[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Ah günlükçüm, tatilin!!! yorgunluğunu atmaya çalışırken, birikmiş işlerin koynunda buluverdim kendimi.

Sabah sabah işlerimi toparlamaya çalışıyorum. Bir yandan da çayımı yudumluyorum. Bir elimde üç ton çeken bir klasör, diğer elimde karma karışık olmuş evrak dosyası. Birden telefonum çalıyor acı acı. Elimdekileri, her santimi kağıt, kırpık dolu masama, üstelik te çayımı dökmeden bırakmayı başarıp, telefonu açıyorum.

Arayan benim Miniciğim. Üzgün, sinirli, kırgın, hafif te ağlamaklı bir sesle:

“Anneeee bulamadım yaaa, bırakmamışlar.”

Tövbe tövbeee.. Oğlum neyi bırakmamış? Kim bırakmamış? Ne diye bırakacaktı da, nasıl olmuş ta bırakmamış? Zaten beynimin yarısı yatağın sağ tarafındaki yastığın üzerinde kalmış, hala uyumakta ısrar ediyor. Daha fazla eziyete gerek yok kanımca.

“Kim? Neyi bırakmamış oğlum?”

“Anne yaaa.. yastığımın altına para mara bırakmamış işte periler.”

Hııııı sen onu diyosun. Eyvaaah…

“Yavrucum, şu sıra diş dökme mevsimi ya. Periler bayağı yoğunmuş. Dün gece de, bi önceki dosyada bulunan çocukların hediyelerini dağıtmışlardır. Seninkini de bu akşam kargo yaparlar muhtemelen. Evrakların tamamdı değil mi senin?”

“Anneeee, ne diyosun ki sen? Hiç bişey anlamadım. Para bırakmamışlar diyorum. Oyuncak bile bırakmamışlar yaa.. ya bi şeker bile yok düşünebiliyo musun..”

Ben ne dediğimi bilsem, sen de rahatça anlardın diye düşünüyorum. Şeker olayını düşünememiş olduğumaysa hala inanamıyorum. Halbuki evde de vardı. Ah aptal kafa, uyku sersemi çalışmamış işte.

“ Yavrum, bu akşam bırakırlar işte. Haydi canikom. Bak annenin çok işi var. Gelince konuşuruz tamam mı?”

Senin bu periler bana bir sihir yapıp, bu işlerin puffff diye hallolmasını sağlayabilirler mi acep?

“Ya yok anne.. istemiyorum işte. Bırakmıycaklar. Boşu boşuna çektiniz dişimi.”

Yazık yavruma. Akşam onun için sekizde “ben uyuycaaam” diye yataklara girdi demek. Ben de diyorum, bebe kudurmaktan fena yoruldu. Bütün gün koştur koştur helak oldu.

Ne edelim, bu yavrunun dişini çekmek, kanını almaktan bile daha vukuatlı olduğundan mütevellit, günlerdir inletiyor milleti. Artık düştü düşecek ama, elletmiyor ki. Üstelik bunun anası olacak şahıs, dişlerini hep kendisi çekmiştir güccükken.

Canı tatlı bir çocuk değildir aslında. Geçen akşam, asker kutlamaları yapanların patlattığı torpilden boynu yandı. Bir damla yaş akıtmadı. “Abartma anne, bişey yok işte,” diye teselli bile verdi. Ama, bir dişleri, bir de kanı çok kıymetli paşamın.

Hani hediyeydi, paraydı, periydi azıcık kekledik de bunu. Ama işte alık Diş Perisi, sabah yastığın altına hediyesini koymayı unutup çıkmış evden. Kalan tek dişini de cebren ve hile ile kaybeden Mini kişisi, bu yüzden pek sinirlenip, perilere posta koyma aşamasına gelmiştir.

Aslında o, perisinin kim olduğunun farkında. Peri de onun farkındalığının farkında. Şimdilik ikisinin de işine böylesi geliyor. Akşama halletmek lazım bu diş meselesini.

Ve yine son noktayı Mini kişisi koyuyor.

“Anneee, bana ne.. dişimi alıcaksınız o çatıdan. Ben anlamam. Var mı öyle bedava diş?”


Şimdi ben, melekler gibi uyuyan balımın yastığının altına hediyesini koymaya gidiyorum günlükçüm. Nasılsa çok yakında o da büyüklerin dilini öğrenecek. Birazcık daha hayallerle yaşamasında hiç bir sakınca yok. Keşke biz de hala perilere, sihirli değneklere inanabilseydik değil mi?
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Dördüncü Day: 19 Ağustos

Pazar günü.. yat, uyu, tembellik et modeli. Zaten sabaha karşı yatıldığından, öğlene doğru kalkılır. Bütün gün yatak toplamak ve yemek hazırlayıp yemek dışında hiçbir şey yapılmaz. Kumanda alınıp yerlere uzanılarak alt yazılı dizilerin tamamına yakını seyredilir. Sıcakta bir kedi misali mayışılarak yatılır yatılır yatılır. Mini kişisi de minik bir kedi yavrusu olarak, yanıbaşımda kıvrılmıştır. Bunun acısı çıkacaktır ama olsundur. Bir güncük te dinlenilsindir.

Zaten iki ayağımın da şiş ve ağrıyor olması tek başına bir dinlenme sebebi sayılabilir değil mi?

Günün Vukuatı: Benim dinleniyor olmamdan daha büyük vukuat mı olur ki?

Günün Sakarlığı: Kızartma yaparken, sağ el baş parmağının kızgın yağa sokulmak suretiyle yandırılması.

Fikrimin İnce Gülü: O yediğin hurmalaaaaaar… lezzetli miydi bariii????

Beşinci ve Altıncı Dayler: 20-21 Ağustoslar

Haftanın başlangıcında bulunan bu iki nadide günümüz de, köklü temizlik, çekmece, dolap dizaynı ve bilumum toparlama işleri, birkaç resmi daire ziyareti, çocuklarla gezintiler derken, harala gürele nasıl geçtiği anlaşılamadan akıp geçmiştir.

Yahu evdeyken, ne çabuk akşam oluyor böyle.

Günün Vukuatı: İzin boyunca kendimi sakatlamamdan mütevellit sinirleri bozulan N.Sultan’ın sakın iş falan yapma sözüne karşılık, bu işleri çaktırmadan yapıyor olmam ve o her aradığında, yatıyorum anne, ilacımı şimdi aldım anne diye yalan söylemem, sonrasında da yakalanmam. (Ayrıca Salı günü boynum da tutuk vaziyette olduğundan, sakın bir daha izne falan ayrılma diye çıkışmıştır kendisi bana.)

Günün Sakarlığı: Yatakta dönerken, boyun incitilmek suretiyle robot kıvamında gezilip, bir de üzerine boyunluk takmak zorunda kalınması. (Tabi ki o boyunluk sadece birkaç saat takıldıktan sonra itinayla yerine bırakılmıştır.)

Fikrimin İnce Gülü: Bir insan, bir haftalık izninin istisnasız her gününde, vücudunun bilumum organlarından birini sakatlayabiliyorsa, biz bu insana, hipermanyak, sakar, hoptirik diyebiliriz. Ya da işimize gelir, şans, kader, nazar diye geçiştirebiliriz.

Yedinci ve Son Day: 22 Ağustos

Bu gün benim doğum günüm. Hem yorgunum, hem yastayım. Yarın işbaşı var. Dinlenemedim hem de hastayım.

Banka ve resmi daire işlerimi halletmem için son günüm. Zaten ufak bir iki işim kaldı. Yavrularımı da yanıma alıp, sıcağın yakıp kavurduğu İstanbul sokaklarına atıyoruz kendimizi.

Önce işlerimizi hallediyoruz. Sonra yavrularımla sahilde uzun bir yürüyüş yapıyoruz. Bu yürüyüş sırasında, tatlı tatlı didişmelerini seyredip gülümsüyorum. Birinin diğerini denize atma ihtimaline karşı da tetikteyim bu arada. Deli inekten akıllı buzağı doğar mı?

Sonra oturup yemekler yiyoruz. Minicim balığın kılıcını!!!!! yemeye karar veriyor. Lakin kendisine güç bela engel oluyoruz. Yan masada oturan genç çiftin, “Ay çok şekeeer” iltifatından sonra iyice şımaran Mini kişisini zapt-ü rapt altına alabilmek birazcık zor oluyor. Yani çenesini diyorum. Anacım bi insan yavrusu bu kadar mı geveze olur. Bunca lafı nasıl ve nereden bulur anlayamadım.

Sonra biraz daha geziyoruz. Mini kişisi yemek yeme sınırlarını zorluyor maşallah. Oğlum mideni bozacaksın dememe rağmen, sürekli bir şeyler yiyor. Ve güzel bir dondurma sefasından sonra evimize dönüyoruz.

Babamız da geliyor. Küçük bir kutlamadan sonra hep birlikte oturup soframızı, ekmeğimizi bölüşüyoruz.

Çok şanslıyım, çok zenginim, çok mutluyum. Çünkü dostlarımın, ailemin sevgisi var. Yavrularım var. Onlar sağlıklı. Daha ne istiyeyim ben bu hayattan.

