[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili günlük,

Herbişeyden sıtkımın sıyrıldığı, beynimi boş bir tencere kıvamına getirmeye çalışarak tan tan sesleriyle avuttuğum şu günlerde, bir güzel sobe yapmış EMRE arkadaşım. Kendisinin linki yan tarafta bulunmaktadır. Buradan link vermeyi hala becerememiş teknoloji özürlü bir kadın olarak, kendimi aşarak, bir de blog yaptım. Daha ne yapayım.

Neyse işte, bu sobe, SEVERİM sobesi. Ne güzel değil mi? Sevdiklerini yazıcan olay bitecek. Liste ne kadar uzun ise, o kadar mutlusun demektir bence. Sence de öyle değil mi günlükçüm?

Haydi başlayalım.

Ait olduğum yeri severim. Evimi, işyerimi, şehrimi, memleketimi, yurdumu ama, ille de benim olanı severim. Yabancı yerde uyuyamam. Rahat edemem. Dışarıya çıktığımda, sudan çıkmış balık gibi olurum. Bir an önce eve girmek isterim. Başka şehre gitsem, hemencecik dönmek isterim. Kurt köpeği gibiyim ya da güvercin de olabilir. Yabandan ürkerim. Hep yuvamda olmayı severim.

Çocukları severim. Ayırt etmem, bütün çocukları çok severim. Öyle masum, öyle tatlı, öyle art niyetsiz, öyle çıkarsız severler ki, ben de onları öyle severim.

Sahilde oturup, bir başıma öyle boş boş denize bakmayı severim. Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey hissetmeden, öylece dalmayı, bir de denizin dibinde yüzen bir balık olduğumu hayal etmeyi severim.

Yaz akşamları, penceremden, şehrin ışıklarını seyretmeyi severim. Gökyüzüne yüzümü çevirip, yıldızları saymayı severim.

Gülmeyi ve güldürmeyi severim. İçim kan ağlasa bile neşeli olmayı severim. Kimse beni üzgün görüp, üzülmesin diye hep neşeli olmayı severim. Hüngür hüngür ağlamak isterken bile mutlu görünmeyi severim.

Ağlamayı da severim. Kimse görmeden. Gizli saklı. Kuytularda, tenhalarda, böğürerek ağlamayı da severim.

Umut etmeyi severim. Sıcak bir yaz gününde, yağmuru.. soğuk kış gecesinde sıcacık yatağımı düşlemeyi severim. Her gecenin sabahını beklemeyi, güneşin doğuşunu seyretmeyi severim.

Kalabalık sofraları severim. Kargaşa, curcuna, gürültü severim. Yavruların etrafta koşturmasını severim. Sofrada bir kuru soğan olsa da, onu huzurla yemeyi severim. Çorbayı kaynar, yürekleri sıcak severim.

Dostluğu severim. Sıkıntıları, üzüntüleri, hüzünleri, sevinçleri, mutlulukları.. dostlarla, sevenlerle, sevilenlerle her şeyi paylaşmayı severim. Birlikte oturup, tatlı bir sohbet eşliğinde bir fincan kahveyi paylaşamasam da.. aramızda mesafeler olsa da, yan taraftaki arkadaşlarımı ve henüz oraya ekleyemediğim, yüreğime eklediğim tüm dostları severim.

Çocuklarımın annesi olmayı severim. Onların kavgalarını bitirmeyi. Karınlarını doyurmayı. Üstlerini başlarını paklamayı. Onlar için saçımı süpürge etmeyi severim. Bana yaşattıkları, endişeyi, kaygıyı, hüznü ve o tarif edilmez mutluluğu severim.

Çocuklarımın arkadaşı olmayı severim. Oyunlar oynamayı. Boğuşmayı. Şakalaşmayı. Gıdıklaşmayı. Boynuma, sırtıma zıplamalarını. Kavga etmeyi, küsmeyi, barışmayı. Bana “Naber bebek” demelerini severim.

Annemin küçük kızı olmayı severim. Kucağında yatmayı, yanaklarını mıncıklamayı, bana harçlık vermesini, belin açık, hasta olacaksın diye bağırmasını, yemek yemem için zorlamasını severim. Bir de nefis, yaprak sarmasını ve o sarmaların, bensiz boğazından geçmemesini severim.

Babamın gerçek bir baba olmasını severim. Canımız istesin, gece gündüz, yaz kış demeden, bulup getirmesini, bir de pişirip yedirmesini severim. Hala çok hareketli ve dinç olmasından mütevellit, ileride onun gibi olabileceğimi ümit etmeyi severim. Çalışkan, namuslu, dürüst bir adamın evladı olmanın verdiği gururu severim.

Abla olmayı severim. Çocukluktan gelen didişmelerin hala sürmesini, birbirimizin canı, can yoldaşı olmamızı severim. Kız kardeşlerimin.. sonradan olma ama, olsun.. kardeşlerimi bana çekiştirmelerini severim. Hayatım boyunca, hiç yalnız kalmayacağımı bilmeyi, herkes gitse bile, o üç aslan parçasının hep benim yanımda olacağını bilmeyi severim.

Nazar Boncuğun ve Cadikonun hala diye seslenmelerini severim. Beni görünce sevinmelerini severim. Boncuk gözlerini severim.

Aşkı severim. Sevdiğimin gözlerinde aşkı okumayı severim. Bunca yıla rağmen, hala deli gibi aşık kalabilmeyi severim. Bu aşkın, mezara kadar süreceğini bilmeyi severim.

Bu liste böyle uzaaaaar gider günlükçüm. Ben burada keseyim iyisi mi.

Önüm, arkam, sağım, solum sobedir.. okuyan ve yazmak isteyen herkes e- be - dir.
Etiketler: 35 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Minicim sesleniyor akşam derinden.. ben de bilgisayardayım günlükçüm…

Anneeeee…
Efendim oğlum.
Ben seni çok seviyorum biliyon mu? (Aşk böcüğüm benim)
Biliyorum yavrum.. ben de seni çok seviyorum.
Ama, ben bu dünyada en çok seni seviyorum. ( Bu esnada, karton koliden otubüs yapma çalışmalarını da sürdürmektedir.)
Bu yaşlarda öyledir yavrum.. ana kuzususun daha.. benden daha çok seveceğin bir kadın olacaktır elbette. Hele bir büyü de.. (Anam, düşüncesi bile insanın canını yakıyor be.. sonra da bekle ki, kaynana gelini çok sevsin.. hadi canım sen de..)
Anneeee… sen o blogu bıraksan da bana yardım etsen diyorum. Bak burda canım çıktı. Zaten tekerlekleri de yapamadım. (Sanki Taksim – Şişli hattında toplu taşıma yapacan oğlum.. netçen ki tekeri mekeri.)
Ama yavrucum, o incecik kartondan tekerlek olmaz ki.. ben sana yarın, tekerlek benzeri bişey alırım onunla yaparsın. Hem bak teyzelerin, ağabeylerin senin için ne güzel şeyler yazmışlar.. gel birlikte okuyalım istersen.
Bırak anne yaaaa… onların Maxileri var.

