hocası ikinci dönem kalırsın sen, dedi bana.”

“ O niyeymiş?”

“Flüt çalmayı bilmeyeni bırakacakmış da. Dur bak anne çalayım ben sana. Aslında ne güzel çalıyorum. Kıymetimi bilmiyo bu hoca.”

Yavru flütü öyle bir odun kıvamında kavrar ki zaten baştan bellidir bizimkinin müzik geleceği.

“Oğlum düzgün tutsana şunu. Yahu o parmak oraya mı koyulur? O parmakla (sol) basacaksın. Sen (la) nın üzerine kodun. ”

“ Ya anne benim tarzım bu. Ben böyle çalıyorum.” (Yavrum beee.. sevsinler tarzını senin.. gırnatacı Hüsnü’nün bile böyle bir tarzı yoktur eminim.)

Diit di di diiit.. diit di di diiit.. diit diit diit diit.. diit di di diiit….

Haydi bil bakalım günlük hangi şarkı? Neyse bir iki şarkı çalmayı öğretebilirim sanırım. Çok da umutlu değilim yalnız.

O kadar güzel elleri var ki aslında. Fazıl’da bile yoktur böyle ince uzun parmaklar. Ama yavruda müzik kabiliyeti nanay.

Neyse evin annesi hazır toparlama işlerine girişmişken bir de süpürsün müdür? Hadi süpürsündür beee.. yok yok silmek yok. Söz verdik ya. Sonra da dinleniriz. Hem temiz evde daha bi iyi dinlenilir.

Hatun saçını süpürge etmiş evini temizlemiştir akşamın bi vakti. Tamamdır. Hemen yatılıp uykuya dalınmalıdır. Hatta yarım kalan rüyalar tamamlanmalıdır. Odanın en sıcak köşesi seçilir, ince bir çalımla hatun kendini kanepenin üzerine bırakır ki, şu sıralar ders çalışması gerekmekte olan yavrusu odaya girer. Yüzünde ekşi bir ifade vardır.

“ He annem söyle. Kurban olayım çabuk söyle. Ne olmuş benim paşama?”

“Anne, dişim ağrıyo yaaaa..”

“De haydi gidek dişçiye. Söküversinler kerpetenle iki dakkada.”

“Yok anne o kadar çok ağrımıyo” deyip, aynı hızla odayı terk eder. E çocuğu korkutursan gitmez tabii. Bilinçsiz, şuursuz anne.

Neyse ben yatayım. Yavruyu ekarte ettik nasılsa. Acımasız anne. Kazıklı Voyvoda seniii. Tam tekrar uzanmak için hamle edilir ki, Minik yavru elinde kağıt kalem gelir. Anneye bitmek bilmez sorularından sormaya başlar. Anne cevaplar.. cevaplar.. cevaplaaaar..

Minik yavru da aydınlatılıp odasına gönderildikten sonra artık yatıp dinlenmek için bir mani kalmamıştır. Yeniden ve umutla kanepeye doğru devrilmek üzere hamle edilir. Amma ve lakin evin direği, breti piti, er kişisi kapıdan içeri bir kuğu gibi süzülür. Bu esnada saate bakılır. Saat yine 11.00 civarı olmuştur bile.

Kocanın yemek yemeyeceği, tok olduğu bilgisi alındıktan sonra, kendisine gayet ahlaklı bir teklif yapılır:

“Haydi koca, madem yemek yemiyorsun yatalım o halde.”

Bu teklif karşısında ilk afallamayı atlatan koca şahsiyeti “Yüz Elli Bin Dolar’dan aşağıya olmaz” şeklinde esprisini yapıp rahatladıktan sonra, hemen yataklar hazırlanmaya başlanır. Nihayet yatılabilecektir. Uyunabilecektir. Allaaaam bu ne büyük mutluluktur.

İşte tam da bu sırada, yavru ceylanım, kara kuzum, benim yakışıklı Liselim, dişim dişim diye naralar ataraktan annesinin bütün planlarını yerle bir eder.

E doktora gidilsindir. Bu yavrucak nasıl uyku uyuyacaktır? Diş ağrısı ne kah.pe bir ağrıdır bilen bilir. Anne olmak demek, fedakar olmak demektir değil mi?