Günün Vukuatı: Mini kişisinin, o kadar tıkındıktan sonra, eve girer girmez açlıktan ölüyorum diye hönkürmesi. Allah manda şifalığı versin yavrucuğuma. Aç damarları açık kaldı zaar.

Günün Sakarlığı: İnanamayacaksın günlük ama, yok. Evet evet. Kendimi sakatlamadan geçirdiğim nadide bir gündür bu gün. (N. Sultanım, en son o boyunlukla görünce beni, gel otur şuraya, seni bir okuyayım dedi. Aman annee, neyime nazar değecek benim. Sakarlıktan o sakarlıktan, diyecek oldum ama, mavi mavi bir baktı ki.. sonra da bir güzel okuyup üfledi vee en son suratıma güzelce tükürdü. Hani tütü tütü babında.. dimi annecim?)

Fikrimin İnce Gülü: Her şey başlar ve biter. Her güzel şeyin de, her kötü şeyin de bir sonu vardır mutlaka. Gelir ve geçip gider. Kanun bu. Kimse engel olamaz. Önemli olan, bulunduğun durumun, yaşadığın günün keyfine, tadına varmak, olumsuzluklardan ders çıkarmak, onları olgunlaşmak için fırsat saymak ve hayatı olduğu gibi kabullenebilmektir günlükçüm.

Not: Bu tatil yazılarında, deniz, güneş, havuz, şezlong, şemsiye, açık büfe falan fişman gibi normal tatilleri anımsatan kelimeler var ise de, tamamen maksatları dışında kullanıldığından, dikkate almayınız.


The End dir… ve de SON dur.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Üçüncü Day: 18 Ağustos

Cumartesiiii ve Cumartesi işe gitmemek pek keyifli oluyormuş be. Pekiyi ne yapıyorum. Kalkıp güzel bir temizlik yapıyorum. Arkasından N.Sultan’a gidiyorum. Bu gün nikah var. Kaynanacık ve de aynı zamanda modacımız Hatoş’umuzun evini bi kat temizlemek lazım.

Hatoş bize güzel güzel ciciler diker ve gittiğimiz her davette, tek ve özel modellerle arz-ı endam ederiz. Biz de karar verdik bundan sonra tüm eğlentilere Modacımızla katılacağız. Ne var? Deniz Akkaya yaparken oluyo ama…

Hemen bizim ekip toplaşıp, dene dene benleerüüü var yüzündeee şeklinde, temizlik işini hallediveriyoruz. Bizim ekip, temizlikte sınır tanımayan ve de her türlü kiri, lekeyi pası sillit benkten bile daha hızlı yok edebilen, Gmemuzin, Boncukçu Fadime ve de İncegül üçlüsü. Yani tam komedi temizlik üçlüsü. Günün ikinci temizlik faaliyeti de başarıyla noktalandı.

Hatoşumuzun oğlusu Sosyetik Selami ile sevgili eş adayı Nunuk kızımızın nikah törenlerinde bizleri de aralarında görmekten gurur duymaları için, bir de kendimizi süslememiz lazımdır değil mi?

Saat epeyce olmuş. Daha kuaföre gidilecek. Biz uçarak kuaför yollarına düşüyoruz. Randevu falan alınmamış tabi. Malum günlerden Cumartesi. Kuaförler, hınca hınç. Sanırsın derbi maç var da hatunlar tezahürat yapıyor. Öyle de bir ses.

Gittiğimiz dört kuaförden, iki saatten önce alamam cevabı aldıktan sonra, beşincisinde saçlarımızı yaptırabildik çok şükür.

Bu arada açlıktan midem kazınmakta ısrar ediyor. Saat dört buçuk olmuş ve ben hala kahvaltı etmemişim. Bir de her sabah yayıla yayıla kahvaltı edecektim tatilde ya. Hayal görüyormuşum ben demek. Daha bir kerecik evde kahvaltı edebilmişim. O da yarım yamalak.

Eve döndüğümüzde N.Sultanın her zamanki muhteşem sofralarından biriyle karşılaşıyoruz. Amanın da kaynana kişisi pek severmiş beni. Kahvaltı etmemiş olduğumdan camışlar gibi yiyorum. Bu göbek elbiseden ne biçim fışkırır şimdi bee. Ve fakat biz nikahtan sonra yemeğe gidecektik. Ulen nereme yiyecem ben o yemeği. Dünya da para verdiydik.

Derken evden çıkma vakti geldi çattı. Kendime ait rekoru egale ederek beş dakika içinde giyinip makyajımı yaptım. Nikahta Özgün, Ebru Cündübeyoğlu, Gece Yolcuları gibi bir çok ünlüyle karşılaşıp, hiç tanımıyormuş gibi yapmak eğlenceliydi. Gelin kızımız radyocudur da.

Nikah şekerlerini Maxi kişisi dağıttı. Aman da annesinin kuzusu, büyümüş te organizasyonlarda görev alırmış. Mini kişisi her zamanki muzipliğiyle diğer nikahlardan şeker toparlayıp cebine doldurmuş, salonun Cafe’sinde çalışanlarla sohbet etmekteydi.

Yaşlı ve çocukları kurtarma botlarına bindirip, postaladıktan sonra yemeğe gittik. Açık hava, ortam yeşil, bahçeyi çevreleyen demirler yeşil, ben yemyeşil. Gelen mezeleri, ay ben çok tokum, yiyemiycem şeklinde artizlik yapıp, çatalımla mıncıklarken, açık havada benim iştah birdenbire bir açıl sen. Ulen iyi ki de tokmuşum he.

Neyseki, bolca oynadım da, hazmettim yediklerimi. Kınadan kalan kurtları da orada döküp bitirdiğimizi zannederek gelin kızımızla, canım damat oğlumuza ömür boyu mutluluk diledik ve bizim şamatacı grupla birlikte mekandan ayrıldık.

Benim şiş ayaklarımın daha da şişmiş olduğunu fark ediverdim çıkışta. Sabahın ikisinde, üzerimizde gece elbiseleri, ellerimizde topuklu ayakkabılar, yalınayak İstiklal caddesinde çılgın ve romantik ve de uzuuunca bir yürüyüş yaptık.

Bir ara kocalar papuçları toparlayıp centilmenlik yaptılar. Yani biz öyle zannettik. Caddenin ortasında, “Bayan ayakkabı beş milyonaaa.. yetişen alıyoooo” diye bağırmaya başladı içlerinden biri. O saatte oradan geçmekte olan bizim gibi normal insanlar da bize bakıyorlardı.

Beylerin yoğun ısrarları üzerine, herkesin yırtık kotlar ve t-shirt ikilisiyle hoplaya zıplaya kaynaştığı bir mekana gittik. O kıyafetler, saç ve makyajla biraz sırıtsak ta, pek havalıydık yani. Masaya oturunca loş ışıkta kamufle olmayı başardık.

Benim koma halime karşın, insanların o saatte hala böyle zıplayabilmesine şaşarak oturduğum yerde kalakalmışım öylece.

Enerjisi asla tükenmeyecek olan Lülücüm üç dakika içinde şarj oluverdi hemen. Bu kadının düğmesi yok mu kardeşim. Kapatıverin de azıcık otursun. Maşallah yahu, bir insan hiç mi yorulmaz. Biz de sürünerek kalktık masadan. Ve lakin içimizde varmış. Kalan birkaç kurtu da orada döküp, biraz daha takıldıktan sonra evlerimize dağıldık. Yine yalınayak başı kabak bittabi.

Günün Vukuatı: Koca kişisinin romantizmin dibine vurup, beni danslara bile kaldırması.

Günün Sakarlığı: O ayaklarla ve yorgunlukla yatılmaz diye, sabahın bi saati duşa girdiğimde, uzun süredir tamir edilmesi gereken bataryanın sonunda dayanamayarak sağ ayağım üzerine düşmek suretiyle, iki ayağımın da aynı tombiklikte olmasını sağlaması. (Koca kişisi artık tamir eder herhalde. Ya da öylece bırakır.. nihohaa şeklinde.)

Fikrimin İnce Gülü: Gece hayatı hiç bize göre değil kardeşim. Tamam eğlenceli ama, bir o kadar da yorucu. Eşeğin yemediği ot başını ağrıtır ya da ayaklarını. Canikolar da evlendi barklandı bu eğlenceli gecede. İnşallah bütün ömürleri böyle güzel geçer.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

İkinci Day: 17 Ağustos

Günlerden Cuma'dır günlükçüm. Okula gidip ön kayıt yapılması lazımdır. Yavrunun geleceği söz konusudur. Koşturmak lazımdır.

Sabah erken okul yolu düz gider şarkısı eşliğinde olay mahalline varılır. Sanırım daha evvel maraton koşuları yapılan bir bahçede, uzunca bir süre hızlı hızlı yürümek suretiyle kayıt olayının gerçekleşeceği binaya varılır. İki kat merdiven çıktıktan sonra, o sıcakta zaten yarım metre dışarıda olan dil organı bir metre civarında sarkmış bir şekilde, koridorun sağındaki ilk oda aranmaya başlanır.