İşte budur.. benim kıskanç Mini, sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Son günlerde, bir sıkıntısı vardı da ben anlayamadım.. aşk olsun teyzeleri.. siz Maxi’ye güzel yorumlar mı yazdınız.. çok ayıp..

Konuya değinmişken, sana bu Mini yavrusun çapkınlık maceralarından birini anlatayım da, sen de neşelen biraz günlük.

Günlerden bir gün.. hemen kapımızın önündeki parkta oyun oynamakta bu Mini kişisi. Daha güççümen bişey o zamanlar. Dört bilemedin Dörtbuçuk yaşlarında. Ben de pencerede nöbetteyim. Aabiiciği yanında ama olsun.. veletin bir de kaçma huyu var. Hatta bir gün, kendisi gibi hayta bir arkadaşıyla kafa kafaya verip, anneannesinin gözü önünde ortadan kaybolmuştu da.. saatlerce cümbür aile bunu aramıştık. Sonunda da diğer veletin babaannesinin apartmanında kurabiye yerken bulmuştuk.

Neyse efenim.. bu baktım koşa koşa eve doğru geliyor. Açtım kapıyı.. Bir hışım girdi içeriye. Odasına gitti. Çekmecesinde ne kadar kıyafeti varsa tek tek dağıttı. Kendi kendine “ yok bunlar olmaz” diye söylendikten sonra, gardrobuna ilerledi. Orada da küçük bir talan operasyonu yaptıktan sonra.. güzel bir kıyafet seçti ve giyindi.

Bütün bunlar olurken bana hiç bir şey söylemiyor.. ben de öyle bakıyorum.. bakalım sonu nereye varacak. Enteresan bir yavru olduğu için biliyorum var bir şey.

Sonrasında yatak odasına doğru ilerledi. Babasının parfümünden sıktı. Yüzüne traş sonrası sürdü. “üff yandı bee” diye söylendi. Saçlarını jöleyle havaya doğru dineltti. İyice bir süslendi bu. Hayır parkta toprakla oynamak için bu kadar süse gerek yok herhalde. Yine hiç konuşmuyoruz ama…

Artık işi bitti, kapıya yöneldi, tam çıkacak.. dayanamadım sordum.. “yavrucum nereye gidiyorsun.. niye bu kadar süslenip püslendin.”

Cevap aynen şöyleydi: “ Ya anne, şurda bi kız var da.. bana mektup göndermiş.. buluşmak istiyomuş.. bi gidiyim bakıyim ne diyo.”

Hönk!!! Nasıl yani ya?

Yaaa.. günlükçüm bu kadar da değil.. kızla buluşmuş.. artık ne konuştular ne yaptılar bilemiyoruz. Ama, bildiğimiz bir şey var ki: Kızın, öz be öz, hakiki Karadeniz’li olan babası, ertesi gün fellik fellik bizimkini arıyormuş. “Benim kızımı kim öptü?” diye önüne gelene soruyormuş. Yakalarsam mucuk mucuk yani..

Şimdi, ben “tuvalete giricen mi oğlum?” diye sorduğumda, “ayıp anne ya.. utanıyorum.. lavabo desene,” şeklinde kibarlık eden, ardından da kibarca “pırt” sesi çıkaran bu Mini kişisi bakalım tahmin ettiğimiz bir tipmiymiş diye ahanda yukarıda sosyeteye takdim edilmektedir.

Düzgün dur çocuğum. Kıpır kıpır etmesene yavrum. Ştttt… pırt yapma.. ne ayıp. Haydi gülümse bakalım objektife doğru...
Poz vermeyi beceremez anası gibi ama, idare ediver günlükçüm.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili günlük, bu gün sana bir hikaye anlatayım. Hani bakalım beraberce.. kim, ne söylerken.. kim ne düşünür. Kim ne düşünürken, aslında ne söylemeye çalışır. Kim birşey anlatırken.. öteki ne anlar.


Diyelim ki Cenk isimli bir adam, Ceyda diye bir kızdan hoşlanıyor ve ona sinemaya gitmeyi teklif ediyor. Ceyda kabul ediyor ve her ikisi de oldukça iyi zaman geçiriyorlar. Birkaç akşam sonra bu kez Cenk, Ceyda'yı yemeğe davet ediyor ve gene çok iyi zaman geçiriyorlar.


Birbirlerini düzenli olarak görmeye devam ediyorlar ve bir süre sonra ikisinin de görüştüğü özel biri yokken, bir aksam gene yemeğe çıkıyorlar. Dönüşte arabada otururken, Ceyda'nın aklına bir şey geliyor ve üzerinde fazla düşünmeden pat diye


"Farkında mısın, bu gece görüşmeye başlayalı tam 6 ay oldu." diyor. Bunun ardından derin bir sessizlik oluyor arabada. Ceyda için çok uzun süren bir sessizlik bu. Ve düşünmeye baslıyor: "Aman Allahım acaba yanlış bir şey mi söyledim? Belki de bu ilişkinin kendisini sınırladığını düşünüyordur. Belki de onu istemediği ya da emin olamadığı bir şeye ittiğimi zannediyodur. "


Bu arada Cenk de düşünüyor tabii: "Vay canına, 6 ay ha? "


Ve Ceyda düşünmeye devam ediyor: "Bi dakka ya, peki ama ben bu türden bi ilişki istiyor muyum? Bazen kendim için daha çok alan istiyorum, iliskimize ne olacağını düşünmek için. Yani, nereye gidiyoruz biz? Birbirimizi bu şekilde görmeye devam mı edeceğiz? Yoksa yavaş yavaş evliliğe doğru mu gidiyoruz? Ya çocuklar? Tüm bir hayatı birlikte mi geçireceğiz? Bu aşamadaki bir bağlılığa hazır mıyım? Bu insanı gerçekten tanıyor muyum? "


Cenk'in de kafası düşüncelerle dolu: "...yaniiii...bu demek oluyor ki... dur bakiim.. Şubat. Evet Şubat'ta ilk kez dışarı çıkmıştık, ki bu da benim arabayı yeni aldığım zamanlara denk geliyor. Hmm kaç kilometre gitmiş oluyorum bu durumda? Oha! Yağı değiştirmenin zamanı gelmiş!"


Ve Ceyda düşünmeye devam ediyor: "Onu üzdüm. Yüzünden okuyabiliyorum. Belki de tamamen yanlış anlıyorumdur. Belki de ilişkimizden daha fazla beklentileri vardır, daha yakın ve bağlı olmak gibi. Belki de ben hissetmeden o çoktan anlamıştı, şüphelerimi yani. Evet eminim ki anladı. Bu nedenle kendi duygularını söylemekten kaçınıyor. Reddedilmekten korkuyor."