Miniciğimizi anneanneye bırakma konusundaki ikna turlarımız başarısızlıkla sonuçlanınca, ben ve sevimli çekirdek ailem, cümbür aile, ma cemaat hastane yollarına döküldük. O kısacık yolda bu kadar konuşabilmesine şaşıra kaldığımız Mini kişisinin bazı marketlerin açık bazı marketlerin kapalı olması için yorumu “ Çalışkan insanlar erkenden alış verişlerini bitirmişler o yüzden bunlar kapanmış. Bazı tembel insanlar ancak bu saatte bişeyler almaya çıktıklarından, bunlar da açık duruyolar.” şeklindeydi.

Aranızda gece alış veriş yapan tembel insanlar var mı aceba?

Diş hekiminin hastasının çıkmasını bekleyen diğer ağrılı şahsiyetlerle birlikte bekleme salonunda oturduk. Bu esnada Mini hala ve sürekli konuşmaktaydı ve saat 12.00’ı göstermekteydi. Yani bu çocuk tam bir saattir aralıksız her konudan konuşmaktaydı. Üstelik bu saatte çoktan uyumuş olması gerekirdi.

Baba ve abi çıldırma noktasına gelmişti. Sürekli “sussss” şekli yapıyorlardı. Lakin anne çok anlayışlı ve sabırlı davranıyordu. Çünkü, onu çok iyi anlıyordu. Üstelik o kadar da şekerdi ki.

Bu kadar “susss” tan sonra fısıltıyla konuşmaya başlayan Minimin kulağıma eğilip söylediği şeylere o kadar çok “pıh”ladım ki, millet dişi ağrıyanın ben olduğumu düşünmüştür muhtemelen.

“Anneeee.. abimin suratını görüyon mu? Bak bi kaşı yukarı bakıyo, bi kaşı aşaada. Hem de yanağının bi tarafı böyle sarkmış gibi sanki. Anne var ya onu anlayışla karşılamamız lazım. Şimdi dişi çekilecek ya, gergin. Acda Pikkan (Ay şimdi ısıracam seni.) vardı ya hani.. o da gergindi bunun gibi. Biraz da tırsıyo bence. Kocaman ergen aslında. Bi de bu ergenlik hormonu ne garip di mi anne? Böyle hep agresiflik yapıyo. Asabi oluyo insan. Ben ergen olunca hiç agresif olmıycam anne. Hem de sivilce de çıkmıycak bende. Çünkü benim cildim de seninki gibi kuru. Bu abimin cildi yağlı olduğundan sivilce oluyo……. bıcır bıcır bıcır bıcır… (bunlar sadece hatırlayabildiklerimin küçük bi kısmı.)

Sonrasında Liselim muayeneye girerken bu başladı “benim de dişim ağrıyooo.. hapse! yapmış zaten… o kadar da fırçalıyorum ama…” (Rol çalmayı sever benim küçük sıpam.)

Neyse bizim delikanlıya kanal tedavisi uygulanacak sonuçta. Şimdilik sadece oyup, gece rahat uyumasını sağlayacak ilacını verdiler. Daha üç seansımız var. Hepsi de gece.

Odadan çıkarken kapıda bekleyen Mini sıpasını gören Doktor Hanım bütün şirinliğiyle sorar:

“Kimmiş bakalım bu yakışıklı delikanlı?”

Bizimki de bütün şirinliğiyle yanıtlar elbette:

“Ben mi? Ben bu dişini oyduğunuz kişinin üvey kardeşiyim.”

Doktor Hanım, şoka girmiş diğer aile bireylerinin yüzüne şöyle bi bakar.

“Hihihihi çocuk işte…” diye geçiştirildikten sonra ödeme yapmak ve bazı kişisel bilgiler verilmek üzere aşağı kata inilir. Güler yüzlü, tatlı dilli kız sorar:

“Çocuğun adı?”

Baba bi on dakika düşündükten sonra çocuğun ismini söyler.

“Baba adı?”

Baba bu sefer daha da uzun düşünür. Anne oradan patlak verir.

“Anacım söylesene adını. Bunun babasını en iyi senin bilmen lazım.”

Kızceyiz babanın yüzüne bakıp: “Epeyce düşündünüz… “ şeklinde imalı bir gönderme yapar.

Anne kızın imasını görür ve son noktayı koyar.

“Hııı, biz bunları evlat edindik de alışamadık daha, kusura kalmayın.”

Kardeşim sen paranı al. Ne edecen benim ailemin şeceresini. Allaaa allaaa… belki bu çocuk sütçüden. Sana ne?