Koridorun sağında hiç oda yoktur ki. Olsa.. ilkini bulmak, bu becerikli şahsiyet için çocuk oyuncağıdır. Sonunda yanlış koridorda aranıp duruyor olduğumuz anlaşılır ve şu meşhur oda bulunur. Dışarıda gezmeye devam eden ve her dakika uzadığı gözlemlenen dil organı, kıvrılarak içeriye sokulmaya çalışılarak, odaya girilir.

“Efenim biz ön kayıt yaptıracaktık.”
“Evraklarınızı alalım.”
Alır. “Hımmmmmmm bu tamam, bu hıhı, bu da tamam.”
Bu bakışı sevmedim. Eksik var bakışı. Nerde olsa tanırım.
“Dekontu göremedim.”
E olsa görürdün. Yok ki. Yani sen de bir sorun yok şekerim.
“Pardon ne dekontu aceba.” Ay ne kibar hatunum ben ya.
“Bilmem ne bankasına, bilmem ne okulu adına, bilmem ne kadar para yatıracaksınız.”

Hemen koşularak, Maxi kişisiyle birlikte bilmem ne bankası bulunur. Para yatırılır. Gerisin geri aynı yol tekrar koşulur. Aynı bahçe azmanı geçilir. Aynı katlar çıkılır ve aynı kız bulunur. Dil organının daha ne kadar büyüyebileceği konusu kafada soru işaretleri oluşturur bu arada.

“Buyurun dekont.”
“Siz de buyurun form. Dolduruverin bi zahmet.”

Doldurulur, imzalanır ve işlem tamamlanır. Maxi kişisi endişeli gözlerle sorar:
“Anneeee.. ben bu bahçeyi her gün yürüycem mi böyle?”
“Yok be yavrum. Ferrarine binersin. Aha da şu köşeyi sana ayırırlar oraya park ediverirsin.”
“Üffff anne ya”
“Üf deme anneye. Beynimin tepesinde mangal yapıyolar zaten.”

Aynı yollar tekrar arşınlanır. Ayaklara olmayan sular yürür. Kahvaltı edilmediğinden ve vakit öğleni geçtiğinden mideden garip sesler yükselmektedir. Maxi kişisine baş başa, anne oğul, güzel bir kahvaltı edelim önerisi götürülür ve ret cevabı alınır. Yahu çekilir de, bu kadar mı çekilir be yavrum?

Babasının biricik yavrusu bir an önce eve dönüp, KÖYüne bakmak istemektedir. Saldırıya uğrayabilirdir KÖYü. Askerleri öldürülebilir, hammaddeleri talan edilebilir, evlatçığımın köyü tamamen istila edilebilirdir maazallah.

Bu KÖY meselesi alengirli ve de abuk bir interaktif bilgisayar oyunu. (Kuğucuğumun kulakları çınlasın.) Bizim Bigbrother sayesinde, tüm aile bu işe sarmış durumda. Herkeslerin bir köyü var. Bir bu gariban İncegül kişisinin yok işte. Şu sanal alemde bile bir dikili ağacımız yok anacım. Zaten ben hiç almıyayım. İstemem köy falan. Muhtar mıyım ben? Ezelinden de aram hoş değildir bilgisayar oyunlarıyla.

Bizim Bigbrother da tatile giderken, köyünü Maxi’ye emanet etmiş olduğundan, yavrunun sorumluluğu iki katına çıkmıştır bu aralar. Çöpü dışarı çıkarması için otuz kere tekrar etmem gerekirken, yataktan kalkar kalkmaz köyünü kontrol ediyor olmasını hayretle izlemekteyim ya neyse. Odasını temiz tutmaktan yüksünen yavru, koca köyü hatta iki köyü birden idare etmekte. Züğürt Ağam benim.

Neyse efenim, zaten sıcaktan ve yorgunluktan üç metre yirmi beş santime kadar uzayan dillerimizi de alıp eve dönelim o halde. Çamaşır yıkamak ve ütü yapmak için sabırsızlanıyorum ben de. Hele gökten ateş yağarken, havuza ve veya denize gidip keyif çatmak yerine, ütü yapmak, nasıl büyük bir mutluluktur. Ancak hatunlar bilir bunu.

Günün Vukuatı: Mini kişisinin abisiyle aynı okula yazılmak için tutturması. (Bir an gözümün önüne geldi de, ergenlik çağında, koca koca delikanlı adayları ve aralarında bizim Mini.)

Günün Sakarlığı: Ayağın kaymasıyla gardrobun altına girmesi ve sol ayağın, sağ ayağın iki katına çıkması.

Fikrimin İnce Gülü: Ne dökülmüş olursa olsun, gardrobun önü yağ sökücüyle silinmemelidir. Yoksa kayaaar. Ne kadar durularsan durula kayaaar. Ayağın diyorum yahu. Ayrıca da iyi bir annenin kondüsyon çalışması ve bolca spor yapması şarttır. Yoksa koştururken bayılıverir maazallah.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Evet günlükçüm. O çok istediğim tatil geldi çattı ve de bitti bile. Bu gün itibarıyla kürkçü dükkanına dönmüş bulunuyorum. Nasıl mı geçti tatilim? Tam bir İncegül klasiği bittabi. Şimdi sana bölümler halinde, pehlivan tefrikası şeklinde anlatayım canım benim.

Birinci Day: 16 Ağustos

Günlerden Perşembe olmasına rağmen erken kalkmak zorunda değilsindir. Bu ne büyük bir mutluluktur. Pekiyi o zaman neden sabahın sekizinde ayağa kalkmışsındır. Yoksa deli tarafından bir dürtülme mi söz konusudur.

Koca kişisi işe gitmiş. Çocuklar uyumakta. Haydi al eline kahveni. Geç televizyonun karşısına da keyif yap biraz. Madem erken kalktın. Ama ama.. ya camlar. Bu gün camların silinmesi gerekli. Boşver yahu sonra silersin. Olmaz ben bugün için düşünmüştüm. İyi be ne halin varsa gör. Seninle mi uğraşıcam. (İç sesim baskı yapıyor da azıcık.)

Camlar.. yerler.. kahvaltı falan filan derken öğlen olmuş. Akşama kına gecesi var. Elbise hazır. Lakin altına siyah terlik lazım. Elbise siyah değil. Zaten benim hiçbir kıyafetim siyah değil. İşte bu nedenledir ki bir tane yazlık siyah ayakkabım var ve ne yazık ki onun da topuğu yok. Dümdüz. E bende de boy yok. Madem siyah terlik lazım, gidip alalım değil mi? Hem de evde bulunan ve neden alındığı hakkında hiçbir fikrim olmayan yedi adet siyah çantaya arkadaşlık eder.

Vakit dar olduğundan öncelikle çevredeki mağazaları gezmek lazım diye düşünerek çıktım caddeye. Gördüğüm ilk dükkana daldım. Gayet açık ve net ve de aydınlatıcı bir cümle kurdum ki, insanlar ne istediğimi bilsin. Arayıp tarama olmasın. Varsa modeli çıkartsın, yoksa ben başka bir mağazaya doğru hızla yol alayım.

“Beyefendi iyi günleeer. Ben, bir ve ya iki bantlı, yalnız bantlar ince olacak, ince topuklu, siyah, şık bir terlik istiyorum.”
Adam bunun üzerine, otuz saniye düşündükten sonra, orada dinelmekte olan kıza seslendi. “Kızım şu bizim abiye modeli getir bakalım.”

Kızceyiz elinde siyah süetten, ön tarafı yaklaşık bir metre uzunluğunda,taşlı bir ayakkabıyla çıkageldi. Benim gözler faltaşı. İyi de ben bunu giymem ki. Hayır istesem de giyemem. Bir kere ayaklarım taraklı rahatsız olurum. Sonra küçük tefeğim, ayaklarım her tarafımdan büyük görünür. Daha da önemlisi benim kalemim değil.

“İyi de beyefendi, ben ne istediğimi aççık seçik ifade etmiştim sanırsam. Bu ayakkabı, benim istediğim şeyin üçüncü göbek kuzeni bile değil ki.”
Adam bir de sırıtarak: “Hanfendüü, hele bir giy. Bak bayılacan buna.”
“Ya giymiycem ya. Hem rahat edemem ben bununla.”
“Çorapla giy çorapla. Rahat olur çorapla.”

Ulan beyefendi, ben kışın bile çorap giymem. Bu yüzden de habire N.Sultan’dan fırça yerim. Yazın bu en yapış yapış gününde, kırk beş derece sıcakta, hangi çılgın bana çorap giydirebilir ki? Şaşarım.

“Beyefendi, istemiyorum ben bunu. Hem çorap giymiycem.”
“Getir kızım aplana bir çorap. Bir de öyle denesin.”

Fesüphanallaaaaahhh… şaka mısın be adam. Kamera nerde? Ben bi el sallayıp kaçayım. İşim gücüm var yahu.

Kızceyiz bu seferde, elinde mora yakın renkte, kalın bir naylon çorapla gelir.
“Bakın beyefendi, çok mersi ama, almıycam ben bunu. Hadi eyvallah” deyip, yıldırım hızıyla olay mahallini terk ettim.