Cenk tam bir lineer düşünce gurusu: "Bu arada vitese de bakmalarını istiyecem. O gerizekalılar ne derlerse desinler hala vites geçirmede bi sorun var. Ve bu kez suçu havanın soğukluğuna atmazlarsa iyi olur. Dışarısı 30 derece ve bu vites çöp kamyonu gibi. Üstüne üstlük o beceriksiz heriflere 300 milyon ödedim. Soyguncular! "


Ceyda da arpacık kumrusu: "Bana kızgın. Ama onu suçlayamam. Ben de olsam ben de kızardım. Onu böyle bir şeye soktuğum için o kadar suçlu hissediyorum ki... ama ne yapabilirim yani, ben de duygularımdan emin diilim ki! "


Cenk de düşünüyor: "Büyük ihtimalle garanti süresinin sadece 90 gün olduğunu söyliyecekler... pislik torbaları."


Ceyda'nın beyni oldukça yaratıcı: "Belki de ben çok fazla idealistçe davranıyorum, yanımda benim hoşlandığım ve benden hoşlanan harika bir insan otururken, ben beyaz atıyla bir şövalye bekliyorum. Öyle biri ki, benim bencilce, küçük kız hayallerim yüzünden acı çekiyor."


Cenk'in beyni gel-gitte: "Garanti mi? Garanti mi istiyolar? Onlara bi garanti vericem ve onlar da garantilerini alıp..."


"Cenk" diye sesleniyor Ceyda... "Efendim?" diyor Cenk irkilmiş bir halde. "Lütfen kendine bu şekilde eziyet etme", derken gözlerinde yaşlar beliriyor Ceyda'nın. "Belki de hiçbir zaman... Offf Allahım, kendimi öyle şey hissediyorum ki..." diyor ve hıçkırarak ağlamaya başlıyor.


"N'oldu şimdi?" diye soruyor Cenk.


"Ben koca bi aptalım, yani biliyorum ki şövalye falan yok. Bu aptalca. Ne şövalye ne de at var." diyor Ceyda


"At mı yok?" diyor kafası karışık tabii zavallı Cenk.


"Aptal olduğumu düşünüyorsun di mi?" diye devam ediyor Ceyda. "Elbetteki hayır!" diyor, en sonunda hiç değilse bir doğru cevap vermenin mutluluğunu taşıyan Cenk.


"Sadece... sadece zamana ihtiyacım var." diye cevap veriyor Ceyda.


(Cenk en güvenli ne söyleyebilirim diye düşünürken bir 15 saniye geçer.) Ve "Evet." der.


Ceyda etkilenmiş bir şekilde, elini tutar."Cenk, gerçekten böyle mi hissediyorsun?"


"Nası yani?"der Cenk "Yani ben zamandan bahsederken..." der Ceyda


"Ah elbette." der Cenk


Ceyda Cenk'e döner ve dikkatle gözlerine bakar. Tabii zavallı Cenk gerilmiştir. Tabii bir de at olayı vardır, ve eğer Ceyda gene attan bahsederse ne diyeceğini bilmemektedir. Ve en sonunda Ceyda konuşur: "Teşekkür ederim, Cenk."


Cenk de teşekkür eder. Derken alır kızı evine bırakır.


Kızcağız, bitkinlik ve ruhundaki acıyla sabaha kadar ağlar.


Cenk eve gider, bi paket Panço açar ve televizyondaki tenis maçına iyice gömülür. İçinden bir ses arabada ciddi bir şeylerin geçtiğini söylese de, anlamasının mümkün olmayacağını düşünür ve üstünde durmamaya karar verir.


Ertesi gün Ceyda en yakın arkadaşını, hatta en yakın iki arkadaşını arar ve yaklaşık 6 saat boyunca son olayların yorumu yapılır. Tabii ki en küçük detay, mimik, kelimelerdeki nuanslar analiz edilir ve farklı senaryolar düşünülüp tartışılır. Bu konu günlerce tekrar tekrar gündeme gelir ve asla bitmez.


Bu arada Cenk, Ceyda'yla ortak arkadaşları olan biriyle top koşturmaktadır ve bir an durur, sıkılmış bir ifadeyle arkadaşına sorar: Ya Ceyda'nın hiç atı olmuş muydu biliyor musun?"

Cenk ile Ceyda tamamen hayal ürünü karakterler günlükçüm.. bu da tamamen hayali bir hikaye. Hoşuma gitti, paylaşayım istedim.

[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]






Günlükçüm, benim Mini, kedi alalım diye tutturuyor bu ara.

Yağmur teyzesi varmış ta.. ona yavru kedi verecekmiş te.. noooooolur anneymiş te.. hayır ben biliyorum, bir heves alıp, sonra tüm sorumluluğu bana yükleyecek. Zaten, kımıldamadıkları sürece sever benimki hayvanları. Hareket halindeyken asla yaklaşamaz yanına. Bir de bizim evde gündüz kimse yok ki oğlum. Kim bakacak hayvancağıza. Yoksa ben de çok severim hayvanları.

Aslında en önemli etken, koca kişisinin alerjisi ve Maxi yavrusun bronşit tehlikesi tabii ki.

Yağmur teyzesiyle gizli gizli yazışıyor bu deli Mini.. beni odadan çıkartıyor bir de. Sanki ben okumuyorum sonra değil mi?

Bir gün bahçeli bir evimiz olursa.. ki bunu çok istiyorum.. çeşit çeşit ağaçlar, çiçekler ve hayvanlarımız olacak inşallah günlükçüm. Minimin istediği de olacak o zaman.. bir sürü kedi..

Kedilerle, hatırlayabildiğim ilk tanışıklığım beş ya da altı yaşlarındayken olmuştu. Rahmetli babaannemin kocaman, güzel bir bahçesi vardı. Böyle bir çardak düşün şimdi. Üzeri asma yapraklarıyla tamamen kaplanmış. Üzümleri kokulu. Çardağın iki yanına renk renk çiçekler ekilmiş. Kayısı, şeftali, elma ve hurma ağaçları var hemen arka tarafta. Ortalıkta zıp zıp zıplayan bembeyaz tavşanlar ve sevimli kediler.

Düşün düşün.. küçük, yaramaz bir çocuksun. O çardakta oturmuş, bahçenin meyvelerinden yiyorsun. Önünde de bir sürü oyuncak. Oturup uslu uslu oynar mısın günlük?

Ben oynamadım bittabi. Zavallı hayvancıkları kovalamaya başladım. Sevmek için valla. Kötü bir niyetim yoktu. Tavşanlar çok hızlı, iyisi mi kedilerle başlayalım. Yavru kediciklerden bir tanesi kümese girdi. Ben de peşinden tabi. Sonunda bir köşede sıkıştırdım bunu. Kedicik, nasıl korktuysa artık, dişlerini çıkarıp, pençelerini kaldırdı. Öyle korkunç bir ifadesi vardı ki, tırstım elbette.

Ama yok, alıp sevmem lazım birazcık. Buna iyice yaklaşıp, kucaklama pozisyonu aldım ki, suratıma okkalı bir pençe atıp kaçtı. Ben ağlayarak babaanneme gittim. Düştüm dedim.. yemedi tabi ki. Bu olaydan sonra, epeyce bir süre kedilerden uzak durdum.