İşte günlük, biz saat 01.30 sularında eve doğru yol almaya başlamıştık. 02.00 gibi de nihayet o çok istediğim yatağıma kavuştum. Üstelik de öyle acıkmıştım ki. Aç ayı oynamaz ama, uyuyabilir değil mi?

Çok uykum var çok. Akşam eve gider gitmez yatıp uyurum di mi günlük? Hafta sonu da bi güzel dinlenirim. Ohhh misss. Ne dedin canım? Heee.. yine de çok hayal kurma diyorsun. İyi peki.. Haydi şimdiden iyi hafta sonları günlükcüm.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

“Ne kadar güzel bir gece değil mi?” dedi genç kadın, sevdiği adama sımsıkı sarılmış, gözlerinin içinden kalbini görmek istercesine derin bakarken.

“Öyle canım. Gerçekten çok güzel bir gece. Ama, üşümedin mi sen?” diye sordu genç adam, incitmeye kıyamadığı o minicik kadını kolları arasında ısıtmaya çalışırken.

Her yer bembeyazdı. Ayaklarının altında hışırdayan o büyüleyici ve soğuk mucizenin sonsuzluğu göz alıcıydı.

Bu birlikte geçirdikleri ilk kış olacaktı. Aynı evde, aynı hayalleri kuracakları ilk kış. Beyaza çevirecekleri ilk “Kara Kış”.

Sıkıntılar içinde kurmuşlardı yuvalarını. El ele, sırt sırta verip bir hayali gerçek kılmışlardı. Oysa onlarınki imkansız aşktı.

“Gidecek misin sen şimdi bizi bırakıp?” diye sordu kadın, daha da sıkı sarıldı sevdiğine. Hep böyle kalabilselerdi. Hep böyle sarmaş dolaş olabilselerdi.

Ayrılık, hiç beklemedikleri bir anda çalmıştı kapılarını. Hazırlıksız yakalanmışlardı. Ama vakitti. Öyle olması gerekliydi. Oysa daha yeni kavuşmuşlardı . Daha doyamamışlardı birbirlerine.

“Kalmak elimde olsa, sizden bir dakika ayrı olmak ister miyim ben?” dedi genç adam. Sesi titriyordu.

Oysa beraber olabilmek için nelere katlanıp, ne zorluklara göğüs germişlerdi birlikte.

Şimdi onları süreli de olsa ayrılık acısı sarmıştı. “Sayılı gün” diyorlardı etraftan. “Geçer, gider. Anlamazsınız bile.”

Saymakla hızlanır mıydı zaman? Hele uçup gittiğini düşündüğün saatler, yıl olmaz mıydı sevdiğinden ayrıyken?

Bir süre öylece hiç konuşmadan yürüdüler. Kadının içi acıyordu. Sanki bir yumru gelip oturmuştu boğazına. Sessizce haykıran hıçkırıkları onu boğuyordu sanki.

Neden sonra genç kadın önlerinde uzayıp giden yolun karla kaplı güzelliğine baktı bir an. Sokak lambalarının iyiden iyiye aydınlatıp güzelleştirdiği o muhteşem manzara onun yüreğini de aydınlatıvermişti birden.

“Canım” dedi. “Nasıl olsa ayrılığın sonu kavuşmak.” Işıl ışıl bir umut kaplamıştı birden içini. Üstelik bebeğinin kıpırtılarını da hissetmişti. Anne ve Babasına “üzülmeyin, yine hep beraber olacağız” der gibiydi.

“Öyle ya” dedi genç adam. “Biz birbirimizi böyle sevdikten sonra, ne eder bize bu ayrılıklar?”

“Git sen bitanem” dedi kadın. “Git. Biz seni bekleriz.”

Daha da sıkı sarıldılar birbirlerine. Kar yağmaya başladı yeniden. Sanki meleklerin kanatlarındaki pırıltılarla geliyordu üzerlerine o beyaz tanecikler. Böyle muhteşem bir kar yağışı görmemişlerdi daha evvel ve daha sonra da göremediler zaten.

İkisi de ferahlamıştı. İkisinin de kalbinde sebepsiz bir sevinç belirivermişti. Ayrılığı, hasreti değil, kavuşacakları günü hayal ettiler birlikte. O günle ilgili planlar yaptılar. O an neler hissedeceklerini, ne durumda olacaklarını konuşmaya başladılar. Kar iliklerine kadar ısıtmıştı onları.

Nasıl da kardeşti, nasıl da iç içeydi her şey. Hüzün, yerini kocaman bir neşeye, umutsuzluk da bembeyaz bir umuda bırakıverebilirdi bir anda.