Sonraki mağazadaki beyefendiye de aynı açıklayıcı cümleyi salladıktan sonra, adamın ne hikmet yumurtlayacağını, bana ne menem bir şey takdim edeceğini beklemeye başladım. İlkinden antrenmanlıyım, şaşırmam nasılsa diyordum ki, yanıldığımı anladım. Elinde sallayarak getirdiği ayakkabıya epeyce bir süre bakakalmışım. Aynen ve hiçbir ilave yapmadan tasvir edeyim.

Rengi, civciv sarısı ila b.k sarısı arasında bir yerlerde dolanıyor. Son derece kalın üç adet bantı var ve bu bantların üzerinde beyaz pullar var. Kalın topuklu ve de bilekten bağlı.

“Siyah, ince bant, ince topuk ve şık demiştim ya ben hani.”
“Hanfendi siyah giyecekseniz, altına bu süpper olur.”
Yok ya.. bu dediğine kendin inanmışsın anlaşılan. Senin için yapabileceğim bir şey yok benim. Allah şifa versin. “Şu aşağıdaki mağazatörle akrabalığınız var mıydı sizin?”
“Hı??????????????”

Birkaç başarısız ayakkabı mağazası gezintisi yaptıktan ve aynı cümleyi on kere tekrar ettikten sonra gördüm onu. Vuruldum, bayıldım. O benim olmalı. Siyah değil ama, elbiseme cuk oturan bir renk. Hemen daldım içeriye. Şu vitrindeki güzel kuşun otuz yedisini rica edeyim ben Sonra da alıp çıkayım.

Ama ama o da ne? Yooo olamaz. Benim beş adet ayak parmağım var. Üç tanesi dışarıda kalır böyle yaparsan. “Şeyy ben bunun bir büyüğünü alayım o zaman.”

Nayırrr.. nolamazzz.. seni ilk gördüğümde vurulmuştum. Ama sen ısrarla benim o zavallı üç parmağımı dışarıda bırakıyorsun. Birden kendimi şu meşhur masaldaki üvey aplalardan biri gibi hissediyorum. Bu son numara. Büyüğü yok. Ben gidiyorum Elveda.

Bir tane daha beğendim ama, fiyatı o kadar uçuktu ki.. bir gece için değmez dedim.

Artık o kadar yorulmuş ve çökmüştüm ki, arada gezdiğim mağazalardan birinde görmüş olduğum, siyah ve sıradan bir ayakkabıyı almak için geri döndüm. Vakit kalmadı çünkü.

Ve sonra onunla karşılaştım. Nasıl görmemiştim ben bu güvercini. Tam istediğim gibiydi. Havalı, şık ve rahat. Fiyatına ise inanamadım. “Abla numarası kalmadı da ondan uygun.” Dedi tezgahtar kız. “Sadece otuz altı var elimde.”
İşte yine yıkıldım. Otuz altı diyorsun ve beni can evimden vuruyorsun.

Hayır günlük hayır. Ayağıma geçirdiğim anda, kendimi camdan ayakkabısı cuk diye oturmuş külkedisiymişim de, prensimle evlenip saraylarda yaşayacakmışım gibi mutlu hissettim. Bir ayakkabı bu kadar mı tam olur bir kadının ayağına. Yavrum bee.. yürü bee.. kim tutar beni artık.

Neyse efem uzatmayalım. Koştura koştura eve gelinir. Elbise, saç baş, makyaj on dakikada tamamlanarak, bu alanda bir rekora imza atılır. Veee baloya ay pardon ya.. kınaya gidilir.

Günün Vukuatı:Gelinciğin rahatsızlanıp hastaneye gitmesi. İki adet iğne yiyip geri gelmesi. (Heyecandan heyecandan)

Günün Sakarlığı: Cam silerken, kafayı çerçevenin köşesine vurmak suretiyle hafif kanamaya sebebiyet vermek.

Fikrimin İnce Gülü: Bir bakmışsın kötü kalpli üvey ablasın. Bir de bakmışsın Sinderella. Hayat sürprizlerle dolu. Yine de dar vakitte ayakkabı almak zor iş zor.
  • Bitmez... devam edecek...............
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]







Böyle sıcak bir Ağustos ayının yağmurlu bir gününde doğmuşum ben günlük. Köy yerinde, gencecik bir anneden. Daha On altısındaymış anacım. Bundandır ki, yıllarca ablam değil de annem olduğuna ikna etmeye çalıştım arkadaşlarımı.

He bir de ne zor olmuş benim doğumum. Tersmişim ben ters. Evet, durduğum yerde ters dönmüşüm işte. Çok şaşırdın dimi!!!!! Sıradan bebeler gibi kafa aşağı inmemi beklemiyordun değil mi?

Hayır tersmişim de, sezaryen daha bizim memlekete uğramamış. Geçtim sezaryeni doktor bile yok. Tam dokuz tane ebe gelmiş sırf ben bu dünyada var olabileyim diye. Lakin hiçbiri bir şey yapamamış bu konuda. Saatlerce uğraşıp didinmişler yazık.

Sonunda içlerinden en yaşlı ve en bilge olanı hepsini kovmuş ortamdan. Kurtarmış zavallı beni. Kendisi yüzlü yaşları sürmekte şu anda. Allah uzun uzun ömürler versin ona.

Sonra ben çok hastalanmışım. On beş gün sadece dudaklarıma anne sütü damlatılarak yaşamışım. Ak saçlı, ak sakallı ve boncuk gözlü dedeciğim, Rabbim ona da uzun ömür versin, başucumda Kuran okumaya başlamış. “Gayrı bu bebeden hayır gelmez kızım” demiş. Herkes umudu kesmiş benden.

Umut hiç biter mi? Bitmeeez. Umudun bittiği yer, hayatın bittiği yerdir. Ben İncegül kişisi on beş günün sonunda bütün derimi değiştirip, mecazen değil, gerçekten derimi değiştirip, yeniden doğmuşum sanki.. Sonra da tosuncuk gibi bir bebek oluvermişim işte.

Hayatım işte böyle bir mucizeyle başlamış benim. Görecek günüm, çekecek çilem varmış ne diyim. Rabbimin isteği dışında ne olabilir ki.

Dün gece bol bol düşündüm. Uyudum uyandım düşündüm günlükçüm. Otuz beş yaş şiiri de kesmiyor artık. Bak tabelaları bir bir ardımda bıraktım ilerliyorum. Geriye dönüp baktım da, yolun yarısını da çoktan geçmişim. Yarınki gündür dedim, yolun yarısı tabelası da görünmez olacak. Artık yokuş aşağı yolculuk.

Hüzünlendim bakma. Yaşlandım diye hayıflandım. Gençlik.. hey gidi güzel gençlik. Nasıl da uzaklarda kalmış. Hiç bitmez sandığın gençlik, uçup ta gidivermiş elden diye bir güzel haram ettim uykuyu kendime.

Sonra güneş doğdu yeniden. Bir baktım ki kocaman bir hediye paketi sunmuş hayat bana bu sabah. Yatağımın başucunda öylece duruyor. Süslü püslü. Işıltılı, yaldızlı kağıtlarla kaplanmış. Kırmızı da bir kurdelesi var üstünde.

Yavaşça ama heyecanla açtım paketi. Önce dostların güzel mesajları, sevgi dolu kelimeleri çıktı dışarı. Birkaç tatlı söz, bir güzel şarkı. Gözyaşı oldu hepsi mutluluktan. Ben o güzellikleri aldım özenle koydum yanı başıma.

Sonra muhteşem çocukluğum çıktı içinden. Doyasıya yaşadığım. Ölesiye mutlu olduğum, yaşanması gereken ne varsa yaşadığım o güzel çocukluğum.

Gençliğim de buradaymış bak. Nasıl da saklanmış öyle. Yerinde de durmuyor ki meret. Özlemişim o deli akan kanları. Aldım çıkardım onu da dışarıya. Bıraktım çocukluğumun yanı başına.

Sonra acılarım, göz yaşlarım. Onları da alıp özenle çıkardım kutusundan. Çünkü onlardı beni ben yapan. Bana değer katan. Onlar, umursamalarım, kaygılanmalarım, duyarlılığım. Onlar insani ne varsa oydu.

Kahkahalarım bana bakıyordu öylece. Onları da aldım. Kimi gerçekti, kimi sahte. Ama hepsi de çok güzeldi.

Anılarım bir dünya. Bak nasıl da birikmişler. Onları da kaybetmemek lazım. Dikkatlice çıkarmalı paketten.

Sevgiyle çarpan bir sürü yürek. Ailem, arkadaşlarım, dostlarım, sevdiklerim, sevenlerim. Aman ha, çok dikkatli olmak lazım. Kırılmasın hiç biri.

Bir de aşk çıktı cam fanusta. Bir sırça saray gibi. Tutmasını bilmezsen tuzla buz olacak. Sakınıp saklarsan her şeyden güzel. Şimdi yavaşça yerleştirmeli onu da diğerlerinin yanına.