Yıllar sonra, benim ortanca kardeşim.. ki kendisi sıkı bir hayvansever olarak bilinir ve evinde şu anda bir su kaplumbağası beslemektedir… yavru bir kediyle eve geldi. Babam, evdeki, kanarya, saka, muhabbet gibi bilumum kuş çeşitlerini hatırlatarak, o kediye evde bakamayacağımızı anlatmaya çalıştıysa da, bizimki ben ilgilenirim baba, bişeycik olmaz baba, lütfen baba., nolur baba şeklinde yalaka bir söylemle, kendisini zar zor ikna etti.

Kedicik, ilk günler pek bi mazlumdu. Melun, mahsun öyle etrafını seyrediyor, arada sırnaşıp kendini sevdiriyordu. Gel zaman, git zaman, bizimkinin gözü açıldı. Evdeki hazinenin farkına varmaya başladı. Önce ufak ufak, ısınma turlarıyla, kafesleri yokladı. Sessiz ve derinden gitti. Herkesin daldığı bir sıra, babamın en sevdiği sarı kanaryasının kafesine saldırıp, yavrucağı telef edince, babam bohçasını eline verip, evden yolladı.

Hayvanceyizin de kabahati yok aslında. İçgüdüsel bir şey bu. Ama bunu benim kardeşe anlatamamıştık. O da anladı sonunda, bazı canlıların bir arada yaşamasının mümkün olmadığını. Tom ve Jery gibi, Tweety ve Sylvester gibi, Ahmet ile Yasemin gibi… gibi işte.

Hayatıma giren bir başka kedi kişisi de, hiç tanımadığım, ama tanışmak zorunda kaldığım bir sokak kedisi idi günlükçüm.

Bahçeli bir apartmanda oturuyoruz. Benim Maxi küçük o zamanlar. Bahçede, kendinden büyük çocuklar var. Onlarla birlikte oyun oynuyor. Ben de pencereden buna bakıyorum.Telefon çaldı, içeriye girdim. Çocuklara da tembihliyorum. Aman yavrum, dikkat edin Maxi’ye.

Sonra tekrar cama geldiğimde, gördüklerim karşısında şoka mı girsem ne yapsam bilemiyorum. Bir yandan da bağırıyorum. Maxiiiii, bırak çocuğum onu. Yapmaaaa.

Meğerse bu veletler, büyük bir pet şişenin altını kesip, zavallı hayvancığın başına geçirmişler. Benim merhametli yavrum da onu çıkartmaya uğraşıyor. Aç parantez, Mini olsa, hayatta bulaşmaz. Kapa parantez. Çekiştirip duruyor. Kedi sinirlenmiş, korkmuş, debeleniyor.

Bırak oğlum, ben geliyorum aşağıya, dememe kalmadı, çıktı kesik pet şişe. Kafasındakinden kurtulan kedi, can havliyle Maxi’nin bileğini ısırıp kaçtı. O arbedede, birkaç ta tırmık atmış yavruma.

Doktorun tavsiyesi ile kuduz olup olmadığını anlamak için, apartman bahçesinde bir ay boyunca, Maxi’yle birlikte baktık kediciğe. Bayağı da alışmıştık birbirimize. Sonra, herkes kendi yoluna gitti.

Bu arada kediyi bulabilmek için , mahalle mahalle gezdiğimizi, dört koldan arama ekipleri oluşturduğumuzu, önümüze gelene kedinin eşgalini verip, gördünüz mü, diye sorduktan sonra, bize deli muamelesi yapan insanları, hatta kedinin temsili robot resmini bile çizip, millete gösterdiğimizi hiç anlatmıyorum dikkat edersen.

Hayat, ilk dersi, bir kedi vasıtasıyla, o yaşlarda verdi oğluma. “İyilik yap, kötülük bul. Ama yine de iyilik yapmaktan vazgeçme.”

Velhasıl-ı kelam günlükçüm, kediler ilginç hayvanlar aslında. Bak benim bir de, kendi evimde beslediğim, Nanik kedim vardı ama, uzun bir hikaye. Onu da, daha sonra anlatırım sana.

Haydi selametle günlükçüm.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bu gün gençlerin bayramı.. bu gün gözlerinde ışıl ışıl geleceğimizi görmek istediğimiz yavrularımızın bayramı. Hepimize kutlu olsun.


Çenebazcığımın Cuma Güzellerinden sonra, ben de size bu gün bir Bayram Güzeli yayınlıyorum. bakın bakalım, fotoshopla GS li bir futbolcunun vücuduna oturtulmuş bu 19 Mayıs Güzelini tanıyabilecek misiniz..

[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Bu sabah kalktım, her yer bahar kokuyordu. Daha bir neşeyle ovuşturdum gözlerimi. Daha bir hızlı fırladım yataktan. Güneş yatağıma doğmuştu. Odam bahar kokuyordu.

Daha bir sevgiyle sarıldım çocuklarıma, öptüm kokladım doya doya. Onlar da bahar kokuyordu. Evim, ocağım her yer daha bir güzeldi sanki. Açtım camları perdeleri. Karşı komşuya selam verdim penceremden. Gülümsüyordu. Dışarısı mis gibi bahar kokuyordu.

Kapıdan çıktım. Daha aydınlıktı sokaklar. İnsanların yüzleri daha aydınlıktı. Bakkal amcaya günaydın dedim. Gün daha aydınlıktı.

Şarkı söyledim içimden bağıra çağıra. Çığlıklar attım kimsenin duymadığı. Küçücük bir kız çocuğu vardı yüreğimin ucunda bu sefer. Papatyalardan taç yapmış annesine götürüyordu. Dünyanın karanlığından ürkmüş, ana kucağına sığınmış. Saçlarına taktım annemin sonra o tacı. Saçları bahar kokuyordu.

İlk kez bir baharda görüp aşık olduğum o gözler gibi yemyeşildi ortalık. Aşk gibi, umut gibi, hayat gibi yemyeşil. Yaşamak daha bir anlamlı geldi bana. Canım can ortağını bulmak ister gibi , pır pır uçan kuşun kanadı gibi çırpınmakta sanki. İki martı uçtu başımın üzerinden, beyaz bulutların arasına doğru. Denize doğru akıttım bütün karamsarlığımı. Umutla donattım tüm benliğimi.

Doğa en güzel cicilerini giymiş, takmış takıştırmış, en güzel kokularını sürmüş kucaklarken hepimizi, güneş tepeden göz kırparken sevimli sevimli, sanki mutlu olun artık, der gibi…

Şöyle bir baktım da, mutsuz olmak için bir sürü sebebim var. Ama, mutlu olmak için de bir dünya sebep bulabilirim.

Etiketler: 41 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Pazar günü anneler günüydü günlük. Güzel, güneşli, pırıl pırıl, keyifli bir gündü.

Sabah erkenden kalktım. Çocukların başına gittim. Mini yavrusun ateşi yüksekti biraz.. ama ben çok güldüm. Çocuğu ateşli olup ta gülen anneye ne denir.. gaddar, hain, acımasız, kötü kalpli, cadı anne mi? Yavru ateşlenince gülünmez… ılık bir duş aldırılır. Ben de öyle yapacaktım zaten. Soydum bunu. Zaten güldüğüm nokta burası idi.. bir de baktım, bizim Mini çiçek açmış. Göbüşünün altı, üstü.. sırtı, yüzü çiçek çiçek olmuş.