Yürüdüler o uzun yolu. Bata çıka, el ele yürüdüler. Bu, onların beyaza çevirdikleri ilk kara kıştı. Son da olmadı.

O gece, doğmamış bebekleriyle birlikte birbirlerine sımsıkı sarılmış bu iki genç insan, aradan geçen onca yıla rağmen o güzel kış gecesini ve o büyülü kar manzarasını hiç unutamadılar.

Ve onlar, sevgiyle kurdukları, acılarla sağlamlaştırdıkları yuvalarında, bir zaman penceresinden, arada sırada o manzarayı seyretmekteler hala. Ve o karların üzerinde aşkla atan bir çift yürekti onlar hala.

Not: İyi ki varsın Dilekciğim. Ve iyi ki böyle bir oyun oynamaktasın hayatla.

Haydi Bir Not Daha: Karın üzerimdeki romantik etkisi geçip yeniden dellenmeden yazayım dedim. Ne güzeldi değil mi be? Çabuk terk etti bizi insafsız. Durun yine geliyormuş. Yaşasın.

  • Önemli Not:
    Benim sevgili arkadaşım, biricik ikiz kardeşim, tatlı dilli, güzel yürekli Figenimin doğum günüsünü kutluyorum. Yeni yaşın sana hep güzellikler getirsin canım benim. Sana da şu güzel kar manzarasını hediye ediyorum. Bir tutam beyaz, bir tutam mavi ve bolca umut....
Etiketler: 28 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Selam Günlük,

Özledin mi beni? Ben seni pek bi özledim ne yalan söyleyim. Yokluğumda neler yaptın bakalım. Gelen giden oldu mu? Datlu neyin ikram edeydin arkadaşlarıma. Bi çay yapaydın ya da. Hiç mekana gelen ikramsız gönderilir mi? Cık cık cık..

Beni soracak olursan çalıştım bolca. Arada kaçamak yapıp arkadaşlarımı ziyaret ettim. Neler yapmışlar şöyle bir yokladım. Biraz fırsat bulunca hemen gelip sevgili arkadaşım Perilimin Takıntı sobesine cevap yazayım dedim.

Kendisine teşekkür ediyor ve belli başlı takıntılarımdan bahsetmek istiyorum. E hepsini yazarsam üç gün sürer şimdi.

Günlükçüm, kabul ediyorum. Obsesif bir kadınım ben. Zaten takıntılı olmak, kadın olmanın olmazsa olmazıdır değil mi?

Taktı mı takarım kardeşim. Bir şeyi arıyorsam.. ki bu çok önemsiz bir şey olabilir… bulana kadar rahat edemem. Gecenin üçünde, sırf aklıma takıldı diye market fişi aradığımı bilirim

Bir yere gideceksem evim derli toplu tertemiz olmalıdır. Bu yakın yerler için de geçerlidir. Yoksa kendime de, millete de zehir ederim o günü. Beni bir yere çağıracaklarsa en azından birkaç saat önceden haber vermeleri gerekir. En güzeli bir gün öncesidir. Eğer uzun yola çıkacaksam en az bir hafta önceden haberim olmalı. Yoksa gitmem. Son dakika sürprizlerinden hoşlaşmam.

Aklıma bir şey takıldı mı çözmeden kendime gelemem. Bir şarkı sözünü hatırlayamadığım için dolan dolan hatırlayana kadar kafayı sıyırdığım vakidir.

Bir şey yapılacaksa, anında yaparım, hızlı yaparım, çabucak yaparım. Başkasına söylemişsem ve ağırdan alıyorsa kalkar kendim yaparım. O anda yapamazsam yüreğim daralır, fenalaşırım. Herhangi bir iş uzayacak gibiyse hiç bulaşmam. O yüzden bir seksen küsürlük koca kişisine, kazak örme işine hiç girişmedim mesela. Adamceyizimin içinde uhdedir hala.

Çekmece, dolap takıntım vardır . Dış mihraklar tarafından dağıtıldıklarında ya da yerinde olmayan bir şey gördüğümde hemencecik dağıtıp yeniden düzenlerim. Bir de kapakları açık bırakıldığında çok sinirlenirim ve cıngar çıkarırım. Daha evvel bahsettiğim gibi nerede olursa olsun kapatırım.