İşte benim kıymetlilerim. İki nur danesi. İki üzüm karası. İki elmas parçası. Analığımı da alıp koyayım şuraya.

Sandığa yerleştirmek lazım şimdi bu güzel hediyeleri. Hayatın bana verdikleri, benim ondan aldıklarım. Onun benden aldıkları. Mutluluklarım mutsuzluklarım. İyi kötü tüm hatıralarım. Hepsini bir sandığa koyup, ara ara çıkarıp bakmak lazım.

Hayat nedir ki zaten.. yaşanmışlıklara şükretmek, yaşanacakları beklemek. Ömür dediğin de bir sandık. Biriktirebildiğin kadarsın işte.

Bakalım bundan sonraki hediye paketinde neler olacak. İyisi kötüsü hepsi kabulüm.



İyi ki doğmuşum günlük değil mi?




Bu da Doğum Günü Notusu: Yarın başka resim ekliycem. Şimdi şu çiçekli güzel pastayı paylaşalım. Afiyet olsun.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]



Sevgili Biluncuğumun pasını aldıktan sonra, haberim oldu bu başarıdan Kendisine teşekkür ediyorum ve gecikme için özür diliyorum. Konuyla ilgili internette gezinirken, sanırım benim de duygularıma tercüman olduğu için, aşağıdaki yazı çok hoşuma gitti. Benim kadar keyifle okuyacağınızı umuyorum. Damlacıkım, Perilim ve Kuğucuğuma paslıyorum. Eminim seve seve duyuracaklardır.

Medyamız sayesinde çoğumuz magazine kaptırmış durumda kendini, kim kimle kiminle ne kadar önemli. Canlarımız, kanlarımız, kardeşlerimiz şehit olurken Doğu’da, Güneydoğu’da nedense bir Bülent Ersoy’un evliliği kadar ilgi çekmiyor. Bu magazin olaylarının tartışıldığı programlar dur durak bilmezken, ülkemizin gidişatı hakkında toplumuzu bilgilendireceği bir program neden yapılmıyor. Bunları çok merak ediyorum ve üzülüyorum.Bu sabah (11 Ağustos 2007) CNN Türk‘te “İnsanlar Yaşadıkça” adında bir belgesel izledim. Konu Nusrat’ın bugünkü ve geçmişteki başarısıydı.

Geçmişi ve bugünkü başarısı diyorum çünkü;
Nusrat Mayın Gemisi
“Nusrat mayın Gemisi, döşediği mayınlarla Çanakkale Savaşı’nın kaderini değiştiren 1912 yılında Almanya’nın Kiel şehrinde Germia tezgahlarında inşa ettirilmiştir. Bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. İttihat ve Terakki Partisinin bir üyesi olan Albay Cevat tarafından yönlendirilerek boğazın çeşitli kısımlarına mayınlar döşemiş ve İngilizlere büyük kayıplar verdirmiştir.”

Evet, yıllar önce başarı üzerine başarı kazanan Çanakkale Savaşı’nın kaderini değiştiren Nusrat Mayın gemisi 92 yıl sonra İTÜ Güneş Takımı’nın projesi olan Türkiye’nin İlk Güneş Teknesine adını verdi ve yine yıllar sonra Türkiye’nin, Türk’lerin adını dünyaya duyurdu Nusrat ile İTü Güneş Takımı. 13 -17 Haziran 2007 tarihlerinde A.B.D’nin Arkansan Eyaleti’nde düzenlenen “Solar Splash 2007 - Güneş Tekneleri Yarışması Dünya Şampiyonası”nda üçüncülük derecesini aldı. Fakat bu başarıya rağmen İTü Güneş Takımı yarışma dönüşünde bir futbol takımı kadar ilgi görmezken, televizyon kanallarının ana haberlerinde bile yer bulamadı.

Çeşitli kategorilerde gerçekleştirilen yarışmada İTÜ Güneş Teknesi Takımı, yarışma sonucunda altı farklı ödüle layık görüldü. Dünya üçüncüsü güneş teknesi Nusrat, en iyi elektrik sistemi tasarımı, en iyi güneş enerjisi sistemi tasarımı, en iyi görsel sunum, en iyi çaylak takım ve manevra yarışı üçüncülüğü ödülleri ile birlikte toplam altı ödüle sahip oldu. Liderliğini İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi öğrencisi Münir Cansın Özden‟in yaptığı İTÜ Güneş Teknesi Takımı, Berkin Kılıç, Enishan Özcan, Ersin Demir, Esin İlhan ve Kenan Askan‟dan oluşuyor. Takımın danışmanlığını ise İTÜ Elektrik Elektronik Fakültesi öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr.Deniz Yıldırım yürütmekte.

Bu tür başarı hikayelerine gün geçtikçe kavuşuyoruz millet olarak ama ne kadar destekliyoruz, ne kadar ilgi gösteriyoruz bu meçhul. Umarım bu başarı Türk Sanayisi İş adamlarıda biran önce görürler ve İTÜ Güneş Takımı‘na destek olurlar ve bu proje biran önce seri üretime geçer.

Sizleri kutluyorum İTÜ Güneş Takımı ve başarılarınızın devamını diliyorum.

Kadir Pirasoğlu
Etiketler: 27 YORUM | edit post
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Gecelerden bir gece günlükçüm. Sıcaktan erimek üzereyiz ama, Minicimle onun küçücük yatağını paylaşıyoruz. Malum mıncıklaşma, oynaşma, gıdıklaşma ve masal saatimiz.

Anneeee biraz da şurdan gıdıklasana. Ya ısır anne kollarımdan. Gıdımdan öpseneeee, şeklinde yönlendirerek kendini yoğurtmakta Mini kişisi. Dişler dökülmüş, ameliyattan sonra da kilo alınmış olduğundan pek bir sevimli görünüyor suratı.

Anneeee komik masal anlatsana. (Yavru bilmiyo tabiiii ben onları bi tarafımdan uyduruyorum. Ha deyince olmuyor ki.)

Başlıyorum Minicim. Bak bi tane anlatırım ona göre. ( Hayır bu yavru uyuyana kadar beş altı masal istiyor da o bakımdan. Hazır masal anlatılıyorken mesaj da vermek gerekmez mi? Gerekir gerekir. Mesaj kaygılı bir anneyim ben.)

Bir varmış bir yokmuş. İki tane davşancık kardeş varmış. O kadar iyi geçinirlermiş ki. Hiiiç kavga etmezlermiş. (He bu arada, bizim Maxi de odada. Bilgisıyırın başında.) Maxiiii kıkırdamasana. Komik bişey mi söyledim ben şimdi.

Mesela televizyon mu seyredecekler. Abi davşancık kardeşine:
“Canım kardeşim, seyretmek istediğin bir şey var ise, hemen açayım. Lütfen söyle.” Dermiş.
Kardeş davşancık cevaben:
“Ağabeyciğim ağabeyciğim, benim düşünceli ağabeyciğim. Sen istediğin spor programını seyret. Ben sana mani olmak istemiyorum hiç.” Diye karşılık verirmiş. (Bu sefer Mini kıkırdamaya başlamıştır.)

Abi davşan ısrarla:
“Hayır benim sevgili biricik kardeşim. Sana hemen bir çizgi film kanalı bulacağım. Yeter ki sen mutlu ol.” Dermiş. (Bu esnada gülüşmeler hızlanmaya başlamıştır bile.)

Diyelim ki bu iki kardeşçik bilgisıyırla oynayacaklar. Abi yine kardeşini sevgiyle okşayarak:
“Biricik, kıymetli kardeşciğim. Gel sen istediğin oyunu aç ta oyna lütfen. Bak çok kırılırım.” Diye kardeşine bırakmak istermiş bilgisıyırı.

Kardeşi küçük davşancık ta aynı sevgi dolu ses tonu ve melül bakışlarla abisine:
“Hayır ağabeyciğim. Bunu yapamam. Senin istediğin oyunu açalım. Sen arada lütfedersen, ben birazcık oynayabilirim yüksek müsaadenle.” Diye yanıt verirmiş. (Bu arada Mini ve Maxi efendiler, gülmekten kırılmaktadırlar. Hayır, gayet ciddi bir masal bu. Niye gülüyonuz diyorum. Gülmekten cevap veremiyorlar ki. Devam ediyorum.)

Kardeş davşanın acıktığını hisseden abi davşan hemen mutfağa koşar, ona kendi elleriyle yemekler hazırlarmış.
“Canımın içi, güzeller güzeli kardeşciğim, sanırım acıkmışsındır. Annemiz malum bize yemek bulmaya ormana gitti. Onunkiler kadar iyi olmasa da sana yaptığım bu naçizane yemeği umarım beğenirsin.” Dermiş ve kendi elleriyle onu doyururmuş.

Kardeşi minik davşan da:
“Aman benim canımdan da değerli, biricik ağabeyciğim, sen ellerinle bana bu güzel yemekleri hazırlamışsın. Ben nasıl beğenmem. Ellerine sağlık. Benim canım ağabeyciğim.” Şeklinde minnetini bildirirmiş. (Bu deli yavrular, niye gülüyor ki bu kadar. Maxi yerle yeksan oldu. Mininin kahkahaları mahalleyi inletti. Demek ki bu çocukların mizah anlayışı farklı.)
İşte bu iki kardeş davşancık böyle mutlu mesut yaşarlarmış. Masal da burada bitmiiiiş.