Sonunda o çok istediği suçiçeğine yakalandı. Haydi gözü aydın olsun. İlahi çocuk.

İki tane çok güzel toka almış bana. Sabırsız yavrum Cumartesi gününden vermişti elime. Öptü bi de kocaman ve ıslak. İşin garibi, bu çılgın yavru, saçlarımla oynamayı pek sevdiğinden, asla toka bırakmaz kafamda.

Maxi horul horul uyumakta. Akşam, babasıyla birlikte.. son Avrupa çıkarmamızı seyretmişler. Ben öyle onların odasında yerde uyuyakalmışım. Sallamışız şekerim.. ama, yıkamamışız. Kim bilir saat kaçta yattılar. Sabahın Yedi Otuzbeşinde kalkabilir mi hiç. Zaten çocuk deli mi.. Pazar sabahı o saatte niye kalksın demi.. onunki normal.. anormal olan bizimki herhalde.


Koca kişisini işe uğurladıktan sonra, biz de çiçek çiçek olmuş Minimle, saçımda da dünyanın en değerli tokaları, N.Sultan’a kahvaltıya gittik. Cümbür aile, hepimiz oradaydık. Hediyeler alındı, hediyeler verildi.. ağlaşıldı, gülündü. Velhasıl güzeldi.

Sonra hepimiz bir tarafa dağıldık. Annem, mevlüte gitti. Gmemuzin kişisiyle biz de hemen yan evde ikamet etmekte olan Sünger Bob’a, günün ikinci çayı için yollandık. Baş manken Boncukçu Fadime, defile provası için, kursa gitti. Pigmelerden manken olabildiğinin kanıtıdır kendisi. Hiç kompleks yapmayınız. Hepimiz bir gün manken olabiliriz yani. Emsal teşkil ediyor bize.

Neyse.. Maxi Paşa, bir zahmet uyanıp, çiçekleriyle birlikte N.Sultan’a gelince, hiçbirimizi bulamamış tabii doğal olarak. Bu küt arkadaş ta.. benim çiçeğimi, Mini yavrusunun eline tutuşturup göndermiş, anneannesininkini de oraya masanın üzerine bırakmış, eve gitmiş. Babasının biricik oğlusu.. klon da diyebiliriz.

Sonra suçiçeği geçirmekte olan yavrumu alıp yuvamıza döndük. Malum evde bekleyen, bilumum temizlik, çamaşır, ütü ve yemek işleri küser bana maazallah.

Hepsi halledilir çok şükür. Sonunda, iki satır anneler günü mesajı yazmak niyetiyle, oturulur bilgisayarın başına. İşler bitmiş, hızla geçip giden zamandan, sadece kendine ait olan küçücük bir dilim çalınmak istenmektedir. Fonda da romantik romantik cennet şarkısı çalmakta.

O ana kadar, salonda televizyon seyretmekte olan, hatta çizgi film mi, spor programı mı tartışmalarını henüz tatlıya bağlamış olan Mini ve Maxi kişileri odaya gelirler. Hatta annenin başında dikilirler.

Mini dürter.. “Anneee başka şarkı açiym mi sana?”
Anne dürtülmekten hoşlaşmaz.. “Çocuğum istemem, kalsın bu iyi.”
Maxi sarsar.. “Anneee, hadi bitmedi mi daha?”
Anne sarsılmaktan haz etmez.. “ Oğlum, yeni oturdum daha.. rahat versenize iki dakika.”
Mini kes yapıştır ödevi yapmaya başlamıştır bu arada.. elindeki tavşan resimlerini anneye uzatır.. “ Anneee, keser misin bunları, ben hastayım.”
Anne kesmekten nefret eder.. ama tavşanları bir bir keser, yapıştırması için yavrusuna uzatır.
Mini iltifat eder.. “ Anne sen çok yeteneklisin.. ne güzel kesmişsin bunları.. ben de böyle keserim dimi.”
Anne iltifata bayılır.. “Tabii yavrum, büyüyüp benim yaşıma geldiğinde, çok daha güzel kesersin eminim.”
Mini son darbeyi indirir.. “Ben senin yaşına geldiğimde, senin ellerin böyle böyle sallanacak ya.. (bu sırada o sallanma hareketini de yapmaktadır..) o zaman ben tabii senden daha güzel yaparım.” der ve gider.
Anne, Mini yavrusunun, onun ileride Parkinson olacağına emin olmasının şokunu atlatmaya çalışırken, bir yandan da mesajını yazmaya çalışmaktadır. Maxi gelir ve “Anne daha kalkmıyor musun?”şeklindeki sorusuyla, anneyi çileden çıkarmak konusunda, zamanla uzmanlaşılabildiğini kanıtlar.
Anne mesajını bitirebilir sonunda.. ve çığlıklar atarak olay mahallini terkeder.

İşte günlük kısa günün özeti böyle.. anne olmak zor, zevkli, heyecan verici, bünyeye sinir yapan, duygusal, eğlenceli, hüzünlü, çokça sabır isteyen.. karışık bir şey işte.

Görüşürüz yine… şimdi sessizce dağılalım.. çiçeklerim uyanmasın günlük.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Tüketim toplumu olduk.. bu özel günler de sırf alışveriş çılgınlığını körüklemek için bahane uydurmaktan başka işe yaramaz.. gavur adetidir bunlar, boşverin.. demeyin ne olur..

Değmez mi?

Annelerimizin gözlerindeki ışıltıya.. dudaklarındaki gülümsemeye.. iki damla sevinç gözyaşına.. değmez mi?

Zaten neleri tüketip bitirmişiz.. senede bir güncük te annemiz için küçük bir hediye almışız çok mu? Elbette her gün anneler günü olsun.. ama, olabiliyor mu?

Ya minimini bebeklerimizin, bizim için hazırlıklar yaptığını görmek.. onların bizim için hediye alıp, onu köşe bucak saklamalarını görmemiş gibi yapmak.. onların heyecanlarını izlemek.. sorarım, hangi duyguya değişilebilir?

Bu gün vesile olsun.. kaybettiğimiz annelerimizi duayla analım. Bu gün vesile olsun.. uzaklardaki annemize telefon açıp hatırını soralım. Bu gün vesile olsun.. kalbini kırdıysak gönlünü alalım. Bu gün vesile olsun.. onların yüzündeki gülücüğün sebebi olalım.

Bu gün vesile olsun.. hem evlat, hem anne olmanın.. tadını çıkaralım.

Annesini yitirmiş veya bir sebepten ondan uzak kalmak zorunda olan arkadaşlarım başta olmak üzere.. hepinizin.. hepimizin.. anne olanların.. anne olacak olanların.. geleceğin annelerinin.. ya da anne olamayacak olanların.. yüreğindeki sevgi ve merhametten tüm çocuklara bir damla verebilen herkesin anneler günü kutlu olsun...

[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Akşam, Mini pijamalarını giyiyor, günlük. Bir baktım, ayak bileğinin biraz üstünde kocaman bir şişlik ve mosmor..