Terlik takıntım vardır bir de. Terliksiz yere basmam. Ne olursa olsun o terlikler ayağa geçirilmeden yürüyemem. Kapıyı açar, içeriye uzanır, terliklerimi alır, ondan sonra ayakkabılarımı çıkarırım. E ayakkabıyla gir diyeceksin şimdi. Deme. Ayakkabıyla evde dolaşılmaz. Avrupa mı burası?

Yataktan da kalkmam terliklerimi giymeden. Gecelerden bir gece, bayağı da geç bir saatte kapı zili çalmakta. Hayırdır inşallah. Kalkıyorum. Lakin terliğimin teki yatağın altına kaçmış. Zil yine ısrarla çalıyor. Uğraş didin o terlikleri kavuşturup giydikten sonra nihayet kapıyı açmaya karar veriyorum bi zahmet. Ki bu da takriben on dakika sürüyor uyku sersemi.

Uzun yoldan gelmiş, elinde bavullarla kapıda bekleyen şahıs soruyor: “ Yahu duymadın mı zili?” (Duydum duydum da… terliğin tekini bulamadıydım.) Ehem.. şey. Hoş geldin hayatım.

Evdeki herkesin ayağında da terlik olması gerekir. Terliksiz gördüğümden para cezası kesiyordum bir ara ama, yavrularda para gani. Şimdilerde, bakıyorum ayaklarında terlik yok, kafalarına fırlatmak suretiyle kendilerine iletiyorum. Bu daha çok işe yarıyor.

Prizde bırakılan şarj aletine, koltuk altlarından çıkan çorap tekine, kesme tahtasına yapışan maydanoz yaprağına, omuzdan aşağıya sarkan kıla kılçığa anlayacağın ota b.ka takan bi tipim işte.

Bir de küçük hikayemiz vaaaarr. Sanırım denk geldi, üstüne geldi, cuk geldi. Haydi okuyalım.

Birkaç gün önce:

Evin hatun kişisi heladan çıkacak ya ellerini yıkamak için sabunu eline püskürtmeye çalışmaktadır. Lakin sabun köpürmemekte ısrar etmektedir. Hatun sabunluğu kontrol etmeye karar verir. Bir de ne görsündür? Sabunluğun yarısı su doldurulmuştur. Hatun pek sinirlenir. Zira kendisi ellerini kopük kopük yıkayamadığında çok huzursuz olmaktadır.

Bir hışım heladan salona doğru seslenir:

Yahu bu el sabunu niye böyle sulanmış? Kim su dolduruyor bunun içine? Ben kimim? Burası neresi? Şeklindeki bir çok soruyu ardı ardına sıralandırır.

Evin er kişisi olanca masumiyetiyle, başına geleceklerden bihaber yanıtlar kendisini:

Ben sulandırdım hatun. Bir iki damla koydum sadece. Ellerim tahriş oluyor yoğun sabundan da. (Yok yaavv.. Sevsinler seni. Sanırsın adam piyanist şantör. Elleri tahriş oluyormuş. Bizim ellerimiz bin çeşit deterjanın içinde bi b.k olmuyor da senin o narin ellerin sıvı sabundan mı tahriş oluyor yani.)

Hayatımın anlamı.. sevgili kocam.. biliyorsun ki bu çocuklar zar zor, ite kaka ellerini yıkıyorlar. (E her konuda armut dibine düşmüyor maalesef) Bi damla sabun dökecekler, onun da yarısı su. Sence o mikroplar ölür mü? Bu bebeler o pis elleriyle yemek mi yesinler sonra? Yavrularımız kolera, tifo ve bilumum salgın hastalığa mı yakalansınlar?

Hatun bence sen kalan sabunun içine çamaşır suyu ilave et. Hani her şeye koyuyon ya. Hem daha hijyenik olur. Yavrularının elleri de senin ellerin de mikroplardan arınmış olur. (Vayyyy… cesur erkekmişsin. Takdir ettim. Bana laf sokuşturdun yani.)

He he he he çok komiksin. Zaten onun içindeki anti bakteriyel bir sabun şekerim. Biz o kadarını düşündük herhalde. Allaaam ya.. şimdi bi de akşam vakti sabunlukla uğraş. Bıcır bıcır.. vıdı vıdı.. dır dır ve de dır…

Birkaç gün sonra:

Evin hatun kişisi yine ellerini yıkamak için hamle eder. Amanın o da neyin nesidir? Söz konusu sıvı sabun şişesi bu kez ağzına kadar dolu ve dörtte üçü bildiğin sudur. Bu sefer işin boyutları daha vahimdir. Ne yapılmalıdır. Bu konunun derhal açıklığa kavuşması ve de daha önemlisi çözüm bulunması gerektir.