Miniiii hadi oğlum kes artık fingirdemeyi de uyu.
Maxiiii sen de kapat o zımbırtıyı. Yeter oğlum. Yahu yeter.. gülüp durmayın. Masal bu masal. (Ama masallar gerçek olsaaa)

Hemen bir sonraki gece. Bu sefer bizim yatakta Mini efendiyle sarmaş dolaş olmuşuz. Saçımı, okşama süsü vermek suretiyle, yolum yolum yolmakta.

Anneeee masal anlatır mısın? Komik olsun ama.

(Bilgisayar yüzünden birbirlerine girmiş olmalarının üzerinden, henüz çok bir zaman geçmemiş olduğundan konuyu bağlamanın tam sırası.)

Şimdiiii iki tane kardeş ayıcık varmııış. Bunlar bilgisayar yüzünden kavga etmişler. Anneleri de pek sinirlenmiş ve bilgisayarı tahta kulübelerinin camından aşağı fırlatıvermiiiiş.

Anne yaa uykum çok geldi. Masal anlatma bu gece. İyi geceler annecim. (İşine gelmedi dimi, seni tek dişi kalmış, tombik canavar.)

Haydi iyi uykular yavrucum.

Ve gecelerden Cumartesi gecesi. Delikanlı oğlum birkaç gündür tatilde. Mini yavrum krizde. Ağabeyciğini çok özlemiş. Sabahtan beri otu potu bahane edip gözyaşı dökmekteydi zaten. Ateşi yükseldi. “Başım ağrıyooo… beni hastaneye götürün, ölüyorum.” diye çığlık atmaya başladı. Hemen hastaneye gitmeye karar verildi.

Daha evden çıkalı bir-iki dakika olmuştu ki, cep telefonu istedi. Ağabeyciğini aradı bizimki. Ağlayarak, “çabuk gel abiiii, ben çok hastayım.” şeklinde nazlandı. Durum, anlaşıldığı üzere tamamen psikolojik olduğundan, hastaneye gitmekten vazgeçildi. Biraz gezildi. Dondurma lüpletildi. Eve dönülüp, yatağa girildi.

Minicim, sana masal anlatayım mı oğlum.

Yok anne, uyumak istiyorum. Sabah çabucak olsun. Abim gelsin. Hem o gelince komik masal anlatır bana.

Ama, biricik, kıymetli, sevgili ağabeyciği sabah ta gelmez. Pazar gece yarılarına kadar uykusuz beklenir… ki bizimkinin uyku saati bayağı erkendir… dayanılır dayanılır da ancak on bir buçuğa kadar dayanılabilir. Sonra uykuya dalınır.

Ağabey davşancık gece yarısını biraz geçerken teşrif ederler. Lakin kavuşma anı sabah olabilmiştir ancak.

İşte günlük. Kardeş olmak böyle bir şey. En çok kavgayı onunla edersin. En çok ona kızar, en fazla onu kıskanırsın. Oyuncaklarını, odanı ve hatta anneni onunla paylaşmak zorunda kaldığın için biraz öfke duyarsın. Ama en çok ta onu seversin. Ona güvenirsin. E demek ki en çok ta onu özlersin.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Sevgili Günlüküm,

Beni tanıyorsun az çok. Sıkıntılı bir tipim ben. Öyle bir yerde çok uzun kalamam. Daralırım. Bi tarafımın üzerinde oturma sürem oldukça kısa olmalıdır. Yoksa sinirli olurum. Hipermanyaklık diye tabir edilen bir hastalıkla boğuşuyorum ben doğduğum günden beri. Allah şifa versin.

Sırf bu yüzden, kadınların en sevdiği aktivitelerden biri olan kuaför seansları benim kabusumdur. Çok fazla gerekmedikçe uğramam hermine. Otur saatlerce. Kafanda bir sürü firkete. Kesim yaptırıyorsan, ağzına burnuna kıl tüy kaçması da cabası. Hele o alüminyum folyolar yok mu.. birazdan fırına verilecek çaresiz tavuk misali.

Bilen bilir, eskiden daha da beterdi bu işler. Takarlardı bi ton bigudi. Sokarlardı seni uğultulu koca bir kaskın içine. Öylece hiç kıpraşmadan otururdun kaç saat. Allahtan artık onlar tarihe karıştı. O konuda hiç nostalji yapamıycam şimdi. Bazı şeylerin geçmişte kalması daha hayırlıdır kanımca.

Kuaföre gitmenin benim için daha fazla eziyet haline gelmesini sağlayacak bir başka unsur da sıra beklemektir ki, hafta sonları düğün dernek çok olduğundan mahşer yeri gibidir malum. Zaten birazdan büyük bir azabın pençelerinde olacaksın ve dahi evveliyatında saatlerce beklemek pek akıl karı gelmiyor bana.

İşte bu sebepten, hafta arası, iş çıkışı uğrayıverdim kuaförüme. Birkaç saat geçirdim. Sıkıcı ama, sonucu iyi birkaç saatti. Yalnız bu uğrayış, program dışı, plansız ve aniden esiverme sonucu oluştuğundan biraz sıkıntı yarattı. Nasıl mı? Aynen şöyle:

Kadın işten çıkar. Kırk yılın başı şöyle süsleyim kendimi azıcık düşünceleriyle, kuaförüne uğramaya karar verir.

Doğal olarak güzergahını değiştirdiği için bir yarım saat kaybolup gitmiştir. Bu kayıp zamana, kuaförde üfleye püfleye geçirilen iki saat yirmi beş dakikayı da eklersek, bayağı bir zaman heba olmuş diyebiliriz. Malum kadının hayatında vakit, çok değerli bir kavramdır. Hatta nakitten bile değerlidir. Tek tesellisi, hiç beklememiş olmasıdır. Lakin bu günlük programdan çalınan birkaç saat, kadına yol, su, elektrik ve doğal sinir olarak geri dönecektir.

Kadın, gayet te hoş ve bakımlı bir halde, nihayet evinin kapısından içeriye girmiş, mutfağın yolunu tutmuştur bile. Yavrular açız diye inlemeye başlamadan hemencecik bir şeyler hazırlanmalıdır. Harala gürele, kolay, çabuk, pratik bir yemek yapılmış, sonunda sofraya getirilmiştir.

Yavrular yemeklerini yerken, ortalık toplar kadın. Dünden askıda olan çamaşırları katlayıp yerleştirir. Ortalara saçılmış, don, gömlek, çorap, dragon kartları, renkli kalemler, beyibileyid ve bilumum zımbırtıyı yerli yerine koymak için Süreyya Kop ta gel olmak lazımdır. Koşturur kadın koşturur da koşturur.

Tabii bu hengamede, fön mön hak getire. Hatunun saçlar, sevgili Minisinin de katkılarıyla süpürge demeyelim de, hani ona yakın bir şeye dönmüştür bile.

Bu esnada banyo kapısının hemen önünde duran spor çantasıyla ve içindeki kokuşmuş krampon ve antrenman formasıyla göz göze gelir ve bu çantanın sahibine sevgi dolu bir şekilde seslenir kadın: “Maxiiiiii, oğlum bu çantanın ne işi var buradaaa… niye kaldırmıyosun bunları yerineeee….. yahu bu evde bütün pis işleri ben mi yapıcam… iğrençsin yaaa.. ıyyyyykk…”

İçerden gelen yanıt daha da çarpıcı ve sarsıcıdır. “ Anneeee, yarın yine antrenman var. Yıkanacak onlar yaa..”

Gecenin bi saati olmuştur. Üstelik bu meretin altı koyu renk, üstü açık renk. Makinede de bir arada yıkanmaları olası değil. Hayır adı üstünde forma. Bi uyum yakala, bi aynı renk ol değil mi….. yooo illa bana zorluk çıkaracaklar ya. Altı forma, üstünü sorma durumu.

İş başa düştü ne yapalım. Yavrunun futbol kariyerine mani mi olalım yani? Manikürlü eller, bulaşıkları yıkadıktan hemen sonra, foşur foşur, çitileye çitileye nasıl da güzel paklarmış yavrusunun altı kaval üstü şişhane formasını. Akabinde kramponlar temizlenir ve havalanması için açık havaya bırakılır. Bu arada hatunun elleri haşır huşur olmuştur ama, olsundur. Yavrusunun işi görülmüştür ya, ne gam.

O akşam bitirilmesi gereken ütüler, sepetten doğru gülümseyerek kadına bakmaktadır. Kadın da onlara acı bir gülümseme atar. Hade hade hadeeeeeee.. yarın akşamı bekleyin der kendilerine.

Tabiidir ki bu arada üst baş değiştirilip, ev haline bürünülmüştür. İşte kapı çalıyor.. cingıl bels cingıl bels.. yahu şu zili değiştirelim be. Ne sinir bozucu. Düşünsene tam hüzün yapmışsın böyle dalmış gitmişsin, ya da romantizim takılıyorsun. Bu çalıyor… cingıl belsss cingıl belsss..