-Yavrum ne oldu buraya böyle?
-Yok bi şey anne ya… abartma.
-Ya lı be li konuşma anneyle.. taş olursun taş.. söylesene oğlum ne oldu?
-Arkadaşım tekme attı anne.. hem acımıyo, merak etme.
-Yahu, arkadaş hiç tekme atar mı? Nasıl arkadaşmış bu böyle? Nasıl acımıyo yani? Acımaz -mı bu hiç? Yavrum ya...
-Tamam anne ben hallettim zaten durumu..
-Neyi hallettin? Nasıl hallettin? Anlat bakalım…
-Ya şimdi bu çocuk tekme attı ya..
-Eeeeeeee?
-Sonra ben de ona kafa attım.
-E iyi halt ettin.. oğlum öğretmenine söyleseydin ya.. şiddetle hiçbir şeyi çözemezsin.
-Ben ispiyoncu muyum anne? Hem çözerim, öyle bi çözerim ki…

Anam anam.. neler oluyor bu çocuklara böyle. Nasıl başa çıkmak lazım. Şiddet artık küçücük çocukların bile çaresi mi olmuş.

Çocuk, benim Mini’nin sıra arkadaşı. Problemli bir yavrucak. Aileden yeterli ilgiyi görmüyor. Öğretmenimiz de çok uğraştı ama, bazı şeyleri düzeltemedik maalesef.

Öğretmenimizle sabahki diyalogumuz aynen şöyle gelişti..

-Öğretmen hanım, bu çocuğu nasıl yola getirebiliriz ki.. çok fazla zarar vermeye başladı.

-Haklısınız İncegül Hanım.. ben de sürekli üzerinde duruyorum ama, nafile. Aileden de destek göremiyoruz, biliyorsunuz.

-Biliyorum. Hadi kitaplarını, defterlerini yırttı ses çıkarmadık. Ufak tefek kavgalarına da göz yumduk ama, artık çocuğun her tarafı mosmor geliyor eve.. niye Mini’yle beraber oturtuyorsunuz ki..

-Ya İncegül Hanım, bir tek o başa çıkabiliyor bu çocukla. Sınıftaki diğer çocuklar, koruyamıyorlar kendilerini.

Hay Allahım, yedi yaşındaki problemli bir çocukla başa çıkmak, yedi yaşında deli bir kişilik olan benim yavruya kaldı yani… bir çeşit, dinsizin hakkından imansız gelir durumu. Ne diyelim.. hakkımızda hayırlısı olsun .

Bir de bu benimkinin son vukuatını biliyor musun günlük? Bilmiyorsun doğal olarak.

Geçen gün sınıfta arkadaşıyla sohbet ederken yakalanmış, Mini gevezesi. Öğretmeni de, biraz burnu sürtülsün diye, ceza olarak, yan sınıfa göndermiş bunu. Sonraki derste, gitmiş yanına.. hem resim yarışmasından kazandığı ödülü ve sertifikasını vermek, hem de geriye çağırmak için.

Yavru gurur yapmış fakat… “yok ben çok sevdim bu sınıfı, gelmiycem” demiş.

O sınıftaki öğretmen de pek sever bunu. Birkaç gün orada kalmasına kara vermişler sonra… nasılsa kendi isteğiyle döner diye. Tabii bilmiyorlar bu minik keçi yavrusu, hayatta dönmez. Öyle bir inat ve gurur vardır onda. Kırıldığı noktada gönlünü almak ta kolay değildir öyle.

Bu aşamada devreye girildi mecburen. Öğretmenin seni çok seviyor, o sana ders vermek için böyle bir şey yapmıştır, hem bak hemen de çağırmış geri, şeklinde diller döküldü. Tabii, kara gözlümün, içini çekerek ağlaması sırasında, kendisine bolca sarılıp, teselli verilirken, o gözyaşlarının her damlasına bin tane gözyaşı döküldü ana yüreğine.

Öğretmeni de çok üzüldü. Ben çıkarken, “gönlünü alırım, barışırız biz onunla” diyordu ama, bu gün itibarıyle, hala tam bir barış sağlanamamıştı ikili arasında. Bizimki cilveleniyor öğretmenine hala.

Neyse biz bu ilişkiye fazla müdahale etmeyelim. O öğretmeninin elini öper, hallederler meselelerini kendi aralarında. Çok zor ve gerçekten kutsal bir görev yapıyor öğretmenlerimiz. Geleceğimize şekil veriyorlar. Tüm öğretmenlerimize bu vesileyle teşekkür edelim, ellerinden öpelim günlük…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Sevgili günlük,

Sevdiklerimizle daha ne kadar birlikte olabiliriz acaba? Ne kadar vaktimiz kalmıştır geriye? Hepimizi o kaçınılmaz son beklemekte. Elimizde olanın kıymetini, onu kaybetmeden evvel anlayabilecek miyiz?

Gözünün önünde yaşanan hayatlar, bir bir bitmekte. Hep seninle olacak sandıkların bir bir yitip gitmekte.

Yaş otuz beş. Heyhat ancak uyanmakta İncegül kişisi. Her gün ne kadar değerli, hatta her an ne kadar… sevdiklerin servetin senin.

Eniştem gitti, daha bir ay olmadı.. evvelki akşam da yıllardır komşuluk ettiğimiz.. selamlaşıp, sohbet ettiğimiz komşu amcamız kalp krizi geçirdi ve göçtü o da..

Canım dayımı, çakır gözlümü kaybettik yakın zamanda. Dayıcım, yaşlanmayacak mısın sen hiç derdim.. yaşlanmadı. Gencecikti, aslan gibiydi. Göğsüne kütük mü ne düşmüş.. hastaneye götürdük.. önemli bir şey değildi.. biz iyileşip çıkar diye beklerken, alakasız bir şekilde kanser olduğunu öğrendik.. Gitti… hem de birkaç ay sonra..

Cemba kişisinin babası bizim çok ama çok sevdiğimiz büyük patronumuz idi. Biz onu bir bayram günü kaybettik. Geçen yıldı. Hiçbir şeyi yoktu. Sapasağlamdı. Ağrı kesici bile içmezdi. Bir gün grip oldu. Zorla hastaneye götürdüler. O illet hastalığa yakalanmıştı. Bir ay içinde göçtü gitti.

Cemba, askerdeydi. Cenazeye çağırabildik onu ancak. Ne zordu onun için. Canım kardeşim. Söylediği bir söz o kadar etkiledi ki beni. Ah.. dedi. Yanarım, 28 yaşındayım, bir kez bile babacığım deyip boynuna sarılamadım bu güne kadar.

İşte benim beynimde de şimşekler o an çaktı. Ya bir gün, biz de böyle söylemek zorunda kalırsak.

Geleneklerimiz gereği, babalarımızla mesafelidir ilişkilerimiz çoğunlukla. Bizim ailede de bu böyledir. Anneye yılışılır. Kucağına oturulur. Mıncıklanır, gıdıklanır. Ama baba, ağırdır. Otoritedir.