Daha evvelki olaydan mimli olan koca kişisine yüklenilir:

Ya yine doldurmuşsun sabunun üzerine suyu. Anacım safi su olmuş bu. Sana ben hassas ciltler için olandan, soft sabun alayım. Hatta bebe sabunu alayım istersen. Pamuk gibi olur ellerin. Bak valla sinirleniyorum artık…… vıdı vıdı vıdı vıdı… (öldürücü kadın dırdırı)

Yok valla ben doldurmadım ya. (Yüzünde bir garip ifade. Allahım çattık… ya sabır.. yine başladı bizimki.. sen beni koru.. ulen nerden düştüm ben bu delinin eline.. ne doktorlar mühendisler istedi de varmadım… bu arıza hatunla bir ömür geçer mi beee… ifadesi ile ömrümü çürüttü bu manyak.. yol yakınken dönsem mi acep? ifadesi arası bişey. )

E kim doldurdu o zaman? Benim ellerim seninki kadar hassas değil ki. Benimkiler de gül yaprağından yapılmış olsa, sıvı sabun ellerimi tahriş edebilirdi. Ama bizimki öküz derisinden olduğu için her türlü darbeye dayanıklı… dır dır dır dır…. ( ay hakikaten bayıltır bu dırdır adamı)

Bu sırada sessiz sedasız bir köşede kitabıyla ilgilenmekte olan Mini kişisi atılır:

Anneciim, ben doldurdum onu. Azalmıştı da çoğalsın biraz diye. (Ah tasarruflu yavrum benim.) Hem daha önce koymuşlardı zaten içine su. Ben de biraz daha ilave ettim.

Bu arada koca kişisi manalı bir bakış gönderiyor sevgili eşine. Sanki, nasılsa bir gün iyileşir… Allah’tan umut kesilmez.. bak tıp da çok ilerledi.. ben bunu iyisi mi tedavi neyin ettireyim.. ne de olsa çocuklarımın anası, bakışı gibi.

Hatunun tükürdüğünü yalamaya hiiç niyeti yoktur. (Iyyyyyyyk.. iğrenç bir eylem.) Ölmek var, dönmek yoktur.

Al işte bak çocuğa nasıl örnek oluyorsun. Senden ne görürse onu yapıyor bu da işte. Zaten bundan sonra kalıp sabun koyucam banyoya. Bakalım onu nasıl sulandıracaksın. He şırıngayla içine zerk edersin artık…. vıdı vıdı vıdı vıdı… (Hatun sakinler biraz bu arada. İyice dökmüştür kurtlarını.)

Miniciğim sakın bi daha yapma oldu mu kuzum. Bak sonra ellerimizdeki böcükler ölmez ve vücudumuza girip bizi hasta ederler. (Iyyykk)

Anne onlar mikroskopla görünebiliyolar dimi?

Evet yavrum, normal insanlar onları mikroskopla görebilirler. Lakin bazı maniak-deprestik tipler vardır ki (Bkz. İncegül kişisi) çıplak gözle de görebilirler ve onlardan iğrenebilirler. Hatta bu tür arıza tiplere her şekilde görünebilirler.

Günlükcüğüm, şu sabunluğun içine çamaşır suyu koyma fikri fena değil gibi geldi bana. Sen ne dersin?

He bir de soralım bakalım Gamzeli Kız ile Muhabbet Çiçeği’nin takıntıları nelermiş…



Not: Yazıyı uçurdum. Nasıl becerdim bilmiyorum. Bu arada yorumlar da uçtu tabii. Affediniz. Yazının bu kadarı var elimde. Resmi bulabilirsem ekliyecem yeniden. Şimdilik bununla idare ediniz. Zaten yeni yazı pek yakında.
Etiketler: 8 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Merhaba Arkadaşlarım,


Küçük bir kaçamak yapıp geldim.


Güzel dilekleriniz için çok çok teşekkür ederim. Özellikle daha fazla dinlence dileklerinize.


Giden yılın ardından öyle trene bakar gibi baktım yılbaşı akşamı.


Gelen yıla da aynen öyle.


Yeni yılın bana getirisi daha fazla iş, daha çok yorgunluk oldu. Umarım size daha güzel şeyler getirir.


Bana biraz müsaade ediniz.


En kısa sürede görüşmek dileğiyle.