Amanın da hatunun kocası da gelmiiiiş. Dur aynaya baksın kadın. Anaaa.. o da ne be. Bu akşamki kadın değildir ki.. bu kimdir ki.. amanın da o kadar saat, emek, vakit ve de nakit… neyse açalım kapıyı. Adamceyiz ağaç oldu.

Koca be.. senin için süslediydim kendimi valla. Bi kaç saat önce görecektin sen beni. Afrodittim Afrodit. Ama neylersin ki hayat bazen hırpalıyor insanı.

İşte günlükçüm, bir kuaför maceram daha böyle sonuçlandı işte. Gerçi saç modelimi herkesler çok beğendi ama, sen olsan benim yerimde, bir daha öyle pattadanak gider misin kuaföre?
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]








Günlükçüm, Ağustos ayı bizim ailede kutlama ayıdır. Doğumgünleri, yıldönümleri, Gora’nın düşman işgalinden kurtuluşu gibi bir sürü özel gün işte. Bu müstesna ay boyunca, her güne bir etkinlik düşer neredeyse. Birazı Eylül’e sarksa da, çoğu özel gün Ağustos’a konuşlanmıştır.. Vardır bir hikmeti elbet.

Bu gün de bizim evlenmemizin on beşinci sene-yi devriyesi. Şimdi bu koca kişisine iki tatlı kelam etmem, sevgi dolu bir mesaj yazmam icap eder değil mi?

Yahu niye dalga geçiyon? İhtiyarladık diye aşk mesajı yazamaz mıyız yani? Banu Alkan ninem yaşında, hatun hala aşığım, ölüyom diye inliyo ortalarda. Benim ondan neyim eksik. Belki bir yüz kilo kadar eksiğim olabilir de. Bir de üç kilo kadar yüz boyası. Bir de dünya starı olamadım hala onun gibi ama, başkaca da eksiğim yok.

Haydi o zaman. Bu gün de koca kişisiynen benim aşk tazeleme günümüz olsun.

Canım Koca Kişisi;

Transa geçmiş vaziyette Fenerin maçlarını seyrederken, sorduğum sorulara başını sallayarak ya da “ya görmüyo musun maç seyrediyorum” şeklinde de olsa cevap verecek kadar NAZİK olduğun için. (Özellikle ve hinlikle, Fener maçlarının olduğu akşamlar dışarı çıkma isteğime, tabii canım diye karşılık vermeni saymıyorum.)

Haftasonu gazetelere gömülmüşken, o gazetenin ölüm ilanlarına varana kadar hatim ederken bile, arada sırada yüzüme bakacak kadar İLGİLİ olduğun için. (Hastalansam baş ucumdan ayrılmamanı, bana çorba bile yapmanı saymıyorum.)

Çorabını, atletini ve bilumum kirli çamaşırlarını sırf bana kolaylık olsun diye, kirli sepetinin içi yerine üzerine bırakacak kadar DÜŞÜNCELİ olduğun için. (Çok ta iyi becerememene rağmen, ev işlerinde bana yardımcı olmanı saymıyorum.)

Bana, tontişim, tosunum, bıngılım şeklinde hitap ederek, ne kadar ince ve güzel olduğumu sürekli hissettirecek kadar İLTİFATKAR olduğun için. (Sürekli ne kadar genç ve güzel göründüğümü söylemeni (her ne kadar doğru olmasa da) saymıyorum.)

Sana her sarıldığımda, hayırdır, bir şey mi var, çok şaşırdım şeklinde hep aynı tepkiyi verecek kadar İSTİKRARLI olduğun için. (On beş yıldır bana her sarıldığında, aynı sevgiyi hissettirmeni saymıyorum.)

Beni sinir edecek bütün cümleleri bulup, bir araya getirip, hepsini bir çırpıda söyleyebilecek kadar DUYARLI olduğun için. (Doğruluğuna inanmasan da beni mutlu edecek cümleleri de bir araya getirebilmeni saymıyorum.)

Televizyonun kumandasını arada bir de olsa bana bırakacak kadar PAYLAŞIMCI olduğun için. (Sevdiğim diziyi (ER), alt yazı okumaktan nefret ettiğin halde benimle birlikte seyretmeni saymıyorum.)

Beni gerçekten sevdiğini çok sık söylemeyerek, o güzel gözlerinden okumama izin verdiğin ve böylece zekamı geliştirmeme fırsat verecek kadar YÜCE GÖNÜLLÜ olduğun için. (Gözlerinde her daim o sevgiyi okuyabiliyor olmamı saymıyorum.)

İşte bunlar ve daha bir çok şey için ve dahi seni sen olduğun için seviyorum.


Dolu dolu bir on beş yıl. Dile kolay. Söylemesi kolay. Bir çırpıda söyleniveriyor. Lakin neler gördük geçirdik, neler atlattık. Heyhaaaat.. neler yaşadık bu on beş yılda.

Seninle birlikte daha nice on beş yıllar geçirmek, seninle yaşamak, seninle yaşlanmaktır dileğim.

Aha Bu da Koca Kişisine Not: Bu kadar mesaj yazdık. E artık sen de yaparsın bi güzellik koca kişisi. Ben seni tek taş diye sınırlandırmayayım. Tria olur, ne biliiim, şu Bülent Aplanın eşek gözü kadar yüzüğünden olur, ya da tam takım bi set olur. Şu minik arabalardan bile olabilir. Hani iki kişilik oluyo ya. İşte artık orasını senin takdirine bırakıyorum. Mütevazi kadınım ben biliyorsun.
  • Sonradan Eklenmiş Bir Not: İlk aldığım hediye bu Yağmur Damlalı Güldür. Bu güzel gül ve arabalar için Yağmur Damlama teşekkür ederim.
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]

Son gündem konumuzu biliyorsun günlükçüm. Hani Divaaamız şu güççük Armağan’la evlendiydi ya. Sonra o güççümen bebe buna bir darbe vurdu da, yerle bir etti ya. Bir eli yağda bir eli balda, hiçbir derdi tasası olmayan, tuzunda bir gram nem dahi bulunmayan yurdum insanının tek sıkıntısı budur şimdilerde.

Şimdi ben bunları İbo Şov’da gördüydüm de, şok olduydum. Yok artık dediydim. Hani önce orada bir düğün yaptılar. Nedimesi de bizim Kadırgalı Seda Apla.

Benim bu ülkede İsmail YK’dan bile fazla gıcık olduğum kişiler bir araya toplanmış. Kıllık olsun diye oturdum seyrettim

Önce kafam kadar tek taşını gözümüze gözümüze sokaraktan, yaya yayıla şarkılar söyledi Bülent Abla. Sonra bunun yavuklusu da geldi. Sarmaş dolaş danslar edildi. On beşlik kızlar gibi süzüm süzüm süzülündü.

Seda Apla, almış yanına eski kırığı Pipisini, car car mahalle sohbeti etmekte. Pipisi gülme efektlerini üstlenmiş. Armağan da yazık kurbanlık koyun figürasyonunda.

Hele o pala bıyık İbo’nun halleri neydi öyle. Yahu milletin vekilliğine talip bir adam böyle yerle yeksan olur mu? Adama sormazlar mı sen beni böyle mi temsil edeceksin diye. O gece sormadı hiç kimse. Şak şaka şak şak.. alkış kıyamet.

Sonra sandıkta soran sordu gerçi de. Benim de hayretim tavan yaptı. Aslında adamceyiz, büyük bir fedakarlık örneği gösterip on sekizlik kızlarla bile gezmeyi bırakmıştı ya neyse.

Sonra bunlar gerçekten düğün falan yaptılar. Allah mesut etsin dedik milletçe. Pek bir sevindik. Bu çarpıklığa alkış tuttuk. Verdikleri mutluluk pozlarını boy boy duvarlarımıza astık.

Sonra bizim güççümen damat, boyuna posuna bakmadan, sen kalk, koskocaman!!!! Bülent Apla’ya çifte boynuz taktırt. Olacak şey midir? Elbette olacaktı. Ama bu kadar da çabuk yapılmaz be yavrum. Neyseki olay tatlıya bağlandı da, bu mutlu!!!! yuva dağılmaktan son anda kurtuldu çok şükür. Biz de millet olarak rahat bir nefes aldık. Tatlı tatlı uyumaya devam ettik.

Rezilliğin en son perdesi ahanda budur diye düşünüyorsan, dibin dibi burasıdır, daha aşağısı olabilemez diyorsan, çok yanılıyorsun günlükçüm. Daha neler görüp, neler yaşayacağız kimbilir.

İsmail YK’nın o müstesna şarkısını ilk duyduğumda, Nihat’ın program yaptığını öğrendiğimde, Özcan Seda’yı yerlere yatırdığında, bizim estetik güzeli mankenimiz, rol arkadaşı kadının dudaklarına yapıştığında, Gülben Hanımefendi, evinin kadını hatta yılın annesi ilan edildiğinde, artık budur nihayet, bundan da kötüsü olamaz ya demiştim. Ancak, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, gelecekte olacakların teminatıymış maalesef.