Gerçi her daim babamla rahat iletişim kurduk biz ama, sevgimizi de öyle çok fazla gösteremedik birbirimize. Bu anlayış her ne kadar yeni çağla birlikte değişse de eminim bir çoğumuz için bu böyle.

Dedim ya İncegül kişisi otuzbeşinden sonra uyandı bazı şeylere. Zamanın değerini, belki de azaldıkça kavradı.

Artık babama daha fazla sarılıp, öpüyorum. Eşime, çocuklara sevgisini daha fazla göstermesi için baskı yapıyorum.

Çocuklarımı, mümkün olduğunca şımartıyorum. Şımartmak derken, yanlış anlaşılmasın. Birlikte oyunlar oynamak, şakalaşmak, boğuşmaktan bahsediyorum.

Annemin kucağına yatıp saçlarımı okşatıyorum.

Kardeşlerimle bir araya gelip, geçmişten ve gelecekten konuşmak, gülüp eğlenmek için fırsatlar yaratıyorum. O koca kazıkları öpüp kokluyorum.

Sevdiğim insanları, mümkün olduğunca çok görmek, onlarla çok vakit geçirmek istiyorum.

Bir gün bunları çok özleyebilirim, ya da onlar beni çok özleyebilir. Ama vakit varken, geç kalmadan, yapılması gereken neyse onu yapmaya çalışıyorum.. Kendime anı biriktiriyorum ya da arkamdan kalanlara anı hediye ediyorum. Bunlar hep gülümsenerek hatırlansın istiyorum.

Ömrümün kalanını, kimseyi kırmadan ve kimseye kırılmadan yaşamak istiyorum.

Her gün, son günümüz olabilir kim bilir. Geriye bıraktığımız bir demet sevgi ve güzel anılar olsun istiyorum.

Çok şey mi istiyorum günlük?

Hayat dediğin, bir kelebeğin kanadına damlayan çiğ tanesinin ve de sevgi pıtırcıklarının, kuş kanadına konup, uzak diyarlara uçmasıyla oluşan, sepelemelerinin, gül kokularının, burnumuza kadar ulaşan yansımaları mı olmalıdır acaba diye düşünmeden edemiyor ve son paragrafa kadar sürdürdüğüm ciddiyetimi ahanda böyle bozuyorum.

Eee günlükçüm ben de böyleyim napiyim. Ben hayatı olduğu gibi kabul ettim, o da beni etsin öyle değil mi?

Hadi sarılıyorum, öpüyorum, gıdı gıdı sana günlüküm.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Ah günlükçüm, şu çocuklar birbirlerine şantaj yapıyorlar biliyo musun?.. He valla.. parmak kadar bebeler, birbirlerinin hatalarından kendilerine menfaat sağlamayı öğrenmişler.. ne ayıp…

Miniiii bana su verir misin aabicim..
Ya abi ya.. transformırs armada var onu seyrediyorum..
Miniiiii.. ordan sürahiden doldurucan olum suyu.. zaten..
Eee o zaman kalkıp sen doldursana alla allaaaaa..
Tamam ben kendim doldururum sen seyret canım kardeşim transfor bilmemneni.. anneeee…
Hıııı.. bana bulaşmayın oğlum ya… çok yorgunum..
Bu Mini var ya…
Var nolmuş ki?...
Benim arkadaşıma ne dedi biliyo musun?
Yoooo bilmiyorum.. bilmek te istemiyorum.. çok ayıp.. niye birbirinizi şikayet ediyosunuz bakim….

Asıl kızdığım, sığ şeyler için uğraşmaları günlükçüm. İnsan biraz yaratıcı olur değil mi ama?..

Bak şimdi, biz bir gün bu bigrother kişilğiynen.. ki o zamanlar kişilik bilem değil, sümüklü bir insan yavrusu… bakkaldan dönüyoruz. İşte zamanın menşur Golden sakızları var.. naneli böyle.. büyük kare şeklinde.. üzerinde kız resmi var.. kırmızımsı bir pakette.. bilen bilir, bilmeyene de bi zahmet anlatıverir. Onlardan filan almışım yavruya.. görüyosun ne fedakar aplalar var. Neyse biz eve dönüyoruz.

Bizim sokağın tam köşe yerinde konuşlanmış bi kuruyemişçi var. Dışarıya, bez çuvalların içine, türlü türlü yemiş koymuş.. tam eniştemin cebi misali..

Neyse ben bu bigbrother sümüklü bebesini, kapının önünde bırakıp içeriye giriyorum.. diyorum ki amcaya.. şimdi bize biraz fındık fıstık oooo.. ver şu parayla.. ama kardeşim de o çuvalın içinden bi tane alsın, yazık canı çekmiş. Gözlerim yaşarıyo valla.. aplaya bak.. yalnız ben daha sekiz yaşındayım, yavru da dörtlerde bu esnada.. Tamam kızım diyor, güleç yüzlü, kuruyemişçi amca.. veriyo elime fındık fıstığımı..

Ben bizimkinin yanına gidince, yavruyu fişekliyorum .. hadi bi tane çalsana şunlardan.. nihohohaaa.. yok mok diyo önce bu arkadaş. Ama, bendeki ikna kabiliyeti var ya… yürütüyor!!! güya yavrucak.. biricik ablacığının hain komplosundan habersiz.. biz bir de kaçıyoruz hemencik oralardan…

Eve geliyoruz ya.. ben artık buna her istediğimi yaptırıyorum.. yapmasın hele.. anneme fıstık çaldığını söylerim diye, tehditin, şantajın bini bir para..

Yine günlerden bir gün, ben bunu berbere götürmüştüm. Yaa.. benim koca kazık kadar oğlana, götür kardeşini saçını kestiriver diyorum da.. bin tane bahane uyduruyo. Bak ben o boyumla neler beceriyomuşum. Aferin ben.

Neyse işte, bu bebecik, berberin, yakasına taktığı önlüğe burnunu silerken yakalanmıştı. E tabi takdir edersin ki.. ben de bunu sonuna kadar kullanmıştım günlükçüm.. yazık kardeşciğime yaa..

Şimdi, sosyetelere karıştın ama, o günlerini unutma diye yazıyorum bunları bigbrothercığım.. ya da unutsan daha mı iyi olacak canım kardeşim.. hehe.. çocuklukta oluyo işte..

Ama, bak mahallenin veletleri, benden korkularına ilişemezlerdi hiç buna.. bu garibim de sessiz, sakin bişey zaten.. dövdürmedim kimselere ben kardeşciğimi.. kendim arada, hafif tozunu alıyodum ama, olsun.. aplalar yapar öyle.. hem ben seni çok seviyom.. o cadı karını bilem seviyom.. daha ne diyim..

Neyse, dönelim yine bizim Hacivat’la Karagöz’e..

Mini olayı bağlıyor..

Ama aabiicim, bak.. zaten ben suçiçeği oldum.. sana da bulaşmasın diye yaklaşmıyorum.
Ah annecim, bak bana da bulaştı sonunda.. okula gitmiyim dimi ben biraz..
Annecim iyi hissetmiyorum ben kendimi..