Zaten kepazeliğe ceza kesmeyi bırakalı uzun zaman olmuştu. Lakin şimdilerde bunun ödülü olması insanın içine oturuyor. Budur benim derdim. Şimdi bu güççük damat, en iyi yerlerde söyleyip şöhretine şöhret katmayacak mı? Bu rezalet ona şan, şöhret, para, pul olarak geri dönmeyecek mi? Daha öncekiler için öyle olmadı mı? Eğer öyle olmazsa, ben bu ülkeyi hiç tanımıyorum deyip, susarım.

Bu da son perde işte. Şimdilik tabii ki. Bir sonraki kepazeliğe kadar bunu hazmedebilmeyi umalım günlük. Ya da hazmetmeyelim ne bileyim. Artık midem kaldırmıyor bazı şeyleri.

Mide deyince aklıma geldi. Geçen akşam oturmuş mis gibi yemeğimizi yiyoruz. Benim koca yüzüme yüzüme bakaraktan şöyle seslendi:

-Yahu hatun, suşi olsa da yesek.
- (Hönk!! Yesene mis gibi fasulyeni işte, ne suşisi?) Sen suşi mi yiyorsun?- Tokyo’da yemiştim birkaç kere.
- (Al ikinci Hönk!! Adamla görüşemiyoz ya fazla. O arada dünyayı geziyor demek.) Anaa sen ne zaman gittin ki Caponya’ya?
- Yok be güzelim. Tokyo Restaurant diyorum.
- Heeee.. ben de Barselona’ya gidiyorum o zaman. (Viva İspanyaaa..)
- He he he çok komik!!!!
- Nasıl yiyon ki o iğrenç çiğ balığı ıyyyk.
- Şimdi onu böyle üç kere çiğniycen, sonra yutucan. Seremonisi var kızım.
- Tabii.. zaten biraz daha çiğnesen yutamayıp kusarsın.
- Heee.. ne anlarsın sen. Çiğ köfteyi löp löp yutarsın ama.
- (Adam, bizim caaaanım çiköfteyi elin çiğ balığıyla kıyaslıyor ya, ona gıcık oluyorum.) Sen o pilavı niye öyle tık tık, civcivin yem toplaması gibi yiyosun? (E fenalık geldi.)
- Japonlar gibi yiyorum işte.
- (Ruslardan sonra Caponlara taktı adam ya.) Hangi Japonlarmış bunlar.
- Çatal kullanan Japonlar
- He he çok komik. ( Bütün kötü esprileri sen mi yapacan İncegül kişisi.)
- Anneeee ben bu yemeği yemiycem ya. Sosis yapar mısın bana. (Haydaaa.. bi daha size yemek yapanı var ya.)
- Miniiii o yemek yenecek. Yok sosis mosis. Hem bak çok faydalı. (Hem de,o fasulyenin bedenini, kılından kılçığından temizlemek için ve dahi pişirmek için kaç saat uğraştı bu garip anan haberin var mı? Pişmedi mi pişmiyor meret.)
- Anne şuşi de çok faydalı. Ben sana zorla yedirsem hoşuna gider mi?

Ya.. de gedin. Baba oğul taktılar bu akşam suşiye, Caponlara.

Ne diyim günlük işte. Ben biraz Capon turist olmak istiyorum aslında. Elimde makine, otun potun fotoğrafını çeksem. Gözlerimi kısıp, önüme gelene “Ver is di Sultanahmet yeee” diye sorsam. Öyle Capon Capon baksam olana bitene, hiç bi şey anlamasam. Her şeyden habersiz yaşayıp gitsem diyorum bu ara. Olabilir mi? Ne dersin günlükçüm?
[ fiкяiмiи iиcє güℓü ]











2 Ağustos 1993 Pazartesi Saat 22.25

Biriciğim,

İlk çığlığın, dünyaya ilk merhabandı bu gün. O sesi duyduğunda ılık ılık oldu anacığının yüreği. Hele minicik bedenini kucağımda ilk taşıyışım. Yumuk ellerine ilk dokunuşum. Sen, bir de tuttun ya sımsıkı parmağımı, o zaman iki damla gözyaşı geliverdi ta derinlerden, bilmediğim bir yerden.

Bambaşka, yepyeni bir duygu. Daha önce hiç tatmadığım. Daha önce yaşadığım tüm sevgilerden, tüm mutluluklardan öte bir şey. Onca sıkıntının, onca acının ardından, bir filiz yeşeriverdi topraktan. Yaşamak bu olsa gerek. Hayatın anlamını bugün anladım.

Hayallerim var seninle ilgili, umutlarım da sana dair. Ağladığında ezilecek yüreğim. Güldüğünde, baharlar yağacak yüzüme. Hasta olunca, sabahlayacağım başucunda. Soğuk kış gecelerinde, koynumda uyutup, sımsıkı sarılacağım. Annemden öğrendiğim ninnilerle büyüteceğim seni.

Dizlerinin üzerinde ilk gitmeye başladığında, bademler çiçek açacak. İlk minik adımlarını attığında tüm gökyüzü, kuş resimleriyle dolacak . İlk sözcüğü söylediğinde gün doğacak geceye. İlk anne deyişinde annen, ilk baba deyişinde baban kanatlanacak.

A yı B yi tanıman, renklerle donatacak kitapların sayfalarını. Sen yeni yeni koşmacalara başlarken, ne çok sevinecek çocuk bahçesi. Salıncaklar, kaydıraklar ne çok sevinecek. Yarım yarım ezberleyeceksin ilk şiiri. İlk şarkını, “r”leri eğerek söyleyeceksin. Annen senin o pırıl pırıl, kara gözlerinde, yarınların aydınlık umutlarını görecek.

Canım oğlum, yanımda uyuyorsun şimdi. O kadar küçük, o kadar güzelsin ki. Belki bu satırları okuduğunda, büyümüş olacaksın. Kimbilir kaç yaşında, ne durumda. Ama, sen büyüsen de hiç büyütme yüreğindeki o masum çocuğu. Benim gonca kokulum, tatlı bebeğim, sen büyüsen de, kalbin hep bu günkü gibi tertemiz olsun. Sevgilerin en güzeli, mutlulukların en büyüğü hep senin olsun.

Bir gün hayat, beni senden ayırsa bile, bil ki, ben hep senin yanındayım. Sevgim, ruhum, kalbim ve sana kattığım parça hep seninle olacak. Bir gün hayat, beni senden ayırırsa gülyüzlüm, bil ki ben, bir yerlerden sana bakıyor olacağım. İşte bu benim oğlum, evladım, canımın parçası, her şeyim diyeceğim ve eminim seninle hep gururlanacağım.

İlk göz ağrım, yüreğimin ilk sızısı, ok kirpiklim, tatlı bebeğim. Seni çok seviyorum ve Rabbimden diliyorum ki, seni benden hiç ayırmasın bitanem.

Annen.

Bundan tam On dört yıl evvel, bir hastane odasında, hemşireden alınmış ödünç kalem ile, gencecik acemi bir anne tarafından, kareli kağıt parçalarına yazılmış bu satırların sahibi, artık büyüdün. Birlikte büyüdük. Hayatı birlikte bildik. Sen bana, ben sana öğrettik. Birlikte öğrendik.

O gün, ben kucağında tuttuğu yavrusunu, ne yapacağını, hangi pamuklara sarmalayacağını şaşırmış, gözü yaşlı, yüreği sevinçli bir çocuk anne.. sen ise yeni doğmuş, avuçlarıma sığan bir bebeciktin. Şimdi boyumu aştın, kocaman delikanlı oldun. Bense yolu çoktan yarıladım.

Lakin sen benim hala bir tanem, gözümün nuru, canımın içi minik bebeğimsin. Her ne kadar delikanlı oldum, büyüdüm havalarında olsan da, bilesin ki yavruları, annelerinin gözünde hiç ama hiç büyümezler. Sen hala dünyaya gözlerini açmaya çalışan o bebek, ben de hala o acemi anneyim.

Bir gün sana olan sevgimi anlatmaya kalksam, başaramam inan bana. Sana her baktığımda yüreğimin nasıl eridiğini, tırnağına kıymık batsa ciğerimin nasıl kanadığını, gülümsediğinde içimin nasıl ferahladığını anlatmak istesem, bildiğim kelimeler yetersiz kalır. O yüzdendir ki bunu anlatmaya çalışmayacağım yavrum.

Arada sırada kavga etsek te, birbirimize kırılsak ta, bazı kıskanç ve provokatör şahsiyetler aramızı bozmaya çalışsa da (ismi lazım değil, onlar kendini bilir) bizim sevdamıza zarar gelmez. Ve bu aşk her gün biraz daha büyür.

Kara üzüm gözlüm, yakışıklı oğlum benim. Ömrün uzun olsun. Yürüdüğün yollar dikensiz güllerle dolsun. Tüm yaşamında şans hep yanında olsun. Kaderin, bahtın güzel olsun. Yeni yaşın hayırlı uğurlu olsun. Doğum günün kutlu olsun.