Suçiçeği geçirmekte olan minik yeğenimle, tüm ikazlarımıza rağmen, sarmaş dolaş, öpüş kokuş oldukları için, bu gün yarın bekliyorduk bu Deli Mini Yavrus’un da hastalanmasını..

Ama, olay bu kadar basit değil… bizim yavrus elinin üzerini, kırmızı ispirto kalemiyle nokta nokta yapmak suretiyle, kendine suçiçeği olmuş süsü vermekte aslında.. bir de rol kesiyor ki, tam oskarlık…

Tüm aile bu oyuna katılıyoruz şimdilik.. e kıskançlıkta sınır tanımayan bu yavruyu, anlayabiliyoruz az çok..

Vah yavrum, hasta mı olmuş.. hadi gel yatırayım ben seni yatağına da dinlen olur mu..
Canım kardeşim benim, yazık sana.. hadi iyi geceler.. ben söylemem seni merak etme..
Oy babacım.. ben sana ilaç alırım yarın, bişeyciğin kalmaz tamam mı..

En masum, en tatlı, en hasta!!! haliyle, bir de yanaklar pembe pembe olmuş böyle, yatağına gidiyoruz biz.. üçkağıtçı sıpa, insan azıcık renk verir, bi güler filan.. nasıl bir oyunculuktur bu..

İyi geceler baba, iyi geceler abi…

Hadi görüşürüz günlükçüm.. dikkat et kendine.. suçiçeği bulaşıcıdır…
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Günlükçüm, ne geldiyse başıma bu nüfus memuru kişileri yüzünden geldi…

Ülkemiz nüfus memurları.. canlarım, ciğerlerim. Yaratıcı kişilikleriyle, birçoğumuzun hayatını tamamen değiştiren müstesna şahsiyetler.

Bundan 35 yıl kadar önce, orta yaşlı bir kadın.. ki kendisi rahmetli babaanneciğim olur.. nüfus memurunun huzuruna varır. Yeni doğmuş olan, minik, tatlı, akıllı, şeker mi şeker, güzel mi güzel torunu için… ki bu da ben oluyorum…. kafa kağıdı çıkarmak ister.

“İsmi ne olacak?” diye sorar nüfus memuru. Kadın, kendi ismini vermek istemektedir bu dünyalar güzeli bebeğe. Söyler. “Hıııı” der nüfus memuru, bu güzel yavru için bu isim pek te uzunmuş. Düşünür. İleride zorluk çekmesin yavrucak. Biz bunun ismini kısaltalım bir parça. Kırpalım ucundan, kıyısından eccük. Tabii bunların hepsini içinden düşünüyor. Çok düşünceli canım.

Sonunda kararını verir. Toplam yedi harften oluşan ismi, beş harfe düşürür nihayetinde. Yalnız öyle bir isim bulmuştur ki, bırakın Türkiye sınırları içinde, dünya yüzünde bile olmayan, müstesna bir isimdir bu. Ancak resmi durumlarda kullanılacağı için de kimsenin hatırlamayacağı bir isim.


Gururla ve son derecede güzel bir yazıyla, bulduğu bu adı, pembe defterin üzerine yazıp, kadınceyize uzatır. Kadınceyiz de bu defteri alıp … bakınız defter diyorum ki o zamanlar öyleydi… doğruca evin yolunu tutar.

Çok sevdiği ve babaannesinin hatırası olan ismini maalesef, ancak günlük hayatında kullanabilecektir bu şirin ötesi yavru.

Sonra bu güzel bebecik büyür, serpilip akıllı mı akıllı, güzel mi güzel bir genç kız olur.. Evlilik çağına gelir. Kendisi gibi nüfus memurunun azizliğine uğramış olan bir gençle tanışır. Ancak bu yakışıklı mı yakışıklı, romantik mi romantik gencin ismiyle değil de, soyismiyle ilgilidir aldığı darbe.

Evlenirler neyse (neyse değil de o konu alengirli biraz, daha sonra anlatırım). Kızın adıyla kıyaslandığında, son derece de basit ve anlaşılabilir olan soyadı, maalesef değişir ve yine ismi kadar ilginç olan bir soyismi olur. Niye maalesef açıklayalım.

Sahne 1 -
Evrakınız var hanfendi.
Tamam alayım beyefendi
İsminiz. (Offf offff. Bu kısmı geçsek olmaz mıydı?)
İncegül Yereyatmazoğlu.
Hııı? (Hııı ya, dedim geçelim diye ben.)
İncegül Yereyatmazoğlu. (Dur bakalım daha ne kadar tekrar edicez.)
Anlayamadım hanfendi Encegöl Hacıbatmazoğlu mu? (Ha gayret olacak.)
Hayır beyefendi İncegül Yereyatmazoğlu.
Çok özür dilerim ben, kem küm.. (Özür dileme kardeşim, alışığım ben.)
İn-ce-gül Ye-re-yat-maz-oğ-lu
Şeyyy.. hanfendi siz yazar mısınız lütfen.
Tabiiiii.

Sahne 2-
Hanfendi İncegül Hanımı arıyorum ben
Yok beyefendi öyle biri burda.
Ya hanfendi burada oturuyomuş, adres burası
Yok dedik ya kardeşim.. Alla allaaaa ben bilmem mi kim oturuyo evimde. (ev sahibim olur da kendileri.)
İyi ne edelim o zaman. Sınav kağıtlarını getirdiydim de ben.
Bul kendisini götür o zaman kardeşim. Güle güle…

Bu güne kadar, daha ismimi, bir kerede, doğru yazabilen, doğru telaffuz eden çıkmamıştır günlükçüm. Hatta Üniversite imtihanına girdiğim zaman, forma kendi ismimi kendim bile yanlış yazmıştım da, günlerce yeni form aramak zorunda kalmıştım.

Böyle durumlarda, ismi Nil Uz olan ilkokul arkadaşımın ne kadar da şanslı olduğunu düşünmüşümdür hep.Bu vesileyle nüfus memurumu saygıyla bir kez daha anıyorum. Vefat ettiyse de Allah rahmet eylesin diyorum.

Görüşelim Sayın Günlük…


Ahanda çok bi yardımcı not: Malumunuz yaz kapıda. Üreme mevsimi. Şimdi ortalıkta bi sürü hamile arkadaş olacak. Sonrasında minik minik bebeler. Yavruma ne isim koyiim diye kara kara düşünmeye son. Sizin için araştırdım, en trendy, en gözde isimleri buldum, çıkardım. Bazılarını da yazdım. Faydalanın anacım. Erkek isimleri, Daral Can, Zıpır Can, Çıldır Can, Bıldır Can, Kopar Can, Osur Can. Kız isimleri, Itır Su, Pıtır Su, Çıtır Su, Kıtır Su, Gelen Su, Veren Su. Hadi iyisiniz yine. Bak bu kıyağımı da unutmayın.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]





  • Hayatıma giren güzel peri..
Küçük tatlı peri kızlarınla birlikte..

Kocaman, güzel bir ömrün olsun.

Doğum günün kutlu olsun.

Sana hediyem..
Kabul edersen..

Dostluğum olsun.